Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hikayeler etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Ömer Seyfeddin - Hâtifden Bir Sadâ

Mahallenin yeni yetişen gençleri, Hacı İmadeddin Efendi'nin yalnız ismini bilirlerdi. İçlerinde daha yüzünü gören yoktu. Orta yaşlılara gelince, yirmi sene evvel hac dönüşünde yeşile boyanmış kapısından girerken bir defacık onu görebilmişlerdi. Geveze ihtiyarlar, kahvede, sokakta, mescitte, gece toplanmalarında, hayal meyal tanıdıkları çocukluk arkadaşlarının faziletlerini, sofuluğunu anlata anlata bitiremezlerdi. Namı civarda "Kuddise sırrahu" (Allah sırrını mübarek eylesin) diye anılan bu zat, hakikaten canlı bir evliya gibiydi. Geçmiş takva asırlarından âhir zamanın bu günlerine nasılsa kalmış bir zahit sanılırdı. Bu fani dünyadan elini ayağını tamamıyla çekmişti. Yıllar vardı ki, dışarı çıkmak değil hatta evinin ikinci katına bile inmiyordu... En yukarıda sokak üstüne küçük bir odanın içinde gece gündüz, sabah akşam ibadetten başını kaldırmazdı. Yatağı, yerdeki kuru seccadesi; yorganı, sırtındaki eski abasıydı. Pencerelerinin kafesleriyle perdeleri daima inikti. Bu sa...

Ömer Seyfeddin - Mermer Tezgâh (Hikaye)

Câbi Efendi, öyle her ihtiyar gibi, sabahtan akşama kadar evinde pineklemezdi. Sonuçta yine ciddi bir işe elini sürmez, "Yiyeceğim var, içeceğim var! İş benim neme gerek?" derdi. Ama her sabah, güneş doğmadan kendini sokağa atardı. Yegâne merakı dünyanın işlerini araştırmaktı. "Okur, yazar" güruhundandı. Fakat bu faziletini hiç kullanmıyordu. Kütüphanelerin önünden geçerken kendini tutamaz: "İşte cahillerin akıl ambarı!" diye gülümserdi. Onun fikrince kitaplar hakikatin üstürte gelişigüzel yığılmış birtakım zarif, süslü, kıymetli kerpiçlerdi. Bu kerpiçleri toplayıp bir tarafa atmayan, mümkün değil, hakikati göremezdi. Hakikat kitapta değil, hayatın kendisindeydi. Kitaba inanan esir olur, zihni katılaşır, kafası kerpiçleşirdi. Hâlbuki ancak... Her gün değişen, hiçbir kavramın dar çerçevesine sığmayan hayat okumaya lâyıktı. Hayatın her adımında binlerce gariplik, binlerce sır... Binlerce dalavere gizliydi. İlim, hikmet, kültür, felsefe, anlayış hep hayatın i...

Ömer Seyfeddin - Keramet (Hikaye)

Yangın yarım saatten beri devam ediyordu. Fakat mahallenin ahalisi iki ev sonra söneceğine inanıyorlardı. Çünkü mübarek bir insanın türbesi vardı. Mümkün değil, o tutuşmazdı! Şiddetli bir kıble rüzgârı esiyor; alevleri, kıvılcımları saçan tahta parçalarını, türbenin üzerine, türbenin altındaki evlerin çatılarına fırlatıyordu. İtfaiye bölüğü, tulumbalar son gayretierini sarf ediyorlardı. Polisler etrafı ablukaya almışlar, kaçırılan eşyanın yağmasına meydan vermiyorlardı. Çiroz Ahmet, etrafına bir göz gezdirdi. Bu, kaşarlanmış bir külhanbeyi idi. Ona göre yangın demek vurgun demekti. Ama mahalle çok fakirdi. Biliyordu ki, şu yanan zavallı kulübeciklerin içinde yatak yorgandan başka bir şey yoktu. Hâlbuki vurgunda âdet "yükte hafif, pahada ağır şeyler"i bulmaktı. "Allah belasını versin! Faydasız yangın!" diye başım balladı. Ahali türbenin önüne toplanmıştı. — Buraya gelince söner! diyorlardı. Çiroz Ahmet, yeşil boyalı türbenin penceresine sokuldu. Kör bir kandilin hafi...

Ömer Seyfeddin - Rüşvet (Hikaye)

Çarşı meydanının büyük çınar ağaçlan, yere düşen, gölgelerini alacalandırarak, fısıldıyorlardı. Kuvvetti bir rüzgâr esiyordu. Avukat Hacı Namık Efendi, kâğıtlarım uçmasın diye, zümrüt bir kameriyeye benzeyen küçük dükkânının camlarını indirdi. Sonra gitti, açık kapıyı iterken heybesi omzunda, semerli atının yuları elinde, sarıklı, kısa boylu, yuvarlak bir köylünün yaklaştığını gördü: — Merhaba Ali Hoca, dedi, böyle vakitsiz ne anyorsun burada? Daha pazara iki gün var... Köylü, siyah— sivri iki noktaya benzeyen minimini gözlerini daha ziyade küçülterek: — Aleyküm selam, efendi! Belaya düştüm. Bir dava için geliyorum... diye başım salladı. — Ey, gel, biraz konuşalım bakalım. — Konuşalım. — Derdini anlat bakayım. — Senden başka zaten kime anlatacağım? Atının yularını peykenin destek direğine bağladı. Küçük dükkâna girdi. Ceviz yazıhanenin sağındaki hasırlı alçak sedire oturdu. Heybesini yanına koydu. Namık Efendi'nin uzattığı tabakadan cıgara sararken davasını anlattı. Hasmı, köyün mu...

