20 Temmuz, 2024

Osman Çeviksoy - Erkekler de Ağlar


Üç gün kendini bilmeden yatmış, helâlleşmek için başına gelenleri bile tanımamıştı. Dördüncü gün biraz toparlanmış, gelip gidenlerden bazılarını tanımış, bazılarını tanıyamamış, bir ara "Bana ne oldu?" diye sormuştu. Beşinci gün süt, çorba içmiş, yedinci gün babamın yardımıyla tuvalete çıkmış, on ikinci gün namazını oturduğu yerden kılmaya başlamış, on sekizinci gün evin yönetimini tekrar ele almıştı.

Yirmi beşinci günün akşamı makas, ayna, örtü istedi. Saçını, sakalını, bıyığını babama düzelttirdi. Artık iyileştiğini, sabah namazı için camiye gideceğini söyledi. Üçü bir arada oturan gelinlerine doğru bakarken "Yatak kalksın." dedi. Sonra büyük emmimin oğlu Memik'le beni yanına çağırdı. Konuştu bizimle. "Tuna'yı söyleyin." dedi. Söyledik, Gururla dinledi. "Yiğitlerim!" dedi. Yastığının altından çıkardığı kâğıda sarılı kuru üzümü ikimize paylaştırdı. Üzümlerimizi yedikten sonra çocuk bayramında okumak üzere ezberlediğimiz şiirleri okuttu, beğendi.

Yemek pişirilip sofra kurulduğu için adına "aşevi" dediğimiz dedemin odasından kendi odalarımıza çekileceğimiz zaman elbiselerini başucuna hazırlattı. Sobada birikmiş olan koru ev soğumasın diye mangala döktürdü. Yatmak üzere odalarımıza çekildik.

Sevinçten saatlerce uyuyamadım. Dedem iyileşmişti. Yirmi üç nisan günü köy meydanında kutlayacağımız Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na her zaman olduğu gibi dedem herkesten önce gelecek, okuldan taşıyacağımız sıraların en öndekine oturacaktı. Okunacak şiirleri, yapılacak konuşmaları dikkatle dinleyecekti. Seferberliği, Çanakkale'yi, Sakarya'yı hatırlayacak, heyecanlanacak, duygulanacak, ama ağlamayacaktı. Çünkü kadınlar ve çocuklar ağlar, erkekler ağlamazdı. Geçen yıl mutlaka öğretmenimiz yanılmıştı. Dedem "O günler geri gelmesin." diyebilirdi ama, ağlayamazdı. Hem Memik'le sormamış mıydık? Dedem yalan söylemezdi. Ağlamadım dediyse ağlamamıştır. Mutlaka öğretmenin bir yanlışı vardı. Dedemi severdi. Tören sırasında yanına varıp elini öpüşü, sakalına yüz sürüşü, tören bitip de okula döndüğümüz zaman dedemle ilgili söylediği sözler, onu sevdiğindendi. Keşke "Ağladı." demeseydi...

Neyse...

Şiir okuma sırası bize gelince sevinçten, gururdan dedemin göğsü kabaracak, gözlerinin iççi gülecekti. "Yiğitlerim..." diyecekti içinden. "Aslanlarım..."

Gecenin hangi saatine kadar düşündüm, hayaller kurdum, bilmiyorum. Sabah kaktığımda Memik biçimsiz salonumuzun bir köşesinde sümüğünü çeke çeke ağlıyordu. Bir yaş büyük olduğumdan onunla hep bir ağabey gibi konuşurdum.

– Ne ağlarsın lan, dedim.

– Dedem yandı da ona ağlarım, dedi.

Yüreğimde dedeme ayırdığım yer tutuşuverdi sanki.

– Nasıl yandı, diye sordum.

– Gece mangala düşmüş, yanmış işte, dedi.

Aşevi kalabalıktı. Emmilerim, yengelerim, annem, babam, hepsi dedemin başındaydılar. Dedem sedirde serili yatağında yan yatıyordu. Yorganın üstünde duran bacaklarından birine, ayak topuğundan büküm yerine kadar domates salçası sürülmüştü. Dikkat ettim, savaşta şarapnel yiyen bacağıydı. Dedem acılar içinde kıvranıyordu. Gözleri yumuktu. Emmilerim yengelerim, annem, babam sessiz bir telâş içindeydiler. Annemle küçük yengem ağlıyordu. Dışarı, Memik'in yanına çıktım.

Dedem sabah namazı için camiye gidememişti. Daha, uzun bir süre yatağı kaldırılmayacaktı. Bayrama gelemeyecekti. Okullar kapanınca birlikte mal gütmeye gidemeyecektik. Belki topal kalacaktı... Memik'le birbirimize baktık baktık ağladık.

Günlerce yattı.

Öğretmenden diş macunu getirip sıvadılar, bal sardılar, fayda vermedi. Yara bir türlü kapanmadı. Kapanmadığı gibi kenarları morarmaya, sonra da siyahlaşmaya başladı. Emmilerim alıp şehre götürdüler. Doktor "Şimdiye kadar neredeydiniz?” demiş. Bir sürü ilâç yazmış. "Günde üç kez açın, temizleyin, ilâçlayın, sarın." demiş. Günde üç kez açtılar, temizlediler, ilâçladılar, sardılar. Küçük emmim devamlı köyde bulunduğundan bu işi daha çok o yaptı. O, olmadığı zamanlar annemle büyük yengem yaptı. Onların yürekleri dayanmaz olunca ben yapmaya başladım. Bir zaman sonra "Acıtıyorsunuz bahanesiyle dedem yaralı bacağını benden başkasına teslim etmez oldu. Benim elim daha hafifmiş. Merhemi ötekilerden daha usturuplu sürermişim. Kimse benim kadar becerikli değilmiş. Benim dışımdakilerin elleri böyle ince işlere yatkın değilmiş... Dedem öyle söylerdi.

Ben, bacağındaki sargıyı açmaya başlayınca o da konuşmaya başlardı. Sözü döndürür dolaştırır seferberliğe getirirdi.

Koca evin bir erkeğiymiş. İhtiyar anasına, iki kız kardeşine, karısına, yedi çocuğuna bakmak zorundaymış. Kendisi dâhil, on iki boğazı doyurmak zorundaymış. Cepheye çağırıldığında "Kaç." demişler. "Teslim olma... Sen gidersen biz ne yaparız, ne yer ne içeriz? Hiç değilse orağı biçene kadar kaç..." Yapamamış. Ancak söylenen günden üç gün sonra teslim olmuş. Bu arada çoluk çocuk geceli gündüzlü çalışarak orağı kurtarmışlar.

Kısa bir eğitimden sonra hemen cepheye gönderilmiş. Aslında "Yonan" dediğin yirmi dört saatlik işmiş, ama arkası kuvvetliymiş gâvurun. Yetmiş iki bucuk millet onun tarafını tutuyormuş. Silah, cephane, yiyecek kıyamet gibiymiş heriflerde. Bizde silah nerde, cephane nerde? Olsa da eski ve tesirsizmiş, azmış. Yiyecek bulamayıp ot yemişler. Ayağındaki çarığını ıslatıp yiyenler olmuş. Bir sığır, bir at, bir eşek gördülerse, bir parça et alabilmek için millet birbirini kırmış. Tosbağa kurbağa, çekirge yemişler. Toprak yiyip ölenler olmuş. Ne günlermiş o günler...

Ateş hattında bir öğle vakti müthiş bir top atışına tutulmuşlar. Mermilerden birisi dedemin ayakucunda patlamış. Hiçbir şey olmadı sanmış önce. Sonra sol bacağında bir sıcaklık, bir ıslaklık hissetmiş. "Herhâlde hafif yaralardım" diye düşünmüş. Top atışları yavaşlayıp da "ileri" emrini aldıklarında yekinmiş ama yerinden bile kalkamamış. İşte o an yaranın hafif olmadığını ve durmadan kan kaybettiğini anlamış. Arkadaşları gitmiş, dedem orada kalmış. Gözünü cephe gerisinde seyyar bir hastanede açmış. Oraya nasıl gitti, kim götürdü bilmiyormuş. Doktora taarruzu sormuş. "Yunan kaçıyor." demiş doktor. Bacağındaki sızıdan değil sevinçten gözleri yaşarmış. Ondan sonra da cepheden hiç kötü haber gelmemiş...

Ertesi gün "Bacağını dizden keseceğiz." demiş doktor. Dedem razı olmamış, "Efendi ben çiftçiyim. Köyümde beni bekleyen on bir kadın ve çocuk ve bir çift öküz var. Tek bacakla ne işe yararım? Kesme, öleceksem de kesme..." demiş. Doktor bir o yana bükmüş boynunu, bir bu yana. Düşünmüş. "Kangrene çevirirse ölürsün." demiş. "Kesme de kangrenden öleyim." diye karşılık vermiş dedem. Bunun üzerine doktor eline aldığı makasla dedemin yaralı bacağından sarkan etleri kumaş kırpar gibi kırpmış. İlâçlamış, sarmış, bırakmış. Kesmemiş, iyi adammış, kesmemiş bacağını. Allah'tan işte: Ne kangren olmuş, ne erimiş, ne çürümüş, bacağı iyileşmiş... Uzun zaman yürüyememiş, çok çekmiş ama sonunda iyileşmiş...

Şarapnel yarası iyileşmişti de yanık yarası bir türlü iyileşmiyordu. Biten ilâçlar yeniden alınıyor, pamuk, gazlı bez bittikçe yeniden alınıyor, yara iyileşmiyordu.

