Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Türk Edebiyatı: Avrupa Tesirinde Türk Edebiyatı etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Tevfik Fikret - Doksan Beşe Doğru

Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler; Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi! Kanun diye topraklara sürtündü cebinler; Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi... Bihude figanlar yine, bihude eninler.

Abdülhak Hamit Tarhan - Bir Şairin Hezeyanı

Merhaba ey harap makbereler, Sâfiline küşâde pencereler! Nezdinizde karârı pek severim. Bence hep şi’rdir bu meşcereler, Şu bayırlar, harabeler, dereler. Bu esen rüzgârı pek severim. Bahrdan levhime gelir safvet, Safvet-i lehv o en güzel sanat. Ebrden kalbime iner rikkat, Rikkat-i kalb, o en büyük hikmet. Bu hazan u baharı pek severim. Fikrimi âsmân eder terfi’, Şi’rimi ahterân eder tarsi; Her kim eylerse eylesin teşni’, Bana lâzım değil beyan u bedi! Köydeki çeşmesârı pek severim. Dilemem şeyh u şâbdan irşâd, Encümenden hiç istemem imdâd, Bana üstâd-ı Sun’dur üstad, Bunu cehlimden eyle istişhâd. Cehl ile iftiharı pek severim. Servden istikamet öğrendim, Senge baktım metânet öğrendim, Sâyelerden himâyet öğrendim. Âkıbet bir muhabbet öğrendim. Ben bu nakş u nigârı pek severim. Müteharrik çemen belâgatten, Dem urur tâirân fasâhattan, Gonca bir ders açar letâfetten, Beni âgâh eder selâsetten. Reviş-i cûybârı pek severim. Yetişir âsmân önümde kitab, Bana mekteb gelir şu penbe sehâb. Encüme...

Abdülhak Hamit Tarhan - Makber

İLK TAB’A MUKADDİME BİRKAÇ PERİŞAN SÖZ “Makber” -ki asar-ı mevcudemin en ahiridir- fena bulmuş bir vücudun bekası için yapıldı. Makabirde mündemiç olan maalî-i şi’riyyeden “Makber”de bir eser bulunmadığını bilirim. “Makber” bir feryat-ı tahassürü şamildir ki hiçliğe müstenit olduğu için mütalaasından hasıl olacak netice de hiçtir; lakin bence bir şeydir.

Abdülhak Hâmid Tarhan - Elvedâ Diyemedik

Yıldızsız bir geceydi Bir dağ çiçeği gibi şimdiden hasretteydim Sürgündüm çok uzaklardaydım, Ve gözlerindi sürgün sebebim.. Çok çabuk çekildin hayatımdan Kaderle el eleydin, Bense kederle sarhoş... Yarım kalmıştı hikayemiz Göçmen kuşları gibi gelip geçtin bu şehirden Belkide hayatımdan Duymadın haykırışımı, acılarımı, Benimsin sanmıştım uçtun avuçlarımdan Tutamadım, gitmede diyemedim Olamadın bir yıldızın kayışı kadar hayatımda Zaman çok kısaydı bizim için Yetmedi gözlerimizden yaşı silecek kadar Nede elveda diyebilecek kadar...

Oyhan Hasan Bıldırki - Niçin Haşim?

Son asır Türk Edebiyatı; Tanzimat döneminden sonra (1839) çeşitli devrelerden geçerek, evrensel bir soluğa erişebilmek için, Avrupa’ya özellikle Fransız Edebiyatı’na yöneldi. Aydınlar arasında, Osmanlı sarayının himayesi altında gelişen, Necati Bey, Baki, Fuzulî, Nedim ve Şeyh Galip gibi büyük ustalar yetiştiren Divan Edebiyatı, sınırlı bir edebiyat anlayışına sahipti. İslamî tesirler altında gelişen bu edebiyat, belli şekiller ve türler dışına çıkamıyordu. Ayrıca Osmanlıca ile yazılması, bu edebiyat anlayışının ve zevkinin halk tarafından anlaşılmamasına yol açmıştı. Daha çok halka inmek, 1839 Tanzimat Fermanı’nın getirdiği hürriyet havasından faydalanarak, halka bir şeyler vermek isteyen Tanzimat aydınları, haklı olarak Divan Edebiyatı’na karşı harekete geçtiler ve bu sınırlı edebiyat anlayışını yıktılar. Avrupa’dan yeni nazım şekilleri, yeni edebiyat türleri getirerek, Türk Edebiyatı’na bir genişlik verdiler. Şairler ve yazarlar yavaş yavaş dilin sadeleşmesine çalıştılar. Fakat iste...

