Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Türk Edebiyatı: Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Necip Fazıl Kısakürek - Sakarya Türküsü

  İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat; Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne, Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur, Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük? Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu...

1940 Sonrası Türk Şiiri

Garip Akımı 1938’de Atatürk’ün ölümü ve İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonraki yıllarda Türk edebiyatındaki destani ve devrimci hava coşkusunu kaybeder ve memleket şiirinin hızı kesilir. Bu ilk dönemdeki Osmanlı, İslâm tarihi ve din karşısındaki olumsuz tutumun doğurduğu boşluk duygusu ve yaklaşan büyük savaşın genç şairlerin ruhunda uyandırdığı karamsarlık da şiir ve edebiyatın değişmesinde önemli bir etkendir. Şiirin tekrara düşmesi ve bir bıkkınlık yaratması da bu değişmede önemli bir rol oynamıştır. Ankara Erkek Lisesi’nde birlikte okumuş olan Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday’ın 1941’de Garip adıyla yayımladığı ortak şiir kitabı işte böyle bir ortamda çıkar. Orhan Veli’nin yazdığı bir ön sözle edebiyat dünyasının karşısına çıkan bu şiirler, Türk şiirinde önemli bir değişmeye, önemli bir dönüm noktasına işaret eder. Aslında bu değişme Orhan Veli’nin 1937’den itibaren Varlık dergisinde yayımladığı şiirlerle, özellikle de 1938’de çıkan Kitabe-i ...

1940 Sonrası Türk Şiiri

Garip Akımı 1938’de Atatürk’ün ölümü ve İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonraki yıllarda Türk edebiyatındaki destani ve devrimci hava coşkusunu kaybeder ve memleket şiirinin hızı kesilir. Bu ilk dönemdeki Osmanlı, İslâm tarihi ve din karşısındaki olumsuz tutumun doğurduğu boşluk duygusu ve yaklaşan büyük savaşın genç şairlerin ruhunda uyandırdığı karamsarlık da şiir ve edebiyatın değişmesinde önemli bir etkendir. Şiirin tekrara düşmesi ve bir bıkkınlık yaratması da bu değişmede önemli bir rol oynamıştır. Ankara Erkek Lisesi’nde birlikte okumuş olan Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday’ın 1941’de Garip adıyla yayımladığı ortak şiir kitabı işte böyle bir ortamda çıkar. Orhan Veli’nin yazdığı bir ön sözle edebiyat dünyasının karşısına çıkan bu şiirler, Türk şiirinde önemli bir değişmeye, önemli bir dönüm noktasına işaret eder. Aslında bu değişme Orhan Veli’nin 1937’den itibaren Varlık dergisinde yayımladığı şiirlerle, özellikle de 1938’de çıkan Kitabe-i ...

Abdurrahim Karakoç - Bayramlar Bayram Ola - 1

Güneş yükselmeden kuşluk yerine Bir adam camiden döndü evine Oturdu sessizce yer minderine Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı... Eli öpüldükçe içi burkuldu Konuşmak istedi, dili tutuldu Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı Adam “he ya” dedi, gözü kapalı... Düşündü kış yakın, evde odun yok Tenekede yağ yok, çuvalda un yok Yok yoka karışmış; tuz yok, sabun yok Avrat “Bayram” dedi, eğdi başını Adam “evet” dedi, sıktı dişini... Çalışsa ne iş var, ne cepte para Dağ oldu içinde büyüyen yara Dikti gözlerini karşı duvara Takvim “Bayram” dedi, silindi yazı Adam “öyle” dedi, bağrında sızı... Döndürse yönünü herhangi dosta Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta Yıllar, aylar, günler erirken yasta Yer-gök “Bayram” dedi, ağzını açtı Adam “Bayram” dedi, evinden kaçtı!..

Cahit Külebi - İstanbul

Kamyonlar kavun taşır ve ben Boyuna onu düşünürdüm, Kamyonlar kavun taşır ve ben Boyuna onu düşünürdüm, Niksar'da evimizdeyken Küçük bir serçe kadar hürdüm. Sonra âlem değişiverdi Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak. Sonra âlem değişiverdi Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak. Mevsimler ne çabuk geçiverdi Unutmak, unutmak, unutmak. Anladım bu şehir başkadır Herkes beni aldattı gitti, Anladım bu şehir başkadır Herkes beni aldattı gitti, Yine kamyonlar kavun taşır Fakat içimde şarkı bitti.