Emmilerim dedemi bir kere de Ankara'daki büyük doktorlara götürdüler. Gerekirse hastaneye yatıracaklar, iyileşinceye kadar getirmeyeceklerdi. Biz Memik'le ne güzel hayaller kurduk. Arabaya dedemi sırtla taşımışlardı ama yürüye yürüye dönecekti. Bize kabalak leblebi getirecekti. Birimizi bir dizine, birimizi öbür dizine oturtup Ankara'yı, doktorları anlatacaktı. Bacağının nasıl iyileştiğini anlatacaktı. Kucaklayacak, öpecek, ısıracak, sevecekti bizi. "Aslanlarım sizi çok göresim geldi." diyecekti. Biz de onun seyrek mavimtırak sakalını sevecektik. Boynuna bir ben sarılacaktım, bir Memik sarılacaktı. Onu bir daha hiç üzmeyecek, yanında dövüşmeyecektik. Okulda öğrendiğimiz marşları birlikte söyleyecektik. "Haydi, güreşelim." dediği zaman ikimiz birden dalmayacaktık. Önce birimiz yenilecek sonra öbürümüz yenilecektik. Güreş sırasında canımız acısa bile elini, kolunu, bacağını ısırıp kurtulmaya çalışmayacaktık. "Dedem seni çok seviyor, beni çok seviyor." diye dövüşür de birbirimize küsecek olursak "Haydi barışın!" dediği zaman onu hiç üzmeden, hemen barışacaktık. Onu iyileştirmesi için küçük ellerimizi açıp Allah'a dualar ediyorduk. Dedem mutlaka iyileşecekti, yürüyerek dönecekti...

Beş gün sonra döndüler. Küçük emmim arabadan eve kadar dedemi yine sırtında taşıdı. Acele tarafından yatağı hazırlandı. Elbisesi çıkarıldı. Yatağa yatırıldı. Dedemde hiç bir değişiklik yoktu. Hatta biraz daha kötüleşmişti. Konuşmuyordu. Yatar yatmaz bize sırtını döndü.

"Yoruldu, uyusun." diye herkes dışarı çıktı. Bizi de çıkardılar. Bitişik odaya toplandık. Büyük emmim anlatıyor, ötekiler dinliyordu. Biz Memik'le kapının ardında aynı mindere diz çökmüştük. Anlatılanları biz de dinliyorduk. "Boşa götürmüşüz." sözüne hiç aldırış etmemiştik. "Ümit yokmuş." denilip de annelerimiz, küçük yengemiz yazmalarının uçlarını gözlerine götürünce ve "hık hık"lar, burun çekmeler, yere bakmalar, sessizlik başlayınca biz koyuverdik ağıtı. Memik dayak yemişçesine sesli ağlıyordu. Büyük emmim (Memik'in babası) kaşlarını çatıp gözlerini ağartarak yanımıza geldi. "Kesin sesinizi!" dedi. Babam, küçük emmim hiç dövmezdi de büyük emmim döverdi, ondan korkardık. Kestik sesimizi. Suratını yumuşatarak "Sakın ha!" dedi. "Sakın ha, yanında ağlayalım, ileri geri konuşalım filan demeyin. Yoksa derinize otu basarım. Gebertirim ikinizi de..." Dedemin yanında ağlamayacağımıza ileri geri konuşmayacağımıza söz verdik. Ankara'ya gidiş geliş yeniden anlatıldı.

Sormuşlar soruşturmuşlar, işinin ehli dört doktora göstermişler. Bacağını görür görmez dördü de suratlarını ekşitmiş, bakmamışlar bile. "Bacağı baldırdan kesersek belki bir umut." demişler, dördü de aynı şeyi söylemiş. Dördü de "Bu adamı bu hâle getirinceye kadar neredeydiniz?" diye emmilerimi suçlamış. Sonuncusu açık konuşmuş. "Boşuna sürünmeyin buralarda. Alın götürün hastanızı. Allah bilir ama bir ayı bulmaz gider." demiş. Almışlar getirmişler.

O gün akşam yarasını açarken dedem ağladı. Boncuk boncuk gözyaşları mavimtırak ve seyrek sakalına aşağı yuvarlanı yuvarlanıverdi. Memik'le ben, erkeklerin de ağlayabileceğini ilk o akşam gördük, öğrendik. Annem (üç gelini içinde annemi çok severdi.): "Niye ağlarsın peder? Ne yapalım Allah'tan geldi. İyi olur inşallah..." diye teselli etmeye çalıştı ama hiç faydası olmadı. Ne yedi, ne içti, ne konuştu o akşam, sessizlikte sessiz sessiz ağladı. Sonra duvara dönüp uyudu. Yorgundu. İyi uyudu.

Bir gün yarasını sardıktan sonra iğne istedi benden. Bulup getirdim. "Ayağımın altına dürt bakalım." dedi. İğneyi yavaşça yaralı ayağının altına batırdım. hiç duymadı. İğneyi batırmaktan çekindiğimi sanarak "Haydi durma, dediğimi yap." diye üsteledi. İğneyi daha çok batırdım, yine duymadı. Sonra çıkarıp "Şu kadar batırdım." diye iğneyi gösterdim."Haa..." dedi. Kaşları kalktı, indi. O bir şeyler anladı bundan. Ben onun anladığını anlayamadım. Hayvanların gece yiyeceklerini vermek üzere ahıra indiğimizde olayı babama anlattım. "Demek ki ayağından can çekildi." diye mırıldandı. Ancak ondan sonra bir şeyler anlayabildim. Dedem iyiye gitmiyordu...

O geceden sonra dedemin ışığı söndürülmedi, odası boş bırakılmadı. Babam, emmilerim, bazen ikişer ikişer bazen tek tek dedemin başını beklediler. Memik'le bu konuda bile ne güzel fikir birliğine varmıştık. "Dedemiz usanmasın diye bekliyorlar." diyorduk. Bazı geceler biz de beklemek ister, yataklarımıza gitmezdik. Fakat her seferinde sabah yataklarımızda uyanırdık.

Bir sabah bizi çağırmış. Önlüklüydük. Okula gitmek üzereydik. Çantalarımızı bırakıp yanına vardık. Karşısında durdurup uzun uzun baktı. "Haydi, marş söyleyin." dedi. Severdi, "Tuna Nehri" marşını söyledik. Yüzü güldü. Gülümseyişi buz üzerine düşen sıcak mum damlası gibi yüzünde dondu kaldı. Eskisi gibi parıltılı bakmayan gözleri dalgındı. Bizi unutmuş gibiydi. Belki seferberlik yıllarını, cepheyi düşünüyordu. Cephede "Bacağını kesmezsek kangrene çevirebilir" diyen seyyar hastane doktoruna, "Kesme de kangrenden öleyim." diye yalvarışını da hatırlamış olabilirdi. Ve işte kangren olmuştu aynı bacak... Ve ölüm yatağındaydı... Biz sessizce yanından çıkıp okula gittik.

Öğretmen ilk derse girer girmez kapı vuruldu, sınıfa komşumuz Satılmış Dayı girdi. Öğretmene alçak sesle bir şeyler söyledi. Öğretmen başını kaldırıp da önce yüzümüze bir tuhaf bakıp, sonra da "Hadi sizi evden çağırıyorlarmış." deyince, biz ağıtı koyuverdik. Her şey içimize doğduğu gibiydi. Dedemiz ölmüştü.

(Tutuklu Yürek’ten)

Türk Yurdu Temmuz 2024

https://www.turkocaklari.org.tr

19 Temmuz, 2024

Friedrich Nietzsche - Ecce Homo

 

Evet, bilirim nereden geldiğimi
Alev gibi doymamış, aç
Yanar, tüketirim kendimi.
Işık olur, ne tutarsam,
Küldür arkamda kalan.
Ben ateşim besbelli.
(Çeviri: Önay SÖZER)

Fuzuli - Gazel (Ey gül ne aceb silsile-i müşg-i terin var)

 


Ey gül ne aceb silsile-i müşg-i terin var
V’ey serv ne hoş cân alıcı işvelerin var
Acıttı beni acı sözün tünd nigâhın
Ey nahl-i melâhet ne aceb telh berin var
Peykânları ile doludur çeşm-i pür-âbım
Ey bahr sağınma senin ancak güherin var
Ol seng-dile nâle-i zârın eser etmiş
Ey dil sana bu zevk yeter tâ eserin var
Aşk içre gönül deme ki ben bî-hodem ancak
Ey gâfil özünden senin ancak haberin var
Çok bakdığına gamze ilen bağrın üzersin
Her kime ki bakmazsan anunla nazarın var
Aşk ehline ol mâh Fuzûlî nazar etmiş
Sen hem özünü göster eger bir hünerin var
(Mefûlü Mefâîlü Mefâîlü Feûlün)


Tog‘ay Murod - Ot kishnagan oqshom (qissa)