Oyhan Hasan Bıldırki - Haşim'in Şiir Görüşleri

Son asır Türk Edebiyatı, devrin sosyal çalkantıları ve patlamaları içerisinde kuru bir didaktizme yönelirken, daha çok aktüel ve sosyal konular içinde bocalar, çeşitli ideolojiler emrine girerken, halis [1] şiiri arayan, bulan; bu sihirli âlemler ve büyüleyici duygular şairinin şiir görüşleri üzerinde durmak, onun dünyasına girebilmek için faydalı olacaktır. İstanbul’da Darülfünun’a devam eden bazı gençler, Yahya Kemal’in çevresinde toplanarak, onunla edebiyat üzerine konuşmalar ve tartışmalar yapıyorlardı. Fransız edebiyatıyla yakından ilgilenen, yeni akımları izleyen Haşim de bu toplantılara katılıyordu. Neticede bu mütevazı [2] topluluk bir dergi çıkarmaya karar vermiş ve böylece Dergâh Mecmuası kurulmuştu. Dergâh’ın 15 Nisan 1921 tarihli sayısında; Yorgun gözümün halkalarında Güller gibi fecr [3] oldu nümâyân [4] , Güller gibi… Sonsuz, iri güller, Güller ki kamıştan daha nâlân [5] , Gün doğdu yazık arkalarında! diye başlayan Haşim’in “Bir Günün Sonunda Arzu” şiiri yayınlanmış, b...

Fecr-i Âti Edebiyatı ve Özellikleri

Fecr-i Âti, Servet-i Fünun sonrası boşluğu doldurmak isteyen gençlerin (Yakup Kadri, Fuat Köprülü, Ahmet Haşim, Aka Gündüz, Ali Canip, Celal Sahir, Refik Halit … ) Mart 1909’da, "Sanat, şahsi ve muhteremdir." anlayışıyla Hilal gazetesi matbaasında toplanıp oluşturduğu topluluktur. Birçok tenkitçinin, hatta bizzat mensuplarının da bir edebiyat akımı veya edebiyat grubu olarak kabul etmediği Fecr-i Âtî, II. Meşrutiyet sonrası ortaya dökülen çoğu siyasî nitelikte ve sanat endişesinden mahrum edebiyat mahsullerine tepki olarak doğmuş kısa ömürlü bir edebî topluluğun adıdır.

Namık Kemal - Vaveyla

Nevha 1 Feminin rengi aksedip tenine Yeni açmış güle misâl olmuş İn'itâfiyle bak! Ne âl olmuş! Serv-i sîmin safâlı gerdenine O letafetle ol nihal-i revan Giriyor göz yumunca rü'yama Benziyor aynı, kendi hülyama. Bu tasavvur dokundu sevdama Ah böyle gezer mi canan? Gül değil arkasında kanlı kefen Sen misin, sen misin garib vatan! Nevha 2 Bu güzellikte, hiç bu çağında Yakışır mıydı boynuna o kefen? Cisminin her mesâmı yâre iken Tuttun evladını kucağında Sen gidersen bizi kalır sanma Şühedan oldu mevt ile handan Sağ kalanlar durur mu hiç giryan? Tende yaştan ziyadedir al kan Söyleyen söylesin sen aldanma! Sen gidersen bütün helâk oluruz Koynuna can atar da hâk oluruz Nevha 3 Git vatan! Kâbe’de siyaha bürün Bir kolun Ravza-i Nebi'ye uzat Birini Kerbela’da Meşhed’e at Kâinatta o hey’etinle görün! Bu temaşaya Hak da âşık olur Göze bir âlem eyliyor izhar Ki cihandan büyük letafeti var O letafet olunsa ger inkâr Mezhebimce demek muvafık olur Aç vatan göğsünü İlah’ına aç! Şühedanı ç...

