Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2024 Salı

Oyhan Hasan Bıldırki - Yalnızlık



ÖMRÜMDE SÜKUT


Çıngıraksız, rehbersiz deve kervanı nasıl,
İpekli mallarını kimseye göstermeden,
Sonu gelmez kumlara uzanırsa muttasıl,
Ömrüm öyle esrarlı geçecek ses vermeden.

Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika,
Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek.
Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka,
Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek.


Cahit Sıtkı TARANCI

     
      Can sıkıcı bir şey yalnızlık. Koca dünyada uçuk sarı, soluk bir renk. Yalnızlık, sevimsizlik… Yalnızlık, sevgisizlik… Yalnızlık hemen her şeye sırtını dönmek, bütün kapıları sımsıkı bir şekilde başkalarının yüzüne kapatmaktır.


      Bütün kapıları başkalarının yüzüne kapatan yalnızlık, hemen herkesin, arada bir bizim de kapımızı çalmaktan çekinmez. Boş bulunur; “Kim o?” bile demeden kapımızı aralarsak, yalnızlık içeri süzülür, en acımasız, hem de hiç çıkmayacak bir leke gibi yakamıza yapışır, konuğumuz olur.

20 Kasım 2024 Çarşamba

Oyhan Hasan Bıldırki - Sanata Sığınmak



    En iyisi, "sanata dönmek". Roman ve hikâyenin, doyumsuz güzellikler perisi şiirin, duygularımızı kabartan musikînin sıcaklığını, bu defa "yeni baştan" yaşamalıyız. Toplum olarak buna çok ihtiyacımız var. Aramızda çözülen sevgi ilmiklerini ancak bu şekilde bir çabanın sonucunda, bütün içtenliğiyle tekrar birbirine bağlayabiliriz.

      Yoksa?

      Farkındasınız umarım, yıkılışa, bütün cephelerde "çöküşe ve çözülüşe" doğru, doludizgin at koşturup gidiyoruz. Bereket, halkımız olgun. "Büyüklerimizin" ağzına da bakmıyorlar. Fakat gençlerimiz "toy". Onlara sıkıntı veren sebepleri, enine boyuna tartışmadan, getirisini götürüsünü hesaplamadan uygulamaya koymamız, "küçük kıpırdanışlar" başlatıyor. İstanbul ve Ankara gibi büyük üniversite şehirlerimizde, meydanlarda yeniden görmeye başladığımız "polis-gençlik" çatışmaları, "eski yangınları" akla getiriyor. Bu yangın, "kibrit çakmaya çalışanların" oyununa gelmeden, alınacak mantıklı tedbirlerle "derhâl"; söndürülmelidir. Zira benim ülkem dün, akılsızca yangınlardan çok çekti. Nice gençler, yarınlarımızın umut fidanları, yok yere budandı, harcandı. Genç hayatlar, ucuza satıldı. Tecrübe yerini, promosyona bıraktı. Kaybımız, Türkiye adına fatura edildi.

      İşte Türkiye, şimdi, bunun sancısını çekiyor. "Kaşarlanmış karıştırıcılar", yeni tezgâhlarda "ihânet" dokuyor. Ülkesini, milletini sevenlerin sayısı azaldı. Çıkar pazarının "kör alıcıları", her tarafta, yerden mantar biter gibi çoğaldı.

      Çoğaldı ya?

      Her derdin, bir "panzehir"i vardır. Berduş takımlarının arenası olan sokağı terk etmeliyiz. Sokak, çözüm değil. Sokak, hiçbir devirde, kendisini aşındıranlara da yâr olmamıştır. Sokağın sonunda, "kan, gözyaşı ve zindan" vardır. Darağaçlarında bir hiç uğruna "solmak" vardır. Sokak, tekin değil!

