Ana içeriğe atla

Dertli - Sâkiyâ (Ey sâkî)!

Sakiyâ camında nedir bu esrar Kıldı bir katresi mestane beni Şarab-ı la'linde ne keyfiyet var Söyletir efsane efsane beni. Ref' et nikâbını ey vech-i enver Zulmette gönlümüz olsun münevver Şarab-ı la'linin lezzeti dilber Gezdirir meyhane meyhane beni. Aşıkın çok bela gelir başına Tahammül gerektir âdû taşına Şem -i ruhsarına aşk ateşine Yanmada seyretsin pervane beni. Bakmazlar Dertli'ye algındır deyu Hakikat bahrine dalgındır deyu Bir saçı Leyla 'ya mecnundur deyu Yazdılar deftere divane beni.

Ötkir Haşimov - Yün Çorap (Hikaye)

 

Her yıl tatile çıktığımda anneme yün çorap alıp gelirim. Kafkasya taraflarında çok oluyor. “Cuba” diyorlar, “curab” diyorlar.

Annem, çorap almamla sanki çok önemli bir şeye sahip olmuş gibi uzun uzun dualar eder, bu kadar annesine düşkün oğlu olduğunu söyleyerek komşulara övünür.

Onun ayakları rahatsız. Serinlik başlar başlamaz ayakları şişiyor, ağrıyor. Konu komşu nasıl olduğunu sorduğunda onları da kendini de şöyle avutuyor:

— Ne yapalım. Yaşlılık işte, kurban olduğum…

Lakin annemin ayağının ağrıması sadece yaşlılıktan değil. Bunu başkaları bilmese de ben biliyorum. Hem de çok iyi biliyorum.

Çocukluğumda çok hastalanırdım. Kızamık, astım, sıtma… Bu yüzden mutfaktaki askıda karganın tüyünden tutun da horozibiği çiçeğine kadar şuruplar bulunurdu.

Özellikle, boğaz ağrısı çok kötü olurdu. Ayağım suya değse boğazım ağrırdı. Ayakla boğazın ne alakası var hala anlamış değilim.

O zamanlar kaç yaşımda olduğumu hatırlamıyorum.  Ama çok küçüktüm. Bir gün ağabeylerimle kartopu oynadım. Terleyip buz yedim. Gece vakti ateşim yükseldi. Takır takır öksürüyordum. Annem asitli gargara yaptırdı, faydası yok… Sonra kayısı kurusu kaynatıp suyunu içirdi, faydası yok. Sonunda boğazımdan “hır hır” diye boğulurcasına sesler çıkmaya başladı. Ağrıyıp ağrımadığını anlayamıyor, nefes almakta zorlanıyordum. Yavaş yavaş kendimden geçtiğimi hissediyordum. Başımda dikilen annemin feryat edip ağladığı ve devamlı tekrarladığı bir söz işitiliyordu:

—  Vay! Ben şimdi ne yapayım? Vay! Oğlum ölüyor…

Sonra beni alelacele battaniyeye sardı. Bir ara annemin kollarında gittiğim aklımda. Lapa lapa kar yağdığını hissediyordum ama yüzüme bir zerresi düşmüyordu. Annemin sıcak nefesi yüzüme vuruyordu. O karda kayarak düşe kalka yürüyor, derin derin iç çekiyordu.

Zayıf bir ışığın yandığı bir eve girdik. Gözlerim karardı, hiçbir şey göremez oldum. Annem hala feryat ediyordu:

—  Ölüyor! Oğlum ölüyor!

—  Telaşlanma güzelim. Derdi veren Allah dermanını da verir.

Hacı Nine’nin sesini şöyle böyle tanıdım. Hacı Nine, başımı dizlerine koyup sırt üstü yatırdı. Gazlı bez sarılı parmağını ağzıma soktu. İçim bulanıyor, debelenip ağlıyordum. Fakat Hacı Nine’nin elinden kurtulamıyordum. O, boğazıma bir şeyler yaptı. İmdat diye bağırıp elini ısırdım. Hayret… Biraz sonra durumum düzeldi. Gözümü açtığımda Hacı Nine ayakta gülümsüyordu. Başımı okşarken söyleniyordu:

—  Elimi niye ısırdın küçük köpek?