Tanzimat Edebiyatı

Üç kıta üzerinde yüzlerce yıl köklü bir medeniyet kuran Osmanlı Devleti, dünyadaki değişimi kavrayamamış, büyük devlet olma sarhoşluğu ile bilim ve teknolojideki yenilikleri görememiş, siyasi, askeri ve ekonomik  gücünü kaybetmiş XIX. Yüzyılda büyük devletlerin saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştır. 

Süleyman Nazif - Dâd Bir Feryâd İki

(18 Kânun-ı evvel 1324/1908, nr.133) İstanbul’un cihangir olan şöhret-i letafetine meclûb olarak dünyanın bilmem hangi aktar-ı ba‘îdesinden gelen bir seyyah – hususiyle tarik-i vürûdu Rumeli şimendiferi ise- ilk nazarda, il hatvede bir haybet-i nefret-memzûca düçar olur gözüne bakan her hane bir sefalet-gede, her sokak muzayyık, murdar ve muavvic, hele kaldırımlı, kaldırımsız o yollar dünya yüzünde ne kadar pislik varsa hepsinin birer mev‘id-i mâyi‘-mülakisidir. Tasavvurât-ı şairânesi eşyasından daha çok olan o seyyah, zavallı İstanbul’un bu medhalinden girerken bu pisliklere birer birer tükürür. Ve şehremanetine bittabi senahan olmayarak herhangi bir misafirhane-i nâ-pâke mevcudiyet-i teab-nâkini emanet eder. Bugüne kadar her felaketimizin olduğu gibi, İstanbul’umuzun sebeb-i yegane-i harabı dahi istibdat olduğuna hükmeder ve  susarlardı. Şimdi istibdat maddeten ve tamamen zail olmak şöyle dursun, hayal ve hatıratı bile hâkimiyet-i ümmetle efkâr-ı umumiyenin huzur-ı satvetinden ti...

Servet-i Fünûn (Edebiyat-ı Cedide) Şiiri ve Özellikleri

27 Mart  1891  tarihinde Ahmed İhsan tarafından kurulmuş olan Servet-i Fünun dergisinin başına Tevfik Fikret geçer ve bu dergi etrafında toplanan yazar ve şairlerin Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) adını verdikleri edebi akım daha çok derginin adıyla anılr. Servet-i Fünûn Edebiyat yazar ve şairleri, Abdülhak Hamit‘in şekilde yaptığı yeniliği daha da genişletirler Fransız şiirinden “sone” ve “terzarima” gibi nazım türlerini alırlar. Müstezad (serbest nazım)ı, yaygın ölçüde kullanırlar. Kalıplaşmış vezinlerin dışına çıkarlar.

Namık Kemal - Murabba

Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi, Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi; İnledikçe eleminden vatanın her nefesi, Gelin imdada diyor, bak budur Allah sesi! Bize gayret yakışır merhamet Allah'ındır; Hükm-i âtî ne fakîrin ne şehinşâhındır; Dinle feryadını kim terceme-i âhındır İnledikçe bak ne diyor vatanın her nefesi... Mahv eder kendini bülbül bile hürriyet içün; Çekilir mi bu belâ âlem-i pür mihnet içün? Dîn içün, devlet içün, can çekişen millet içün, Azme hâil mi olurmuş bu çürük ten kafesi? Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen, ben, Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen; Dest-i a'dâdayız Allah içün ey ehl-i vatan; Yetişir terk edelim gayrı hevâ vü hevesi! ...