1

Birodarlar, ko‘rgilik, ko‘rgilik!
Bir erta uyg‘onib, kallamga qo‘l yugurtirdim. Sochlarim orasida yara-chaqalar uch berdi. Par-voyim falak bo‘ldi, yura berdim. Onamga-da aytmadim.
Chaqalar kun sayin bolaladi. Katta-katta bo‘ldi. Qo‘tir bo‘lib qichidi.
Shunda, qishlog‘imiz do‘xtiriga bordim. Do‘xtir fu, deya aftini burishtirdi. Yurchidagi kalxonaga olib jo‘nadi.
Yo‘lda mashinadan tashlab qochdim. Ushlab kelib, yana mashinaga bosdi.
Kalxonada… Uh, aytgili yo‘q. Do‘xtir degani berahm ekan. Onamni ko‘rdim, birodarlar, onamni…
Bari kalga qaytadan jingala soch bitdi. Mening kallam yaltirab qoldi. Bitta-da soch bitmadi! Do‘xtirlar ajablandi, kamdan kam uchraydigan voqea, dedi. Xo‘rligimdan yig‘lab-yig‘lab uyga keldim.
Onamiz tap-taqir kallamni ushlab-ushlab ko‘rdi. Ich-ichidan kuydi. Aytib-aytib yig‘ladi.
— Kambag‘alni tuyaning ustida it qopadi, degani shu-da, — dedi.
Katta telpak sotib oldim. Qishin-yozin quloqlarimgacha bostirib kiyib yurdim. Maktabda-da telpagimni olmadim.
Matematika muallimimiz oyog‘ini tirab talab etdi:
— Bosh kiyimingni olmasang, dars o‘tmayman!— dedi.
Old qatorda o‘tirgan sinf oqsoqolimiz muallimga bir nimalar dedi. Ammo muallim o‘z so‘zida turdi:
— O‘quvchi darsda yalangbosh o‘tirishi lozim! Qoida shunday!
Telpagimni kallamga bosib ushladim.
— O‘quvchi Qurbonov, senga aytyapman!
Miq etmadim. Muallimimiz telpagimni boshimdan yulib oldi. Derazadan tashqariga otib yubordi.
Sinfimiz bolalar kulgisidan zirillab ketdi. Bolalar kallamni oftobga mengzab qiyqirdi:
— Ura-a-a, kun chiqdi!
Kallamni qo‘llarim bilan yashirdim, ho‘ngrab yig‘ladim. Siyohdonni olib, muallimning yuziga otdim. Tegmadi. Keyin, tashqari otildim. Maktabdan qochib ketdim.
Yana qaytib maktabga oyog‘imni bosmadim. Direktor bilan sinf rahbarimiz kelib tavallo qildi. Onamiz aldab-avradi. Baribir maktabga bormadim.
Beshinchi sinf kallam bilan qoldim.

2

Odamlar meni kal deydigan bo‘ldi! Ziyodulla kal emish! E, tavba-e, tavba-e!
Avval-avval uyatdan quloqlarimgacha lovullab yondim. Ko‘nglim o‘ksidi. Keyin-keyin botmaydigan bo‘ldi. Kal so‘zi ko‘nglimga singdi. Quloqlarim kalga o‘rganib qoldi.
Endi, Ziyodulla kal, demaydiganlardan o‘pkaladim. Ayniqsa, pochtachidan hafsalam pir bo‘ldi. Qachon ko‘rsa o‘rtoq Qurbonov, deydi. G‘ashim keladi. Meni mayna qilayotganday tuyuladi.
Bir safar jerkib tashladim:
— Nimaga meni o‘rtoq Qurbonov deysiz? Men bir amaldormidimki, yo, diplomim bormidiki, o‘rtoq Qurbonov deysiz? Bor-yo‘g‘i beshinchi sinf kallam bo‘lsa. Ko‘p mayna qilmang, sochim bo‘lmasayam tarog‘im tillodan!
— Bo‘lmasa nima deyin?
— El qatori Ziyodulla kal deya bering. O‘z otim o‘zim bilan…
Xudoga shukur-e, endi pochtachi-da kal deydigan bo‘ldi! Diplom so‘ramaydigan turli ishlarda ishladim. Qorovul bo‘ldim, go‘loh bo‘ldim. Oxiri podachi bo‘ldim. El qo‘yini boqdim.
Adirlarda qo‘y boqib, nay chaldim. Nafasim yetmay qoldi. Shunda, eski bir do‘mbira topdim. Do‘mbiramni sayratdim, bepoyon adirlar, yoyilib o‘tlayotgan qo‘ylar, cho‘qqilar uchida uzmay chug‘urlayotgan qushlar, pag‘a-pag‘a oppoq bulutlarga qarab doston aytdim. Bu dostonlarni to‘ylar, olis yaldo kechalari bobolarimiz biri qo‘yib biri aytar edi. Bobolarning ko‘plari rahmatlik bo‘ldi. Rahmatliklarday doston aytib bo‘lmaydi. Bizniki, baholi qudrat…

3

Birodarlar, siz so‘ramang, men aytmayman… Oti Momosuluv emish. Yuzlari kulchadaymi, yo, su-luvmi? Ko‘zlari qorami, yo zig‘ir gulidaymi? Qoshlari quyuqmi? Quyuq bo‘lsa, qayrilmami? Ke-chasiligidan ko‘rmas emishman, bilmas emishman.
Ko‘roydin emish. Momosuluvlar ko‘chasida telba bo‘lib yurar emishman. Bir nima yo‘qotganday tentirar emishman. Yo‘l chetidagi toshga cho‘nqayibman, kaftlarimni iyamgimga tirabman. Oyga mahliyo bo‘lib-mahliyo bo‘lib termilibman. Oyning beti kir emish. Oyga sonsiz oshiqlar mahliyo termildi. Oy qaysi oshiqqa bir o‘pich berdi? Oy qaysi oshiqqa vafo qildi?
Oyga qo‘l siltab, o‘rimdan turibman. Momosuluvlar devoridan oshibman. Iti yo‘q emish. Daraxtlar panalab, derazasiga termilibman. Olmalaridan uzib-uzib yebman. Keyin, ayvoniga, undan ichkariga kiribman. Timirskilanib, to‘shagini topibman. Momosuluv uyg‘onib ketibdi, chirillayman, ket, debdi. Men yolvoribman. Qo‘limni uzatibman. U qo‘limni qaytarib, o‘zimga suribdi. Keyin, Momosuluvning qo‘yniga kiribman!
Birodarlar-e, jamiki olam bir taraf, qo‘yin deganlari bir taraf ekan! Ahay-ahay!
Boriga shukur qilsam bo‘lmasmidi? Tek yotsam bo‘lmasmidi? Qo‘yniga qanoat qilsam bo‘lmasmidi?
Men tinmas, Momosuluvning ko‘ngliga-da kiribman! Oshiqona-oshiqona qadamlar bosib, ko‘nglini ovlabman. Zim-ziyo bir olam emish. Tevarak huvillab yotarmish. Qimirlagan jon yo‘q emish. Erkak zotining o‘zi tugul, izlari-da yo‘q emish. Behishtday bir olam emish.
Tevarakka alanglab, kular emishman: ushbu behishtga mendan o‘zgalar kelmabdi!
Ko‘nglimni zo‘r bir xushvaqtlik qitiqlar emish: ushbu behishtga birinchi bo‘lib men qadam qo‘yibman! Ahay-ahay!
Ko‘zimni ochsam uy zimiston, bolishni quchoqlab yotibman.
Uyqum qochdi. Uyqumni quvalab, shiftga qarab yotdim. Chin, qishlog‘imizda shunday qiz bor. Oti Momosuluv.

4

Ertalab ta’til qildim. Belimga tushlik o‘radim. Zarang tayog‘imni oldim.
Elburutdan podayotoqqa bordim. Bir toshga yonboshlab oldim.
El qo‘y-echkilarini haydab keldi. Shunda… shunda, u-da keldi!
Men o‘rnimdan turib qaradim. Xayolimda, yuzlarim lovullab qizidi.
U qo‘lidagi xivichni qo‘ylari ketidan otib yubordi. Iziga qayrilib ketdi. Menga qayrilib-da qaramadi. Ajabo, u kecha meni ko‘rdimikin? Uyalganidan tez qayrilib ketdimikin?
Birodarlar, shu qiz ko‘z oldimdan ketmay qoldi! Kechasi-da, kunduzi-da! Shu qizga sovchi qo‘ydim!
— Tegmayman, kallasi kal, — debdi.
Yo, pirim-ey, yo pirim-ey! Kal bo‘lsa nima bo‘pti? Gap jundami? Junda aql bormi, xohlagan yeriga bita beradi-da. Birovga quyuq bitadi, birovga siyrak bitadi. Yana birovga bitta-da bitmaydi. Bu yaratganning ishi-da!
Jun ekish dehqonchilikmidiki, ayb bo‘lsa! Ana, kallasiga jun ekmadi, eksa-da, sug‘orib, parvarishlamadi, oqibat, qurib qoldi, desa. Mayli, ana unda meni kamsitsin. Ziyodulla kalda erkaklik uquv yo‘q, mushtday kallasiga jun ekib ololmadi, desin. U yaxshi er bo‘lmaydi desin…
Men baribir shashtimdan qaytmadim. Sovchini bosib qo‘yaberdim.
— Aytib qo‘yinglar, men hali ot olib, ko‘pkari chopaman! — dedim.
Momosuluv noz qilib-qilib, oxiri ko‘ndi!
To‘y-tomosha bo‘ldi. U mastona-mastona qadam qo‘yib, chimildiqqa kelin bo‘lib kirdi. Men mardona-mardona odim qo‘yib, kuyov bo‘lib kirdim.
Momosuluvga ko‘rgan tushimni aytib berdim.
— Sen ham shunday tush ko‘rib edingmi? — dedim.
— Ko‘rib edim, — dedi.
— Chiningni ayt, — dedim.
— Chinim, — dedi. — Lekin, taniyolmay qolib edim, chiroq o‘chiq edi, — dedi.
— O‘sha men edim! — dedim, ko‘kragimga urdim.
— Siz ekanligingizni bilib tegdim-da, — dedi.
— Ahay-ahay! — dedim.
Birodarlar, Momosuluv tushimda. Cho‘lpon edi, hushimda Oy edi, qo‘ynimda Oftob bo‘ldi!