Sonra annem üzerime eğildi. O hala iç çekiyordu. Saçları dağılmıştı. Yüzü gözyaşlarıyla tamamen ıslanmıştı.

Bir müddet sonra doğruldum.  Yer sobasına ayağımı uzatıp oturdum. Hacı Nine nedir bilinmez, ekşimtırak bir sıvı içirdi. Sonra anneme döndü ve birden bire seslendi:

—  Vah güzelim vah. Ne yaptın öyle? Mahvolmuşsun.

Annem şaşkın şaşkın, gâh bana gâh hacı Nineye bakıyordu. Hacı Nine:

—  Ayaklarını kaybedeceksin, dedi ve başını sallayarak devam etti:

—  Şu halinle nasıl geldin buraya kadar?

Odanın girişindeki koridorda duran annemin lastik ayakkabılarını gördüm. İçleri karla dolmuştu. Hacı Nine yine aynı telaşlı eda ile:

—  Yalınayak geliverdin mi? Şimdi ne yapacaksın? Karga beyni sürüp tedavi etmezsek sakat kalacaksın.

Annem yer sobasından ayağını çekti. İki ayağı soğuktan kıpkızıl et olmuştu sanki. Yavaşça seslendi:

—  Soğuk değil. Tekrar ısındı işte. Karda ısınır zaten.

Hacı Nine annemin çorapsız ayağını eline aldı, ovarak kontrol etti:

—  Hissediyor musun?

—  Neyi? Diye sordu annem. Ayağına değil bana bakıyordu.

—  Elimi hissediyor musun?

Annem sessizce başını salladı ve ağlamaya başladı.

…

Ertesi gün o yatağa düştü. Uzun zaman yattı. Babam bir yerlerden karga bulup geldi. Hacı Nine elinden geldiği kadar ondan ilaç hazırladı. Annemi tedavi etmeye çalıştı… Sonunda annem iyileşti. Ama havalar serinlemeye başladığında ayakları şişip ona azap verir olmuştu.

Her yıl tatile çıktığımda anneme yün çorap alıp gelirim. O, az bulunur bir şeye sahip olmuş gibi uzun uzun dualar eder, bir müddet komşulara gösteriş yapar, böyle annesine düşkün bir oğlu olduğunu söyleyerek uzun uzun övünür. İşte o an, karın lapa lapa yağdığı korkunç gecede annemin kıpkızıl eti çıkmış ayakları gözümün önüne gelir, sessizce çıkıp giderim.

Özbekçesinden çeviren: Mahir Ünlü


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Cho'lpon - Go'zal Turkiston

Go‘zal Turkiston, senga ne bo‘ldi? Sahar vaqtida gullaring so‘ldi. Chamanlar barbod, qushlar ham faryod, Hammasi mahzun. Bo‘lmasmi dil shod? Bilmam ne uchun qushlar uchmas bog‘chalaringda?

Faruk Nafiz Çamlıbel - Sen Nerdesin?

Caddeden sokaklara doğru sesler elendi, Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi. Bir kömür dumanıyla tütsülendi akşamlar, Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar... Son yolcunun gömüldü yolda son adımları, Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları. Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda: Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda, Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye, Yollarını bekledim görüneceksin diye. Senin için kandiller tutuştu kendisinden, Resmine sürme çektim kandillerin isinden. Saksıda incelendi yapraklar senin için, Söylendi gelmez diye uzaklar senin için... Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle, Saatler son gecemin geçti cenazesiyle, Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü, Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü...

Oğuz Atay - Özge'ye Mektup

  Sevgili Özgeciğim, Mektubunu bu sabah aldım. Bana böyle uzun ve güzel bir mektup yazdığın için teşekkür ederim; Ahmet Mithat Efendi-Hüseyin Rahmi hikâyesini de çok beğendim.