Ahmet Haşim - Güvercin

Genç şairler, parmak hesabıyla mâni düzmeye başlayalı; bazı müteceddidler, Türk sazını değnekle idare etmeye  kalkışalı; mimarlarımız arasında da ne isimle yâd  edeceğimizi bilmediğimiz ma’hûd medrese mimarisi tamim etmeye başladı. Softanın başından çıkardığı sarığı andıran taş kubbeler, tıpkı mantarlar gibi Türk seması altında yer yer bitmeye başladı. Otel, banka, mektep, iskele, şimdi dışardan minaresi ve içerden minberi eksik birer cami karikatürüdür. Bu tarz inşa usulüne mimarlarımız, “Türk mimarisi” diyorlar. Hakikaten bu çirkin taş yığınları Türk mimarisi midir? O halde güvercinler niye bu mimariyi bir türlü sevmiyorlar? Çini gibi, şark mimarisinin mütemmimi olan güvercinler, semanın her köşesinden üşüşerek, kubbe ve minare olan yerlerde küme halinde toplanırlar. “Sinan”ın en hakiki hayranları, şadırvanlar etrafında, fıskiye serpintileri ve su kavs-i küzehleri içinde oynaşan bu lacivert kanatlardır. Hâlbuki güvercinler, ne ecnebi banka binalarının sahte araba s...

Şinasi - Münâcaat

Hak Teâlâ azamet âleminin pâdişehi Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi Hâsdır Zât-ı İlâhisine mülk-i ezelî Bî-hudûd anda olan kevkebe-i lem-yezeli Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyâdı Dolu boş cümle yed-i kudretinin îcâdı İzzet ü şânını takdis kılar cümle melek Eğilir secde eder pîş-i celâlinde felek Emri vech üzre yer eyler gece gündüz hareket Değişir tâzelenir mevsim-i feyz ü bereket Pertev-i rahmetinin lem'asıdır ayla güneş Tâb-ı hışmından alır alsa cehennem âteş Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar Anların şûlesi gök kubbesini yaldızlar Kimi sâbit kimi seyyar be-takdîr-i Kadîr Tanrı'nın varlığına her biri bürhân-ı münîr Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile Göremez zâtını mahlûkunun âdî nazarı Hisseder nûrunu amma ki basiret basan  Vahdet-i zâtına aklımca şehâdet lâzım Can ü gönlümle münâcât ü ibâdet lâzım Neş'e-i şevk ile âyâtına tapmak dilerim Anla var Hâlik'ima gayri ne yapmak dilerim  Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâ...

Ahmet Haşim - Yollar

Bir lamba hüznîyle Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi; Söndü göllerde aks-i girye-veşi [1] Gecenin âvdet-i sükûniyle   Yollar Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî, Yollar Hep birer hatt-ı pür sükût oldu Akşamın sine-i gubârında [2] .   Onlar Hangi bir belde-i hayâle gider, Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi?   Meftûr [3] Ve muhterîz [4]  yine bir nefha-i hayâl esiyor; Bu nefha [5]  dalları bîtab ü bîmecâl uyutur. Sonra eyler kiyâh [6] ı nâlende [7] , Sonra âgûş [8] -u ufk içinde ölür… Ey kalb! Seni öldürmesin bir sâye-i şeb [9] , İşte bir dest-i sâhir [10]  ü mahfî [11] Sana nûr-ı nücûm [12] u indirdi.   Kuruldu işte, mesâfât içinde, lâl-i mesâ [13] Bütün meâbid [14] -i hiss ü meâbid-i hulyâ Bütün meâbid-i mechule-i ümmîd-i beşer… Gurûb içinde bir eşkâl-i bîhudud-ı zehep [15] Zücâc-ı san’at [16]  ü fikretle yükselirler hep; Büyük denizlere benzer eteklerinde sükût, Sükût-ı namütenâhi, sükût-ı namahdût, Sükût-ı afv-ı emel… Bir el Derîçelerde [17]  b...