5

Bir suruv qo‘y sotdim. Pulini belimga o‘radim. Namoz chavandozni oldimga solib, Oboqliga jo‘nadim.
Birodarlar, bizning Surxonda mana bunday gap bor: ot olsang, Oboqlidan ol, ayol olsang, Irg‘alidan ol!
Buning mag‘zi shuki, ot deganlari dev! Ot bepoyonlikni deydi. Ot masofa nimaligini bilmaydi. Ot qahraton qishda-da dasht-biyobonlarda chopib o‘sadi. Ana shunda dirkillagan ot bo‘ladi! Qo‘ltiqlari cho‘ziladi, ko‘kraklari enlik bo‘ladi! Uchqur keladi! Bedov ot bo‘ladi!
Oboqli ana shunday dasht!
Irg‘ali deganida qiz bor! Irg‘alining qizlari zuvalasi pishiq keladi. Kiymagani yettinchi kalish kiyadi! Barining beli baquvvat, bo‘limli bo‘ladi. Irg‘alining qizlarini quchoqlasa, qo‘yin to‘ladi! Irg‘alining qizlari ko‘rgan farzand-da alpomish-kelbat bo‘ladi. Boisi, Alpomish ayni shu Irg‘alida o‘tgan-da!
Ana, bildingizmi, elning gapi qayoqqa borayapti?
Men ikki kun ot sayladim. Oboqli dashti gala-gala ot! Dasht changitib chopib yuribdi! Bir yashar qulunlar, uch yashar toylar, to‘rt yashar g‘o‘nonlar, besh yashar do‘nonlar! Sag‘risiga uy tiksa bo‘ladigan baytallar! Haybatli ayg‘irlar!..
Birovini ushlab, old tuyoqlarini juftladim. Tuyoqlari orasidan musht urdim. Mushtim o‘tmadi. Bordi-yu o‘tsa, yaxshi ot bo‘ladi. Qo‘yib yubordim. Yana birovini ko‘rdim. Durustgina-yu, faqat qorni yo‘q. Bor bo‘lsa-da, juda tor. Buniyam qo‘yib yubordim, bo‘lmaydi!
Birodarlar, ot olsang, ho‘kiz qorindan ol, ho‘kiz olsang, ot qorindan ol!
Orqa kezanagi bolaning bilagiday bo‘lib turadigan ot yaxshi keladi. Shundayini izladim. Yo‘liqmadim. Qopqog‘i enlik ot-da yaxshi bo‘ladi. Bundayinga-da ko‘zim tushmadi.
Galani aylanib yurdim. Bir bo‘zga ko‘zim tushdi. Shuni ushladim. Tishlarini ko‘rdim. Yoshi yettida bo‘lsa-da, hali oziqli tishi chiqmabdi. Aslida, besh yoshida chiqadi. Demak, endi chiqmaydi. Oziq tishsiz ot xosiyatli ot bo‘ladi!
Birodarlar, shu bo‘zga dil ketdi!
Uch mingni naqd sanab berdim. Bo‘zni minib keldim.
Omborxona oldidagi ustaxonaga olib bordim. Bo‘zga burov soldim: ipga tayoqcha bog‘ladim, tumshug‘idan o‘rab buradim. Burov tayoq bo‘z tumshug‘iga botdi. Bo‘zni qimirlatmay qo‘ydi.
Usta bo‘z oyoqlariga nag‘al qoqdi.
Birodarlar, asov otni taqa to‘xtatadi!
Hovli chetida oxur qildim. Bo‘zni shu oxurga bog‘ladim.
Onamiz norozi bo‘ldi. Beti burishib-burishib og‘rindi. Labini burib ming‘illadi:
— Otim nimam… otdan mashina yaxshi… — dedi.
— Mashinam nimam? Oti borning — qanoti bor, — dedim.
— Otga yemish qani…
— Yemish? Xudo har jonivorni o‘z rizqi ro‘zi bilan yaratadi. Ot bitdi — qanot bitdi. Yemish to-piladi.
Birodarlar, mashina deganlari temir! Joni yo‘q! Joni yo‘q temir odamga el bo‘lmaydi! Temirning yuragi yo‘q-da! Ot odamga el bo‘ladi. Boisi, otning joni bor, yuragi bor-da!

6

El menga-da burnini jiyirib qaradi, otimgada burnini jiyirib qaradi. El, og‘zini ushlab kuldi, piq-piq kuldi, qo‘li bilan ko‘rsatib kuldi, pana-panalarda kuldi.
Bildim, el, Ziyodulla kal, otangni ko‘rdim — ahmadi forig‘, onangni ko‘rdim — tovoni yoriq, ko‘rpangga qarab oyoq uzat, dedi. O‘zing bir sag‘ir bo‘lsang, senga kim qo‘yibdi otni, dedi. Yana tag‘in kal bo‘lsang, kalga otim nimam, dedi. Kalga eshak ham bo‘ladi, dedi.
Birodarlar, el shunday! El og‘ziga elak tutib bo‘lmaydi! Odamzot shunday! Bor bo‘lsa, ko‘rolmaydi, yo‘q bo‘lsa, berolmaydi!
Shunday ekan, odam bo‘laman desangiz, el og‘ziga e’tibor bermang! Odam bo‘laman desangiz, el gapiga parvo qilmang! Ammo beparvo-da bo‘lmang!
Birodarlar, ot azzancha xosiyatli bo‘lsa-da, azzancha fahm-farosatli bo‘lsa-da, azzancha xushsuvrat bo‘lsa-da, baribir, ot, o‘z oti o‘zi bilan ot! To‘rt oyoqli jonivor! Dumli hayvon!
Dunyoda nima mo‘l, to‘rt oyoqli jonivor mo‘l! Duch kelmish to‘rt oyoq jonivorni qanday bo‘lsa, shundayligicha el orasiga olib kirib bo‘ladimi? Bo‘lmaydi! Qanday bo‘lsa, shundayligicha el qilib bo‘ladimi? Bo‘lmaydi! Avvalambor, to‘rt oyoqli jonivorni ot qilmoq lozim!
To‘rt oyoqli jonivorni ot qilishning o‘zi bo‘lmaydi. Dumli hayvonni odamga el qilish barchaning-da qo‘lidan kelmaydi!
To‘rt oyoqli jonivorni ot qilish uchun, avvalambor, ko‘ngilda bo‘lmog‘i lozim! Avvalambor, badanda bo‘lmog‘i lozim!
Barakalla! Bor-da, badanda bor-da! Ko‘ngilda bor-da! Shu boisdan ot oldim-da! Ahay-ahay!
Dostonchi doston aytadi. Xato aytsa, shartta bas qiladi. Boshqatdan, tuzatib aytadi.
Shoir kitob bitadi. Kitobida bir joyi yoqimsiz bo‘lsa, shoir qalam bilan shartta-shartta o‘chiradi, yoqimli qiladi.
Rasmchi surat chizadi. Suratda odam qoshi qoshday bo‘lmadi. Ot yoli yolday bo‘lmadi. Qiyomiga kelmadi. Rasmchi darhol odam qoshini qoshday qiladi, ot yolini yolday qiladi.
Chavandoz bo‘lsa, otni tuzatolmaydi!
To‘rt oyoqli jonivor ot bo‘layotib… ha-ha, ot bo‘layotib… nima fe’l-atvor topsa, shu fe’l-atvorida qoladi. Nima qiliq topsa, shu qilig‘ida qoladi. Nima ko‘rsa, nima bilsa, nima o‘rgansa, barcha-barchasi tanasida qoladi, miyasida qoladi.
Ana shundan keyin chavandoz otni tuzataman desa, o‘ziga javr qiladi. Otni tuzatib bo‘lmaydi!
Birodarlar, sara ot, chavandoz aql-zakovatidan bino bo‘ladi! Sara ot, chavandoz qalb qo‘ridan bino bo‘ladi!
Shu bois, bo‘zni tarbiyalay berdim, kecha-yu kunduz tarbiyaladim. Zo‘r berib tarbiyaladim. Qanday qilib tarbiyaladim? Aytmayman, birovlar bilib qoladi, aytmayman…

7

Birodarlar, bo‘z ot qanday bo‘ladi? Surpday oppoq bo‘ladi! Bordi-yu, ajdodida bo‘lsa, to‘qqizga to‘lganda tarlon bo‘ladi. To‘qqiz yoshida bo‘zning badanida xolday-xolday qora donalar paydo bo‘ladi. Shundan boshlab u bo‘z emas, Tarlon ot bo‘ladi. Tarlon — xol-xol ot! Tarlon — otlar sarasi!
Birodarlar to‘riq otning yuzdan biri yaxshi bo‘ladi, tarlon otning yuzdan biri yomon bo‘ladi!
Birodarlar, ot tanimasang, Tarlon ol!
Bizning bo‘z to‘qqizga to‘ldi, to‘qqizda bo‘ldi. Shunda… shunda, bir orzum, o‘n orzu bo‘lib bolala-di. Bir quvonchim o‘n quvonch bo‘ldi!
Birodarlar, bo‘z otim — Tarlon bo‘ldi! Men Tarlon otli bo‘ldim!
Otning sarasi menda, quling o‘rgilsini menda!