Ömer Seyfeddin - Kurumuş Ağaçlar (Hikaye)

Deli Murat, memleketin en azılı bir derebeyi idi! Fakat yaşlandıkça aklı başına geldi. İyinin, kötünün farkına varmaya başladı. Artık en küçük bir fenalık bile onun vicdanında sönmez bir azap cehennemi tutuşturuyordu. Elli yaşına girmişti. Hacca gitmek niyetindeydi. Lâkin hangi yüzle?.. Uzun kış geceleri, vahşî bir saraya benzeyen kulesinin tenha odasında, ocağın alevlerine dalarak yaptıklarını düşünürdü. Tam otuz sene... Etmediği kalmamıştı. Soyduğu kervanları, kaldırdığı kızları, vurduğu postaları, yaktığı köyleri, yıktığı hanları, bastığı şehirleri hep birden hatırladı. Hele öldürdüğü insanlar... Bunları unutabilmek imkânı yoktu. Gerçi çoğunu kendi canını kurtarmak için öldürmüştü. Fakat ne olursa olsun, yine kandı! Evet, kırk kan!... Bir gece sabaha kadar uyuyamadı. Daha şafak sökmeden atlarını hazırlattı. Kasabaya doludizgin koştu. Sabah namazını henüz bitiren Karababa'yı seccadesinde buldu. Bu Şeyh, devrinin en büyük erenlerindendi. Tekkesi ümitsizlerin mâbediydi. Deli Murat...

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaderci

Temiz giyinirdi. Derbederlikten hiç hoşlanmazdı ve yakasına daima bir papatya takardı. Bütün inancı, aşkı, hemen her şeyi, o yakasına taktığı bir tek papatyasıydı. "Bununla" diyordu. "Tanrı'ya daha çok yaklaştığımı hissediyorum." Dünyanın girdisine çıktısına pek aldırmazdı. Sanki her şeye karşı kayıtsızdı ama, "insan"ı çok severdi. Sıkıntılarımızı önceden sezerdi. Onun aramıza dönüşü, bir bayram havası yaratırdı üzerimizde. Onunla, mutluluğa daha yakın olurduk. Sağ gözüm seğirmeye başladı. Onun geliş zamanlarında hep seğirirdi zaten... Güneşe baktım, hüzünlüydü. Martılar, bir başka ötüşüyordu bu sabah. Boğaz'da gemiler; bir gelip bir gidiyorlardı. O, bize; "İnsanları seviniz." demişti. Sevmeye çalışıyordum ama, sevemiyordum bir türlü. Görünüşte kolaydı bu iş... Her sabah, telâşla işlerine koşarlardı. Kimi; akşam evine döner, kimi boş verirdi. Gider bir meyhanede zıkkımlanırdı. Ötede çoluğunu, çocuğunu düşünmezdi. Oysa, o gelecek bugün. Ka...

Ötkir Haşimov - Teselli

Mezarlık gayet sessiz. Yalnız, patikanın iki yanında saf tutmuş kavaklar, mezarın üstüne başlarını eğmiş çocuklar gibi analarına huzur dileyip ninniler söylüyorlardı. Onların kederli fısıltıları, Kur’an okuyan hafızların seslerine karışıp yürek burkan bir ahenge dönüşüyordu. Beyaz cüppe giymiş, kırçıl sakalı kendisine yakışan mezarcı Fatiha okuyup ayağa kalktı: —   Tamam, evladım, tamam! Böyle yaparsan kendini mahvedeceksin. Dünyanın işleri böyledir. Çaresi nerde? Dedikten sonra bir müddet sessiz kaldı ve devam etti: —   Sevgili valideniz gerçekten Allah’ın sevgili kuluymuş. Yatalak olup kalmadı, kimseye yük olmadı. Böyle rahat ölüm herkese nasip olmaz. Daha nemi kurumamış şu toprağa bakıp düşünüyorum. Muhtemelen öyledir. Annem bu dünyada elindekiyle yetinmesini bilen bir insan gibi yaşardı. Hiç kimseyle, hiçbir şey için tartışmazdı. Belki tabiatın en acımasız elçisi olan ölümle de pazarlık etmeyi istememiştir. Belki de… Yaşlı adam düşünceli bir tavırla: —   Gör...