Cahit Külebi - Alacakaranlıkta

  Akşam karanlıklarla sarmaş dolaş Sen de sarılmışsın yalnızlığına, Taksiler kurşun gibi gelir geçer Troleybüsler salına salına. Tek tük kadınlar aydınlatır caddeyi. Genç kızlar beyaz neonlar gibi. Ortancalar gül rengi ışık saçar, On beşine varmamışlar masmavi. Sen de yalnızlık saçarsın. İçmeye korkarsın, efkâr basar. Ağlayamazsın elâlem var. Şapkanı bile çıkaramazsın Saçlarını uçurur rüzgâr... Gittim deniz kıyısına oturdum. Akşam karanlıklarda sarmaş dolaş, Ben de denize akıyordum Irmaklar gibi yavaş, yavaş...

Orhan Veli Kanık - Kitabe-i Seng-i Mezar

I Hiçbir şeyden çekmedi dünyada Nasırdan çektiği kadar Hatta çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi; Kundurası vurmadığı zamanlarda Anmazdı ama Allah'ın adını, Günahkar da sayılmazdı. Yazık oldu Süleyman Efendiye II Mesele falan değildi öyle, To be or not to be kendisi için; Bir akşam uyudu; Uyanmayıverdi. Aldılar, götürdüler. Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü. Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar Haklarını helal ederler elbet. Alacağına gelince... Alacağı yoktu zaten rahmetlinin. III Tüfeğini depoya koydular, Esvabını başkasına verdiler. Artık ne torbasında ekmek kırıntısı, Ne matarasında dudaklarının izi; Öyle bir rüzgar ki, Kendi gitti, İsmi bile kalmadı yadigâr. Yalnız şu beyit kaldı, Kahve ocağında, el yazısıyle: 'Ölüm Allah'ın emri, Ayrılık olmasaydı.' ------ Kitâbe-i seng-i mezâr: Mezar taşı yazısı. to be or not to be (tu bi or nat tu bi): Olmak yahut olmamak. (   William Shakespeare'in  Hamlet oyunundaki  (  Perde 3, Sahne 1) "manastır sahnesi...

Cahit Külebi - Açık

Biz hep açık konuştuk. Gökyüzünden maviydi sözlerimiz. Sığ bataklarda değildik, kuşlar gibiydik, Uçarıydık. Gözlerimizde Şavkıyan parıltılar gibiydik. Biz iyiye iyi, güzele güzel dedik. Masallardan çekerdik mısraları, tülbent gibi. Yalnız, şiirlerde yalan söylemezdik, Umutlarımızda, hayallerimizde de yalancı değildik. Biz buğday tarlalarında buğday, Ağu yeşili bahçelerde ot, Trenlerde düdük sesiydik. Yıldızlara çobandık, değirmenlere su, Bozkırlara bulut gölgesiydik. Seller aktı gitti. Biz kaldık. Bulutlar uçtu gökyüzünden. Rüzgarlar darmadağın etti. Ne bahçesinden hayır var, ne güzünden. Akıl da bulutlar gibi çekip gitti. Nerden bilirdik, çalışmaktan Kocayacağını sevgililerin, Yaşamanın güzelliği kadar Hoyratlığını, bezginliğini... Biz kaldık, koyup gitti bahar, Her şeyi nerden bilirdik.

Ziya Osman Saba - Misak-ı Milli Sokağı No: 37

Ah, şimdi hatıralar mahallesinde Misakımilli sokak No.37 Orası bütün evler, bütün ömür içinde, Mesut olduğumuz evdi. Talihin bir gün karşımıza çıkardığı. Elele döşediğimiz bir çift küçük odası. Ne diyeyim bilmem ki: Gönül sarayı, aşk yuvası... Akşamlar iner "kaymak yoğurt"çularla Kaldırımlar benim için gölgelenirdi. Saatler ilerler bozacılarla, Derken bir komşu seslenirdi. Pencerelerimizden biri komşu arsaya bakar, Ötekinin önünde bir havagazı feneri; Rüzgarla açılıp kapanırdı ışığı, Geceleri... O geceler, doğan günler orada, Kaderlerin en güzelini ördü. Misakımilli sokağı No.37, Çocuğum orada dünyayı gördü. Misakımilli sokağı! Senin Esen rüzgar, yağan karını sevdim. Camın önüne her oturuşta seyrettiğim, Arnavut kaldırımlarını sevdim. Bir çocukluk oyunu mu oynadık orada? Sen gelin olmuştun, ben güvey. Sen öyle güzel; ben daha genç, Yepyeni, taptazeydi her şey. Ne zaman o sokağa yolum düşse şimdi, Ayaklarım geri geri gider. Evler cansızdır elbet, insanlar vefasız, Komşu...