8

Tarlonni qora ishlarga solmadim. Adirlarda o‘ynoqlatib mindim. O‘ynoqlatib-o‘ynoqlatib qo‘y boqdim.
Shunday bir kunda kolxoz raisi shofyori ot choptirib keldi. Uni rais yuboribdi. Borib, Ziyodulla kalni olib kel, debdi. Radiodan odam kelibdi. Eng yaxshi podachini ayting, radioda chiqaraman, debdi. Shunda, rais meni aytibdi.
Avval-avval ishonqiramadim. Shofyorga sinchiklab qaradim. Chin gapga o‘xshadi. Shundan keyin qo‘ylarni shu yaqindagi Asad cho‘ponga tayinlab keldim.
O‘zimda yo‘q xushvaqt bo‘ldim. E, yashang-e, rais aka-e, dedim. Bizga o‘xshagan kallarning yaltiroq boshiga-da oftob chiqsin debsiz-da, dedim. E, shop mo‘ylovingizdan-e, dedim.
Yo‘lda uyimizga tushdim.
Hali tutilmagan beqasam choponimni kiydim. Telpagimni kiydim…
Binoyiday orasta bo‘ldim.

9

Tarlonni idora oldiga bog‘ladim.
Do‘mbira, tushlik solingan xurjunni yelkamga tashladim. Asta-asta ichkariladim.
— Assalomu alaykum! — dedim.
— Aha, keling uka, keling.
Gilamdan avaylabgina yurdim. To‘rdagi nimkatda yalpayib o‘tirgan odam bilan qo‘shqo‘llab ko‘rishdim.
Darrov tanidim, bu o‘zimizning qishloqlik Rixsiyev bo‘ldi.
Men qayerga o‘tirishimni bilmay kalovlandim. Rixsiyev barmog‘ini nish qilib joy ko‘rsatdi.
Xurjunimni derazaga qo‘ydim. Omonatgina o‘tirdim. So‘rashayin degan maqsadda Rixsiyevga qaradim.
— Aha, familiyangiz nima edi, uka? — so‘radi Rixsiyev.
— Ziyodulla kal! — dedim.
— Aha, ha-ha-ha! Yo‘q, familiyangiz? Qurbonov? Aha, yaxshi, yaxshi! Sog‘liq qalay, o‘rtoq Qurbonov? Otday bo‘lib yuribsizmi?
— Shukur muxbir aka, shukur. Otday bo‘lmasakda, yuribmiz. Ishqilib, birnavi. O‘zingiz qanday, bardamginamisiz? Bolalar chopqillab yuribdimi? Qachon bo‘lsa, sizni maqtayman. Mana, bizdan-da yozadiganlar chiqdi deyman.
— Rahma-a-at, rahma-a-at. Gap bunday, o‘rtoq Qurbonov, men, siz haqingizda radioocherk yozaman!
— Eb-ey, u nima deganingiz, muxbir aka?
— A? Ha-ha-ha! Ha, o‘rtoq Qurbonov, o‘rtoq Qurbonov! Shunaqa janr bor! Aha, publitsistik janr! Bunda qahramonlar madh etiladi!
— Ha-a, xayriyat-e. Men yomon gapmikin debman. Endi, men sizga aytsam, biz unga arzimaymiz-da, muxbir aka.
— Aha, yo‘lini qilib arzittiramiz-da, o‘rtoq Qurbonov. O‘zimizning qo‘limizda-yu. Mana qog‘oz, yozing. Ruchka yo‘q? e, chatoq-ku.
— Bizda tayoqdan boshqa nimayam bor, muxbir aka.
— Xo‘p, mana, ruchkayam berdim. Qani, bo‘ling. Ungacha reportyorni tayyorlab turaman.
— Shu, muxbir aka, xatimiz bundayroq. Beshinchi sinf kallamizga yarasha. Siz so‘rang, men aytayin.
— Yo‘q, yozing. Og‘zingizga kelganini pala-partish gapirasiz, uni borib, montaj qilishni aytsangizchi! Yozing: «Quyosh zarrin kokillarini yoyib, ufqdan bosh ko‘tardi…» Yo‘q, o‘chiring. Badiiy qismini o‘zim yozaman, sizga og‘irlik qiladi. Aha, boshladik: «Bolaligimdan cho‘pon bo‘lish orzum bor edi. Shu orzu meni cho‘ponlikka chorladi. Maktabni bitirib, qalb amri bilan kolxozda qoldim. Mana, hozir javlon urib mehnat qilmoqdaman…» Aha, endi plan, majburi-yatlarni yozing. Kim bilan sotsialistik musobaqa o‘ynagansiz? Ana shuni yozing. Keyin, har bir sovliqdan qo‘shimcha qanchadan qo‘zi olmoqchisiz? Ana buni yozing!
— Muxbir aka, men el qo‘yini boqaman, chakana cho‘ponman.
— Aha, shundaymi? Obbo-o, rais do‘ppi olib kel desa, boshni olib keladiganlardan ekan-da. Xo‘p, yozavering-chi. Mehnatlaringiz taqdirlanganmi?
— Esa-chi, muxbir aka, esa-chi. Raisimiz har ko‘rganda to‘xtab, ko‘rishib-so‘rashadi. Rahmat, uka, rahmat, deydi. Elning xizmatini qilyapsan, deydi. Yelkamga qoqib-qoqib qo‘yadi.
— Ha-ha-ha! Bori shumi? Ha, o‘rtoq Qurbonov, o‘rtoq Qurbonov! Bular abstrakt gaplar! Radio-ocherkka konkret faktlar kerak! Ordenlar! Medallar! Yorliqlar!… Hmm, bo‘pti, o‘rtoq Qur-bonov, sizga ruxsat.
Qalamni Rixsiyevga uzatdim. Qulog‘imning ketini qashidim. Magnitofonga qaradim.
— Muxbir aka, xabaringiz bormi-yo‘qmi, uncha-muncha doston aytib turaman.
— Aha, shundaymi?
— Ota-bovamizning hunarini yerda qoldirmayin deyman-da. Kalning nimasi bor, temir tarog‘i bor. Ana, ana, do‘mbiram bor.
— Aha, hunarni asrabon netgumdur oxir, olib tuproqqamu ketgumdur oxir! Alisher Navoiy!
— O‘lmang!
Jo‘shib ketdim. Do‘mbiramni olib dostonimni boshladim. Dostonimda bir hovliga kelin keldi. Hovlida gulxan yoqildi, chanqovuz chalindi. Kelin otda keldi. Ot olovni bir aylandi. Ot doston bo‘ldi.

Boli boli boling bor,
Ming tumorli noring bor,
Jasadingga qarayman
Chopadigan holing bor.

— Malades, o‘rtoq Qurbonov, malades. Aha, endi, chanqovuz, gulxan… eski gaplar, o‘rtoq Qurbonov. Doston, ha, doston! Zamon, davr nafasi yo‘q. Intellektuallik yo‘q, intellektuallik! Ko‘rib turibsiz, hozir atom asri. Mana, kosmonavtlar yana oyga uchdi… Xo‘p bo‘lmasa, o‘rtoq Qurbonov.
Xayr-ma’zurni eshitib eshitmaslikka oldim, bilib bilmaslikka oldim. Do‘mbiramni chuldiratib, doston aytib qo‘yaverdim.

Otlardi boqsang qashib boq,
Olisdan suvini tashib boq,
Sira uzmagin yemini,
Emini yemiga qo‘shib boq.