Abdulhak Hamid Tarhan - Makber

  Eyvah!. Ne yer, ne yar kaldı, Gönlüm dolu âh-u zâr kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede gelip ezelden.

Orhan Veli Kanık - Cımbızlı Şiir

Ne atom bombası, Ne Londra Konferansı; Bir elinde cımbız, Bir elinde ayna; Umurunda mı dünya!

Süleyman Sani Axundov - Nurəddin

Qafqazda Hacı Nəsir adlı bir tacir sakin idi. Bu tacirin Həlimə adlı arvadı camalda gözəl olduğu kimi, xasiyyətdə də gözəldi. Bu arvadın dünyada övladsızlıqdan başqa bir qəm, qüssəsi yox idi. Axırda bunların bir oğlu oldu. Hacı Nəsir o gün oğlunun təvəllüdünü şadlıq edib, şəhərin fəqir-füqərasına pul və xörək payladı. Oğlunun adını Nurəddin qoydular. Bir dəfə Hacı Nəsir oğlu üçün kibrit qutusu irilikdə bir “Gülüstan” kitabı gətirmişdi. Həlimə bu qəribə şeyi haradan aldığını soruşduqda Hacı Nəsir cavab verdi: –Bir gün bazardan qayıdarkən, bir nəfəri körpü üstündə ağlayan gördüm. Mən dayanıb bunun səbəbini soruşdum. Kişi dedi: – Mən bir kasıb adamam. Əslim iranlıdır. Əldə xırdavat satmaqla üç yüz manat pul düzəldib buraya gəldim ki, mal alıb aparam. Bir saat bundan qabaq pulumun hamısını cibimdən çıxartmışlar. Bu kişinin halına ürəyim yandı. Cibimdən üç yüz manat çıxarıb dedim: – Al, kişi, bu sənin üç yüz manatın, get mal al, kəsbindən qalma. Qazanıb, sonra pulumu qaytararsan. İndi isə b...

Fuzuli - Kıt'a (Kıyl u kâl)

İlm kesbiyle pâye-i rif'at Ârzû-yı muhâl imiş ancak 'Aşk imiş her ne var âlemde 'İlm bir kıyl u kâl imiş ancak

O'tkir Hoshimov - Gilom paypoq (Hikoya)

Har yili dam olishga borganimda onamga gilam paypoq olib kelaman. Kavkaz tomonda koʻp boʻladi. Juba deyishadi, jurabi deyishadi. Oyim xuddi noyob narsaga ega boʻlgandek, uzundan-uzoq duo qiladi. Shundoq mehribon oʻgʻli borligini aytib qoʻshnilarga maqtanadi. Uning oyogʻi kasal. Salqin tushishi bilan shishib ketadi, ogʻriydi.

Ahmet Haşim - Başparmak

İnsanın en asil uzvu hangisidir? diye sorsalar hepimizin vereceği cevap budur: Dimağ! Hâlbuki dimağdan daha yüksek ve hattâ insanı diğer yaratıklardan ayıran ve onu bütün hayvanlara nazaran üstün bir mevkie çıkaran dimağ değil, sadece elinin başparmağı imiş. Başparmağın diğer parmaklarla birleşip iş görebilecek bir vaziyette olmasıdır ki insana unsurlar üzerinde üstünlük imkânını veriyor. Bunu söyleyen tabiat tarihi ilmidir. Gerçekten birçok hayvanların parmakları yoktur, parmakları teşekkül etmiş olanlarda ise baş parmak, insanda olduğu gibi elin diğer parmaklarıyla uyuşamadığından faydalı bir iş görecek vaziyette değildir. İlk insan, zekâsıyla değil, sırf elinin biçimi sayesinde taştan bir balta yapmağa muvaffak olarak ağaç dallarını kesmiş ve mağara dışında, güneş ve gökyüzü altında, ilk mimarî eseri yaratabilmiştir. İnsan medeniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. Dağda, çölde ve ormanda hayvan olarak kalan yaratıkların hepsi baş parmaklarını kullanamadıkları için ...