Enis Behiç Koryürek - Gemiciler

  Biz dalgalar, fırtınalar kahramanı yiğitleriz. Ufuklardan ufuklara haber sorar, gezeriz. Güneşlerde uyuklayan yamaçları, Kalbi durgun tarlaları bıraktık. Gölge veren ağaçları Sevmiyoruz biz artık. Sevgilimiz, Ey deniz! İşte biz; Nihayetsiz Mavilikler yolcusu! Ruhumuzun kardeşidir Güneşlerde parlayan bu yeşil su. Bayrağımız yeşil sular ateşidir. Biz bayrağın fedaisi sayısız Türk genciyiz. Biz hilale şan arayan korku bilmez gemiciyiz. Ey vatandan müjdelerle bize kadar gelen rüzgâr! O sarışın sahillerde kara gözlü genç kızlar, Yaz gecesi mehtap ile konuşurken, Doğru söyle, sordular mı bizleri?.. Nasıl cevap verdiği gökten Gemimizin rehberi, O vefakâr Yıldızlar?.. Poyraz var; Yelken dolar. Gemi sanki kanatlı! Enginlerde pembe güneş Gülümserken bu yolculuk ne tatlı! Çal sazını kalenderce yiğit kardeş! Nağmelerin yorulmayan dalgalardan bahtiyar. Gönderelim bu ahengi o sevgili yurda kadar...

Cumhuriyet Dönemi Türk Nesri

Türklerin İslam kültür ve medeniyeti (X-XL yüzyıl) ile Batı kültür ve medeniyetine (XIX. yüzyıl) girişleri, dil ve nesirlerindeki ana dönemleri belirler. Dolayısıyla Türk nesrinin tarihini, sahip olduğu özellikler bakımından üç ana başlık altında inceleyip değerlendirmek gerekir. Tanzimat öncesi edebiyatta asıl olan şiirdir. İkinci planda kalan ve çoğu zaman edebî bir değer olarak kabul edilmeyen nesir, şiirin etkisinde kalmıştır. Tanzimat öncesi Türk nesri, İslamiyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki ana döneme ayrılır. İslamiyet öncesi Türk nesrinin başlangıç tarihi hakkında kesin bir bilgiye ulaşmak oldukça zordur. Sözlü edebiyat devri ürünü durumundaki savları, bu dönemin ilk nesir örnekleri olarak kabul etmek mümkündür. Yenisey (V. ve VI. yy.) ve özellikle Orhun Yazıtları (VIII. yy.), yazılı edebiyat dönemi Türk nesrinin ilk ve en önemli örnekleridir. Sade, açık ve işlek bir dile sahip olan Orhun Yazıtları, Bilge Tonyukuk ve Yolluğ Tigin tarafından yazılmıştır. İslamiyet sonrası T...

Ahmet Hamdi Tanpınar - Ağlama

Ağlama, gözleri kızarmış çocuk! Tek damla yaşın düşmesin yere. Bak, tek güzelliğimiz yokluk, Sana bir öğüt; ağlama boş yere. Ne olursa olsun hiçbir şey değmez, Senin bir damla gözyaşına. Ağlayana kimse boyun eğmez. Kimse bakmaz kimsenin yaşına. Ne kadar kötülük, pislik varsa; Sen herşeyi tertemiz öğren. Eğer yüzüne gözyaşı yağarsa; Seni garip sanır her gören. Ağlama sakın çocuk, ağlama! Korkmayana zarar gelmez, bunu bil. Sevgini hep söyle, sakın saklama. Aklından korkuyu, gözünden yaşı sil.