Bir qiyo boq, ey, umidli dunyo!
— Aha, yaxshi, yaxshi! A-a-auf, chyort, uyqu bosayapti. Nima desak, ekan… otlar… otlar patriarxal hayvon, o‘rtoq Qurbonov. «Otni boqsang qashib boq, suvini tashib boq!» Xo‘sh, nima bo‘pti? Ma’lum gap-ku! Albatta otga suv beradi-da, bo‘lmasa benzin berarmidi? Qup-quruq didaktika! Xalq og‘zaki ijodi, ha, xalq og‘zaki ijodi! Primitiv, primitiv! Intellektuallik yo‘q, intellektuallik! Intellektual problemalar ko‘tarilib, ijobiy hal qilinmagan! Ijodingizga muvaffaqiyat, o‘rtoq Qurbonov. Izlaning, ko‘proq klassiklarni o‘qing. Aytaylik, Betxoven, Chaykovskiy, Ashrafiy…
Rixsiyev qo‘zg‘oldi. Ketar bo‘ldi.
Shunda, Rixsiyevlar qo‘yi esimga keldi. Balki, qo‘ylari yuzxotirini qilar, degan umidda qo‘ylaridan gap ochdim.
— Muxbir aka, qo‘ylaringiz yaxshi! — dedim.— Dirkillab-dirkillab o‘ynab yuribdi!
Rixsiyevning yuzlari yorishdi.
— Aha, aytganday, bizning qo‘ylar yaxshi yuribdimi, o‘rtoq Qurbonov? — dedi.
Ko‘nglimda umid uchqun berdi. Qo‘limni ko‘ksimga qo‘yib, bosh irg‘adim.
— Shukur, muxbir aka, shukur. Yaxshi yuribdi! — dedim. — O‘zlariyam… qo‘ymisan qo‘y-da!
— Aha, qo‘y!..
— O‘lmang!
— Qo‘y, qo‘-o‘-o‘y! Qo‘y yaxshi!
— O‘lmang!
— O-o-o, qo‘-o‘-o‘y! Qo‘y yaxshi narsa!
— O‘lmang! Ayniqsa sizning qo‘ylaringiz! Ming qilsa-da, hi-hi-hi, ming qilsa-da, muxbirning qo‘ylari-da.
— Aha, rahma-a-at, rahma-a-at!
— Anavi to‘ng‘ich akangizning qo‘ylari bo‘lmaydi! Bari o‘ziday kaltafahm! Sizning qo‘ylaringiz shunday dono, shunday o‘qimishli… Hay-hay-hay, sadag‘asi ketsang, muxbirning qo‘ylarining!!
— Aha, rahma-a-at, rahma-a-at!
— Bir kuni deng, hayt-hayt, deya qo‘ylarni soyga haydadim. Qo‘ylar o‘zini qirga urdi. Faqat sizning qo‘ylaringiz soyga qarab yurdi. Men, ha, omon bo‘lgurlar-e, ming qilsa-da, muxbirning qo‘ylarisan-da, dedim.
— Aha, rahma-a-at, rahma-a-at! Qo‘ylarni tarbiyalang, o‘rtoq Qurbonov, qo‘ylarni tarbiyalang!
— Bay-bay-bay, qo‘ylaringiz muxbirning qo‘ylari ekanligi shundaygina bilinib turadi-ya! Mol egasiga o‘xshaydi, deganlari shuda…
— Aha, rah-ma-a-at, rahma-a-at!
Rixsiyev tashqariladi.
Xurjunimi yelkalab, izidan yurdim. Tarlonni minib, adirga yo‘l oldim.
Birodarlar, ko‘nglim og‘riyapti…

10

Tarlonni boylovga tashladim.
Otxonadagi baland oxurga bog‘ladim.
Go‘ng chiqariladigan teshikni janda bilan kechalari yopib qo‘ydim, kunduzlari ochib qo‘ydim.
Tarlonga arpa yem berib boshladim.
Azonda to‘rt kilo arpa yem berdim.
Tushda olti kilo arpa yem berdim.
Oqshomda besh kilo arpa yem berdim.
Kaftimda tuz berdim.
Tarlon tuzni kapalab-kapalab yedi.
Kaftimda oq qand tutdim.
Tarlon qandni lablari bilan oldi. Qars-qars yedi.
Endi so‘yilgan qo‘y quyrug‘ini tuzlab-tuzlab berdim…
Birodarlar, ot usti behisht, og‘zi do‘zax!

mp3 formatında dinleyin...

18 Temmuz, 2024

Şeyh Galib - Muhammes

 


Yek nazrada kıldın ey yüzü gül
Ayînemi âftâbe-i mül
Geçti bana neş'e-i tegafül
Hem eyle hem eyleme tenezzül
Dil hânesi câ-yi işretindir

Bir şu'lesi var ki şem'-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsmânın
Bu sîne-i berk-âşiyânın
Sînâ dahi görmemiş nişânın
Efrûhte-i inâyetindir

Şehbâl-i dil oldu evc-pervâz
Kim sayd-i hümâya eyleyüp nâz
Zülfünde de olmaz âşiyan sâz
Affeyle ki ey şeh-i felek-tâz
Perverde-i dest-i himmetindir.

Bir âleme olmuşum ki vâsıl
Şebnemleri mihr ile mukâbil
Yok, pertev-i mihre anda hâil
Nezdîk ü baîdi özge menzil
Kim firkatin ayn-i vuslatındır

Açıldı der-i harîm-i ma'nâ
Bir sûret olur hezâr da'vâ
Esrâr-i hafâ hep oldu peydâ
Bildim ki bu cümle şûr ü gavgâ
Gavgâyı sever bir âfetindir

Ey arş-kemâl ü meh-sitâre
Olmak nola düşmen-i nezâre
Galib sana oldu pâre pâre
Bir hâne-harâb imiş ne çâre
Dâm-i reh-i mihr-i tal'atindir

(Mefûlü Mefâilün Fâûilün)

Şeyh Galib- Müseddes-i Mütekebbir

 


Tedbirini terkeyle takdir Hüda'nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümanındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devran olalı devran erbab-ı safanındır

Aşıkta keder neyler gam halkı cihanındır
Koyma kadehi elden söz pir-i muganındır

Meyhaneyi seyrettim uşşaka mataf olmuş
Teklif ü tekellüften sükkanı maaf olmuş
Bir neşe gelüp meclis bi havf u hilaf olmuş
Gam sohbeti yad olmaz meşrebleri saf olmuş

Aşıkta keder neyler gam halkı cihanındır
Koyma kadehi elden söz pir-i muganındır

Ey dil sen o dildara layık mı değilsin ya
Da'va-yı mahabete sadık mı değilsin ya
Özrü nedir Azra'nın Vamık mı değilsin ya
Bu gam ne gezer sende aşık mı değilsin ya

Aşıkta keder neyler gam halkı cihanındır
Koyma kadehi elden söz pir-i muganındır

Mahzun idi bir gün dil meyhane-i ma'nade
İnkara döşenmiştim efkarı düşüp yade
Bir pir gelüp nagah pend etti alelade
Al destine bir bade derd ü gamı ver ba'de

Aşıkta keder neyler gam halkı cihanındır
Koyma kadehi elden söz pir-i muganındır

Bir bade çek efzun kap mecliste zeberdest ol
Atma ayağın taşra meyhanede pabest ol
Alçağa akar sular pây-i huma düş mest ol
Pür cuş olayım dersen Galib gibi düş mest ol

Aşıkta keder neyler gam halkı cihanındır
Koyma kadehi elden söz pir-i muganındır




Mustafa Çıpan - Nezr-i Mevlâna (Mevlevilik’te On Sekiz Rakamı)

 


Hayırların feth, şerlerin def' ve himmetlerin üzerimize olması niyâzıyla…

Cenâb-ı Hakk'ın tecellî eseri velî kullarının kalbine yerleştirdiği irfânî bir nurla ilâhî gerçekleri bizzat tadarak ve yaşayarak öğrenen Hz. Mevlânâ, akl-ı selîmden kalb-i selîme, kalb-i selîmden de zevk-i selîme yol bulan Mevlevîliğin dayandığı temel kaynaktır.

Hz. Mevlânâ, hayrü'l-halefi Şeyh Gâlib'in:

Merd ana denür ki aça nev-râh

mısrâında ifadesini bulan şekliyle, Hoca Ahmed Yesevî, Şâh Nakşibend, Hacı Bektâş-ı Velî gibi mânâ âleminin sultanları ile Mimar Sinan, Şeyh Gâlib, Dede Efendi, Mustafa Râkım, Azîz Dede, Tanbûrî Cemil Bey gibi sanatkârlar misali yeni yollar açmış, muasırları ve takipçileri bu güzergâhlarda yürümüşlerdir.

“Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalb) ile gelenler (o günde fayda bulur.)” (Şuarâ, 26/89) âyetinin sırrına mahzar olan, Hz. Peygamber'in: “Müminin kalbi Rahman'ın iki parmağı arasındadır” hadisinde işaret edildiği gibi, Rahman'ın, bir rahmetten başka bir rahmete değiştirdiği kalbi ile görünenin arkasındaki güzeli ve güzelliği arayan Hz. Mevlânâ: “Âşıklık mezhebinde bu revâ mıdır ki, bütün âlemi seninle görelim de, seni görmeyelim.” diye yakarır.

Bir sanatkârı veya eserini değerlendirmek, bir tasavvuf veya sanat ekolü hakkında kıymet hükmü ifade edebilmek için, ortaya çıktıkları zamanı, mekânı, manevî, edebî ve sosyal şartları iyi bilmek ve göz önünde bulundurmak gerekir.

Mevlevîlikteki mükemmel bütünlük, cüzlerden hareketle, her davranış veya âdetin tenasübünü kavramakla idrak edilebilir. Bu açıdan bakıldığında, devrin şartları, teamülleri ve gelişen yaklaşımlar gereği -hemen her tarîkatte- (dört kapı, on makam, üç sünnet, yedi farz, on iki hizmet, kırk ve bin bir günlük çile vb.) rakamlarla ilgili bir takım değerlendirmelerin yapıldığı görülür. Mevlevîlikte on sekiz rakamı da böyle bir dikkatle takdirlerinize sunulmaktadır.

Hüseyin Fahreddin Dede'ye göre “Nezr-i Mevlevî”nin on sekiz olması, ebced hesabına göre “Hayy” ism-i şerîfinin sayı değerinin on sekiz olmasına ve günde on sekiz defa vukû bulan “Zâtın tecellîsi”ne dayanmaktadır.

Hz. Mevlânâ'nın “Hayy” diyerek semâya başlaması da son derece mânidardır.

Mevlevîlerce on sekiz rakamı mukaddes sayılmış, dokuz ve katları uğurlu addedilmiştir.

Mevlevî kültüründe ehemmiyet atfedilen Nezr-i Şems altı olup, her zerrede var olan (alt,üst,sağ,sol,ön,ard) altı cihetten hareketle teşekkül eden bu sayının üç ile (mevâlid-i selâse) çarpılmasıyla on sekiz rakamı elde edilir.

Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudretini ifade etmek ve âlemlerin çokluğundan kinâye olmak üzere, Kur'ân: “Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsustur.” (Fâtiha/1) âyetiyle başlar.

Âlemler, “Habîbullah” olarak vasıflandırılan Hz. Muhammed'in muhabbetiyle yaratılmış; O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş; fahr-i âlem (âlemin övüncü) olarak mü'minlerin gönüllerinde hükümrân olmuştur.

Sûfîlerce mutlak varlık olan Allah'ın, zâtî iktizâsı olan hakîkat-i Muhammediyye'ye tenezzülüyle kâinat zuhur etmiştir. Yaratıcı kudretin aktif kabiliyeti olan “akl-ı küll”le pasif kabiliyeti olan “nefs-i küll”, dokuz göğü meydana getirmiş, bunların hareketi dört unsuru (hava, su, toprak, ateş) izhar eylemiş, dokuz gökle dört unsurdan cemât(cansızlar), nebât(bitkiler) ve hayvân(canlılar) vücut bulmuştur. Böylece kâinât, kısa ve toplu bir bakışla on sekiz varlıktan meydana gelmiştir. Mübâlağa ve tafdil bakımından bu on sekiz âlemden her biri zuhur itibariyle binle ifade edilmiş ve “on sekiz bin âlem” sözü ortaya çıkmıştır.

Bismillâhirrahmânirrahîm'in Arap harfleriyle imlâsında on sekiz sessiz harf bulunduğu görülür. Bu kelimeden türetilen âlemlerin on sekiz bin olduğuna işaret edilir.

İşte bu on sekiz bin âlemin sultânı, Yûnus'un deyişiyle:

On sekiz bin âlemin Mustafâsı

Adı güzel kendi güzel Muhammed

değil midir?

On sekiz bin âlemi görmek, şâirin ifadesiyle, Hz. Mevlânâ'nın yolunun tozunu göze sürme yapmakla mümkündür:

Hâk-i Mevlânâ-yı saffet sürme-i çeşm eyleyen

On sekiz bin âlemi bînâ olur âlem bu yâ

Nef'î, on sekiz bin âlemi seyreylemenin lâzım olmadığını, çünkü her nefeste lutfedilen Hak feyzinin başka bir âlem olduğunu şu nefis beytiyle belirtir:

On sekiz bin âlemi seyr eylemek lâzım değil

Her nefeste feyz-i Hak bir özge âlemdir bana

İşin aslı, Yûnus Emre'nin:

On sekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde

Kimse yok birden artuk söylenir dil içinde
beytinde ifade ettiği gerçek, on sekiz bin âlem halkının BİR (Allah) içinde olduğu, gönülde de o BİR'den başkasının bulunmadığı hakikati Hz. Mevlânâ dilinde şöyle taçlanır:

“Bizim mesnevîmiz vahdet dükkanıdır. Orada BİR'den başka ne görürsen o, puttur.”

Rifâiye tarîkatinin Ma'rifiye kolunda tâc, on dört dilimli veya üç terk üzerine on sekiz yapraklı beyaz arakiyyeden yahut çuhadan yapılmış olup beyaz düğmelidir.

On sekiz dilimli tâc, on sekiz bin âleme işarettir.

Saâdet tâcının terklerinin on sekiz olması, ebced hesabıyla sayı değeri on sekiz olan “Hayy” ismini temsil eder. Ayrıca bu on sekiz dilim, “Allah, Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin” hazretlerinin isimlerinin harflerinin on sekiz olmasıyla irtibatlandırılır.

Esmâ-i sitte olarak bilinen “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimleri altı adettir. Altı sayısı “tâc” kelimesinin üç harfi ile çarpılırsa, on sekiz sayısı elde edilir. Tâcdaki on sekiz dal bu isimleri de îmâ eder.

On sekizler olarak anılan zümre, Allah ne emretmişse onu yerine getiren, gerektiğinde kendilerinden kerâmet zuhur eden “Ricâlül-gayb”den on sekiz kişidir.

Tasavvuf yanında sanat, şiir ve fikir dünyamızda asırlarca büyük bir rol oynamış olan Mevlevîlerin kendilerine has terbiye, âdet, giyiniş ve muâmele ile ilgili hususiyetleri disipline edilmiş bir sadelik ve zarafet ikliminde vuku bulur, bunların bir kısmı da on sekiz rakamının etrafında teşekkül eder.

* Kur'ân'ın Fâtiha'sı gibi bütün Mesnevînin özü sayılan ve “Besmele”de olduğu gibi ilk beyti “be” harfiyle başlayan ilk on sekiz beyti Hz. Mevlânâ kendi yazmıştır. O on sekiz beyit ki, Bursevî'nin ifadesine göre, on sekiz bin âlemin esrârını anlamaya yöneliktir.

Mesnevî, aslında ilk on sekiz beytin ilk iki ve son bir kelimesinden; “Bişnev ez-ney… vesselâm” (Dinle neyden… vesselâm)'dan ibarettir.

*Çileye talip olup “Nev-niyâz makâmı” da denilen “saka postu”nda üç gün oturduktan sonra yola devam etmek isteyen cân, Kazancı Dede'ye ikrâr verir. Baş kesmek, görüşmek, niyâza durmak gibi temel rükünlerin öğretildiği cân, on sekiz gün “ayakçılık hizmeti”nde bulunur. On sekiz günlük hizmet sonunda hakkında müspet kanaat sahibi olunan ve Aşçı Dede'nin emriyle arakiyye, mutfak tennûresi ve elif-i nemed verilen cân taşra kıyafetinden soyunarak “hizmet libâsı”nı giyer.

*Nev-niyâz, gönlünü hikmet pınarlarıyla beslemeyi ve Allah'ın rızasını kazanmayı murad ederek; “Kazancı Dede, Halîfe Dede, Dışarı Meydancısı, Çamaşırcı, Âb-rîzci, Şerbetçi, Bulaşıkçı, Dolapçı, Pazarcı, Somatçı, İçeri Meydancısı, İçeri Kandilcisi, Tahmisçi, Yatakçı, Dışarı Kandilcisi, Süpürgeci, Çerâğcı, Ayakçı” olmak üzere on sekiz hizmet kolunda, ihlâs ve samimiyetle bin bir gün müddetle usûl ve âdâba uygun bir şekilde hizmette bulunur.

*Dünya endişelerinden kurtulmak arzusunu izhâr edercesine çileye soyunan, edeb ve muhabbet zincirinin bir halkası olmak arzusuyla çilesini tamamlayan derviş, dede olmak için son defa on sekiz günlük “hücre çilesi”ne girer.

Noksanını tamamlamak ve taşraya muhabbe ti olmadığını göstermek maksadıyla on sekiz gün boyunca Aşçı Dede ile Mesnevihandan nasihatler alır ve dergâhtan dışarı çıkmaz.

Geleneğe ve kâidelere bağlı 1001 günlük çileyi tamamlayan dervîş, artık dede olmaya hak kazanır ve:

Ederken Mevlevînin çillesin itmâm bin bir gün

Bizim bak çille-i aşk üzre bir mîâdımız yokdur

Beytinin işaret ettiği, mîâdı (süresi) dolmayacak olan aşk çilesine devam eder.

*Herhangi bir Mevlevîhâneye şeyh tayin edilecek dede, Konya'da Mevlânâ Dergâhına gider, orada on sekiz hizmet dalında on sekiz gün müddetle hizmette bulunur. Bu süre içerisinde de destârlı sikkesi Hz. Mevlânâ'nın sandukası altında tutulur, on sekiz gün sona erince, makam çelebisi veya sertarîk tarafından tekbirlenerek kendisine giydirilir ve şeyhlik icazeti verilir.

* Fakrı sadece Allah'a olan ve O'ndan başkasına ihtiyaç duymayan, dünyadan müstağnî, kanaat sahibi Mevlevîlerin sadaka kabul etmeleri bahis konusu değildir. Ancak mürşide yahut dedeye teberrüken, niyâz makamında hediye verilir veya dergâha yardımda bulunulur. Dergâha giren, çıkmadan önce dedesiyle görüşür ve bu sırada sır olarak (gizlice) avucuna, yahut niyâz ederken postunun altına, kudretine göre on sekiz beş kuruş, on kuruş, yirmi beşlik, yarım lira koyar. Hediyenin, dokuz ve katları olmasına titizlikle riâyet edilir. Kudreti yoksa yeşil bir yaprak da nezir yerine geçer.

*Mevlevîliğin şeref ve haysiyetine, nezaket ve zarafetine uymayan işler yapanlara “küstah” denilir ve bunlar kazancı dede tarafından cezalandırılır. Ayakta tutmak, bir müddet riyazet vermek ve birkaç gün bir köşeye hapsetmek gibi cezalarla hâlini tashih etmeyenler olursa semahanede türbe önünde “peymânçe”ye durdurulur, matbahta duran “çelik” denilen bir değnekle küstahın arkasına -maksat dövmek değil ikaz olduğundan- canı acıtmamaya çalışılarak, dokuz veya on sekiz defa vurulur.

Lüzumu halinde daha şiddetli bir ceza, Kazancı Dede tarafından, “küstâh”ın başından sikkesi alınmak ve hırkası çıkarılmak suretiyle verilir, bu hal on sekiz gün sürer. Arakıyye ile kalan derviş, on sekiz günün sonunda cezayı uygulayan dede ile birlikte şeyhin önünde diz çöker, şeyh de bir takım ikaz ve tenbihlerde bulunduktan sonra suçlunun sikke ve hırkasını yeniden tekbirleyerek geri verir.