Nebican Baki - Râhile (Yer ile Gök Arasında Yüz Yıl Saklanan Bir Aşk Hikayesi / Uzun Hikaye)

Hurşide’ye ithaf ediyorum ... "Işk mülkide gedâ yu şâh bir Deyr içide rehber u gümrâh bir Işk arâ derd ü belâdın özge yok Zulm ü bîdâd ü cefâdın özge yok" (Aşk yurdunda köle ile şah eşittir. / İnsanların dünyasında ise yol gösterici ile yolunu şaşıranlar bir tutulur. / Aşk sahrasında dert ve belâdan başka bir şey yok. / Zulüm, eziyet ve cefadan başka bir şey yok.) (Ali Şir Nevâî'nin “Lisânü't Tayr” eserindeki Şeyh Senân hikâyesinden) Sadreddin Aynî'den: “Orta Asya'nın başka yerlerindeki medreselerde olduğu gibi Buhara medreselerinin binalarının da asıl yapı malzemesi pişmiş tuğladır. İki katlı veya tek katlı binalardır. Biz onların örneklerini şimdiki Buhara, Semerkand, Taşkent ve başka şehirlerde görmekteyiz.

Oyhan Hasan Bıldırki - Şiir'im, Nerde Kaldın Güvencinim?

Şehit öğretmenlerimiz için         Yağmur, bütün gece yağdı.         Akşam alacasıyla birlikte çisem çisem başladı, gecenin ortasında şimşeklerin ve gök gürültülerinin arasında bütün haşmetiyle çıkıp geldi.         Ne yağmur, ne yağmur?

Ali Şir İbadinov - Bir Damla Yaş (Hikaye)

               — Herkesin gelini öğle arasında oturup nakış işler,   benim gelinimin gözü kitapta. “Âlime” [1] işte.                 Kurban ninenin merhum için verilen yemekte, büyük küçük herkese işittirerek ama ona laf dokundurarak konuştukları Sabire teyzenin gücüne gitti. Etrafında oturan bir iki yaşlı kadın ağzını kapattılar. Komşusu Feyziye Hanım onun sizine elini koyup:                 —Boş ver, sesini çıkarma, dedi.                 Sabire teyze ağzını açmadı. Yemekten sonra elinde bohçayla hımsının evine gitti:                 —Hısım. Bakın, siz gelin görmüş kadınsınız. Ben şu genç, bir şey bilmeyen kızımı size emanet ettim ki bilm...

Ötkir Haşimov - Aydınlık Geceler

            Ne zaman çocukluğumu hatırlasam aklıma ılık yaz geceleri gelir. Avlumuzda bir badem ağacı vardı. Baharın gelmesiyle birlikte çiçek açardı ama hiç meyve vermezdi. Annem: “Badem yalnız olduğu için meyve vermiyor” diye anlatırdı. O bademin alt tarafında bir seki vardı. Gün batarken annem avluya bolca su serperdi. Gün boyunca yakıcı güneşin altında ısınan toprağın kokusu, sekinin altındaki reyhanların kokusuna karışır, güzellik saçardı. Etraf sessizliğe bürünürdü. Sonra pırıl pırıl yıldızlarla dolan gökyüzünde incecik altın bir kaş gibi ay görünürdü. Annem ayakta, aya bakarak yavaşça fısıldardı: Ay anamız giyinmiş, Kanatları altın. Sübhanallah Rabbim size, Ömür veresin bize…   Böyle söyler ve başımı okşardı. Ay ana ise bu güzel şarkıyı yeniden işitmek ister gibi boşlukta durup beklerdi. Yıldızlar dalıp giden gözlerini bize dikmiş sevgiyle bakarken annem bana masal anlatırdı. Masalda, “taşların arasına girip ...

Murad Muhammed Dost - Kapının Önündeki Köpek

  Alaper, gece boyu uyumadı. Başını biraz kaldırmaya görsün, beyninde o tarif edilemez ağrı uyanıyor, “lok lok” vuruyor, kafatasını yarıp çıkacakmış gibi oluyordu. O, burnunu yere dayayıp yatarken ağrıya dayanamayıp ara sıra uluyordu. Seher vakti olmuştu. Alaper’in sol yağrısına bir köpek sineği iğnesini geçirdi. O, ayağını uzatıp sineğin iğnesini geçirdiği yeri kaşıdı. Yerinden kalkmaya çalıştı lakin bir ağrı göğsünü yakar gibi olup canını yaktı. Yan tarafa aktarılıp bir iki kez silkindi, sesi kesildi. O sırada nereden geldiği anlaşılamayan, henüz kuyruğu kesilmemiş bir köpek yavrusu gelip Alaper’in burnunu yalamaya başladı. Dili sıcaktı. Alaper biraz rahatlayıp inler gibi sesler çıkarmaya başladı. Çok geçmeden yavru köpeğin canı sıkılmış olmalı ki incecik kuyruğunu bacaklarına dolanarak, oynaklaya oynaklaya uzaklaştı. Sonra geriye dönüp baktı. Alaper’in ayaklarının ucundaki kemiği görüp yine geri döndü. Yavru köpek çok sevinmişti. Minnettarlığını göstermek için Alaper’in kuyruğ...