Abdurrahim Karakoç - İsyanlı Sükut

Gitmişti makama arz-ı hâl için 'Bey' dedi, yutkundu, eğdi başını. Bir azar yedi ki oldu o biçim.. 'Şey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Arif Nihat Asya - Bayrak

  Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, Işık ışık, dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Abdurrahim Karakoç - Unutursun Mihriban'ım

“Unutmak kolay mı? ” deme Unutursun Mihriban’ım. Oğlun, kızın olsun hele Unutursun Mihriban’ım.

Abdurrahim Karakoç - Suları Islatamadım

  Savaştayım elli yıldır Ömrüm geçti boşalt, doldur Anlamadım bu ne haldir Birgün silah çatamadım Suları ıslatamadım.

Bahaeddin Karakoç - Alaca Karanlığında Aşk Yokuşunun

  Bulutlar dağlarda örgütleniyor Yırtılan göklerin gazabından korkuyorum. Zaman çentik çentik tükeniyor Çaresizliğin azabından korkuyorum. Yârin adıyla ıslatıyorum dudaklarımı Yüreğimde renk renk çiçekler açıyor. Bir yâr ki yüzünü saklar haramdan Süzülür prizmamdan al, yeşil, mor. Cuma günleri gibi en uzun yağmur saçlı Hasret kokar, sıla kokar, sevgi kokar. Kabımla kapçığımla ülfeti yoktur Bakınca daima özüme bakar. Bir çakır doğandır aşkın sıtması Geyikler koşuşur damarlarımda. Körelmiş tırnaklarını rüzgârla sivriltir dağlar Biraz daha viranız her yitik baharda. Bulutlar dağlarda örgütleniyor Dağlardan, çığlardan, sellerden korkuyorum. Ölü denizlere hicreti anlatmak zor Aldığını vermeyen yıllardan korkuyorum. En arkalarda kalmış topal bir bulut Vadimizin üzerinden seke seke geçip gitti. Çengelsiz bir türküyle seslendim arkasından Filim oracıkta bitti… (Leyl ü Nehar Aşk –Türkiye Diy. Vak. Yay. ANKARA / 1977)

Bahaeddin Karakoç - Alaca Karanlığında Aşk Yokuşunun

  Bulutlar dağlarda örgütleniyor Yırtılan göklerin gazabından korkuyorum. Zaman çentik çentik tükeniyor Çaresizliğin azabından korkuyorum. Yârin adıyla ıslatıyorum dudaklarımı Yüreğimde renk renk çiçekler açıyor. Bir yâr ki yüzünü saklar haramdan Süzülür prizmamdan al, yeşil, mor. Cuma günleri gibi en uzun yağmur saçlı Hasret kokar, sıla kokar, sevgi kokar. Kabımla kapçığımla ülfeti yoktur Bakınca daima özüme bakar. Bir çakır doğandır aşkın sıtması Geyikler koşuşur damarlarımda. Körelmiş tırnaklarını rüzgârla sivriltir dağlar Biraz daha viranız her yitik baharda. Bulutlar dağlarda örgütleniyor Dağlardan, çığlardan, sellerden korkuyorum. Ölü denizlere hicreti anlatmak zor Aldığını vermeyen yıllardan korkuyorum. En arkalarda kalmış topal bir bulut Vadimizin üzerinden seke seke geçip gitti. Çengelsiz bir türküyle seslendim arkasından Filim oracıkta bitti… (Leyl ü Nehar Aşk –Türkiye Diy. Vak. Yay. ANKARA / 1977)

Bahaeddin Karakoç - Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman (1)

  Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden Bebekler hayta hayta yürümeden Geleceğim diyorum, geleceğim sana Ne olur kesin bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Beklesen de olur, beklemesen de Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde Hangi ses yürekten çağırır beni sana Geleceğim diyorum, takvim sorma bana -Ihlamur çiçek açtığı zaman. Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden Yaralarıma en acı tütünle...

Bahaeddin Karakoç - Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman (1)

  Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden Bebekler hayta hayta yürümeden Geleceğim diyorum, geleceğim sana Ne olur kesin bir takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Beklesen de olur, beklemesen de Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde Hangi ses yürekten çağırır beni sana Geleceğim diyorum, takvim sorma bana -Ihlamur çiçek açtığı zaman. Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman. Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden Yaralarıma en acı tütünle...