*Semâzen olmak isteyen dervişler, bir taraftan ham geldikleri dergâhın matbahındaki ocakta pişip yanarken, diğer taraftan mahzunca boyunlarını bükerek ötelerdeki hakikatlere kanat çırpmak, Hak'tan aldıklarını halka dağıtmak iştiyakıyla semâ eğitimi alırlar.

Semâzenin sol ayağına “direk”, sağ ayağına “çark” denir. Başlanğıçta talimler esnasında on sekiz çark atılır. Çarkın -her birinde Allah ism-i şerîfinin içten söylendiği- dokuzun katları olan 360-180-90 derecelik (tam-yarım-çeyrek) çeşitleri vardır.

*Şeyh Efendinin “Tennûreye salâ” izniyle başlayan ve meleklerin kanat çırpmasını andıran mukâbelede on sekiz semâzenin bulunması tercih edilir, bu mümkün değilse yarısı olan dokuz semâzenle yetinilir.

*Konya Mevlânâ Dergâhında; Dervişan kapısından sonra iki küçük kubbeli geçiş mekânının sağında (güneyinde) dört; solunda (kuzeyinde) sekiz, takiben (doğuya doğru) altı olmak üzere on sekiz “Derviş Hücresi” mevcuttur.

*Bir çeşme düşünün ki, vahdet-kesret-vahdet öğretisi sembolize edilsin, fayda ve estetik bir arada düşünülsün, serçeler ve güvercinler serinleyip su içsinler, kurnalarından dökülen suyun sesi kulaklara hoş nağmeler halinde ulaşsın. İşte Mevlânâ Dergâhı'nın bahçesinde bulunan ve adını cennetteki çeşmelerin birinden alan bu Selsebil'de, yukarıdan aşağıya doğru 1-2-3-2-1 tertibinde suyun dağılıp toplandığı dokuz çanak bulunmaktadır.

*Hz. Mevlânâ Karaman'da bulundukları sırada, babasının tavsiyesiyle asil bir zât olan Semerkandlı Hoca Şerafeddin Lala'nın huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Banu ile 1225 yılında on sekiz yaşında evlenir.

*Edebiyatımızda önemli bir yeri olan tarih düşürme geleneği doğum, vefat, savaş, düğün, imar gibi çeşitli sebeplerle gerçekleştirilir. Pek çok usûlü bulunan tarih düşürmelerde, özellikle Mevlevî şâirler Nezr-i Mevlânâ'nın ilâvesi veya eksiltilmesi yoluyla ta'miye (tarih tamamlama) yoluna gitmişlerdir. “Nezr-i Mevlânâ ile” denince tarihe on sekiz ilâve edileceği, “Nezr-i Mevlânâ çıkıp” ifadesinden de on sekiz eksiltileceği anlaşılır.

*Tahirü'l-Mevlevî'nin on dört cilt halinde eksik yayınlanan Mesnevî Şerhi'ne talebesi Şefik Can tarafından bir vefa örneği ve cemile olmak üzere dört ciltlik bir ilâve yapılır, bu suretle şerh, hoş bir tevafukla on sekiz ciltte tamamlanır.

Gönül hastalıklarının şifa bulduğu, noksanların tamamlandığı Mevlânâ Dergâhının kapısının önünde boyun bükerek: “Ey kapılar açan Allahım, bana da hayırlı kapılar aç.” Niyazında bulunanlara:

Gayrı biz olduk deyü zannetmesin ashâb-ı kâl

Cûylar kim vardılar deryâya hâmûş oldular
beyti gereğince, nice coşkun ırmakların denize ulaşınca susuverdiklerini hatırlatmak suretiyle söz ehlini, “gayrı biz olduk” zannına kapılmamaları için uyaran;

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
beytiyle, âlemin özü ve yaratılmışların gözbebeği olan insana, zâtına hoş bakmasını öğütleyen ve nihâyet onu;

Bir şu'lesi var ki şem'-i cânın

Fânûsuna sığmaz âsumânın
hikmetli söyleyişiyle de cân mumunun şu'lesini âsumânın fânusuna sığmayan hâle getiren; hakiki aşkın mahzarı, muhabbet sırrının mahremi Mevlevî mürşidlerine aşk olsun…

Dünyayı şereflendirmelerinin 800. yılında,

Ey vâkıf-ı râz-ı aşk olan ârif-i cân

Ney gibi seninle bî-zebân söyleşelim

Aşkın sırlarına vâkıf olan cân ârifini, seninle ney gibi, konuşmadan söyleşelim, sırrına erdiren Hz. Mevlânâ'yı rahmet, şükran ve minnetle anıyoruz.

Aşk ve niyâz ile…

 

NOT: Bu yazı daha önce Konya Büyükşehir Belediyesi'nin 2007'de çıkarmış olduğu “BİŞNEV Mesnevî'nin ilk on sekiz Beyti” Kitabında yayınlanmıştır.

 

KAYNAKLAR
A. Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1963.
A. Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1977.
A.Halet Çelebi, Bütün Yazıları (Haz. Hakan Sazyek), YKY, İstanbul, 2004.
Erdoğan Erol, Mevlânâ'nın Hayatı, Eserleri ve Mevlânâ Müzesi, Konya, 2004.
Esad Coşan, Makâlât Hacı Bektâş Veli, Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser, Ankara, 1996.
Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Anka Yayınları, İstanbul, 2005.
H. Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001.
Hacı Feyzullah, Mevlevî Âyîninde Mânevî İşâretler, Meram Belediyesi Kültür Yayınları, Konya, 2005.
Halit Özdüzen, Tasavvuf Yolcusu Tarikatlar ve Alevilik, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2006.
İ. Pala, Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yayınları, Ankara.
Konya'dan Dünya'ya Mevlânâ ve Mevlevîlik, Karatay Belediyesi Yayınları, Konya, 2002.
Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî İnsanlığın Aynası, Konya Büyükşehir Belediyesi, Konya, 2004.
Ney'e Dâir, T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Konya, 2006.
Safer Baba, Tasavvuf Terimleri, Heten Keten Yayınları, İstanbul, 1998.
Seçkin Bir Peygamber Vârisi Mevlâna, Rehber Yayınları, 2006.
Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV Yayınları, İstanbul, 2004.
Şener Demirel, Dinle Neyden, Araştırma Yayınları, Ankara, 2005.

Yazar: Mustafa Çıpan
http://akademik.semazen.net/ sitesinden 17.07.2024 tarihinde yazdırılmıştır.

Aşık Yaşar Reyhani - Kime Arzedeyim

 


Kime arzedeyim ben bu halimi
Ya ilahi yandım avrat elinden
Yıllarca sürdürdüm kalmakalımı
Ya ilahi yandım avrat elinden

Yağ yerine ciğerimi eritti
Beni haktan hakikatten farıttı
Üç oğlumu dört kızım çürüttü
Ya ilahi yandım avrat elinden

Mana okur iken uzandı yattı
Bütün eserimi çöplüğe attı
Sırlarımı komşulara anlattı
Ya ilahi yandım avrat elinden

17 Temmuz, 2024

Fuzuli - Gazel (Mende Mecnun’dan füzûn âşıklık isti’dadı var)

 


Mende Mecnun’dan füzûn âşıklık isti’dadı var
Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var
N’ola kan dökmekte mâhir olsa çeşmim merdümü
Nutfe-i kâbildurur gamzen kimi üstâdı var
Kıl tefâhur kim senin hem var men tek âşıkın
Leyli’nin Mecnûn’u Şîrîn’in eğer Ferhâd’ı var
Ehl-i temkînem meni benzetme ey gül bülbüle
Derde yok sabrı onun her lâhza bin feryâdı var
Öyle bedhâlim ki ahvâlim görende şâd olur
Her kimin kim devr cevrinden dil-i nâşâdı var
Gezme ey gönlüm kuşu gâfil fezâ-yı aşkta
Kim bu sahrânın güzergâhında çok sayyâdı var
Ey Fuzûlî aşk men’in kılma nâsihten kabûl
Akl tedbîridir ol sanma ki bir bünyâdı var
(Fâilâtûn Fâilâtûn Fâilâtûn Fâilün)




Ana baba gibi emeği vardır
Ağızdır, lisandır, dildir öğretmen
Sevgisi, şefkati insana yardır
Vücuttur kanattır koldur öğretmen

Talebe okulun yeşil fidanı
Yanan bir ocağın sönmez dumanı
Öğretmendir yaraların dermanı
Arıdır, kovandır, baldır öğretmen

Öğretmendir bize gösteren yolu
Odur talebenin kanadı kolu
Öğretmen hazinedir, doludur dolu
Yapraktır, ağaçtır, daldır öğretmen

Öğretmendir fabrikanın temeli
Öğretmendir bütün dünyanın dili
Bütün insanlara uzanır eli
Bize ışık tutan yoldur öğretmen

Öğretmendir ışık veren dünyaya
Öğretmendir bizi götüren aya
Öğretmenin ilmi benzer deryaya
Irmaktır denizdir göldür öğretmen

Sende yetişmiştir nice paşalar
Öğretmensiz açılır mı kapılar
Temelinden sağlam olan yapılar
Çobanoğlu der ki güldür öğretmen

Osman Çeviksoy - Erkekler de Ağlar