      "Zor"u yeniden yaşamak istiyorsak, anlattıklarım sivrisinek saz. Yok, karşı düşüncedeysek, "sanata sığınmalıyız". Okudukça, dinledikçe ne kadar "boş heves"lerin peşinde esir olduğumuzu göreceğiz. Direnişimiz, "köşe dönücü"lerin kârını katlamaktan başka doğru sonuçlara çıkmaz. Biz daha ne kadar, çıkmazlarda düğüm olacağız?

      Her şeyin ilâcı, sanat. Çok defa hiç beklemeden, bir kitabın kapağını açmalıyız. Yazarı, çizeri, içindekileri derken, bakmışsınız; "yepyeni bir dünyanın ufukları"nda kulaç atıyorsunuz. Üstelik romanlarda, hikâyelerde, şiirlerde ve melodilerde, pay sahipleri için de nice gerçekler var. Gizlenmiş olanı ortaya çıkarmak, yanlışa, yanılmaya düşmeden "başarmak" değil midir? Hem bugün başarıya, dünden daha fazla muhtacız. Çünkü görüyorsunuz, ülkemiz yine kayıpları oynamakta. Her kurumda, her kuruluşta, yüce, kutsal bildiğimiz bütün yerlerde "çirkef kazanları" kaynatılıyor. O kazanlarda pişmemek için, hasret kaldığımız sanata kucak açmalı, ona yeniden, bütün içtenliğimizle sımsıkı sarılmalı, sığınmalıyız.

      Görüyorsunuz; memleketimiz, dıştakilerle birlikte, içimizdeki "hain"lerin tezgâhı sonucu, sanki elden çıkarılacağı "dem"i bekliyor. Tezgâha gelmemek istiyorsak, ne olur yeniden, hep birlikte sanata sığınalım.

16 Kasım 2024 Cumartesi

Elif Yavaş - Notaların Büyülü Dünyası

 



     Söyleşi, röportaj havasında geçen edebî konuşma ve tartışma mekânları olur hani. Nazik davetleri reddetmeyen hanımefendi ve beyefendiler kalbimizi onurlandırır mütevazılıkla. Küçük kasabalarda, kazalarda ve köylük yerleşkelerde hayat sürenlerin hayalleri büyük olur kanatlarında. Ekmeğini yediğiniz iş ile sanat vazgeçilmez tutkuya dönüşür ve işinizle eviniz arasındaki dengeyi iyi kurmak gerek. Melankolik duyguların huşusunda flört eden edalı düşler, iç içe halka kurarak hayata işlenir de ikilem yaratır. Geçimimizi temin ettiğimiz meslek ile hobi faaliyetlerini “ev, iş, eş” arasında yansıtmamak gerek. Ev, iş ve eş terazisinde denge kurarak melodi oluşturur yaşam notalarımız.

10 Kasım 2024 Pazar

Oyhan Hasan Bıldırki - Şiir ve Şaire Dair

 

Atatürk, sanatı şöyle tanımlıyor:

“Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musîkî, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur.”

10 Ekim 2024 Perşembe

Elif Yavaş - Edebiyata Sesleniş


     Seni yazmak, seni yaşamakla bütünleşir hayat. Sükûtun vaveylasında, kelimelerle dans eder hayalim. Dileklerim dua vuslatı olur da kibri defeder kalbim. Aşkın ‘e’ hâlini yaşar edebî dünyam. İnancımın tam oluşu; ilahî aşk ile demlenir, kıvılcım bir (od)da od’un odunsu kokusunu sayıklar çam’sı kokular. Dilemma olur kimi serzenişler, sükûtun çığlığı oluverir hücrelerim. Uçtu uçacak kelebek misalidir ömrüm, acı yoğuran ellerim sevincin kanatlarını muştular. Sen olmasaydın olmazdı şiirler, edebiyatsız yetim kalırdı kütüphaneler. İçimdeki boşluk kıpırdanırken kuşluk vakti hoşluk var içimde. İlham sancıları göğsümü yağmalar, klavye tuşundan haz duyar dile gelen kelimeler. İnişli çıkışlı ruh hâlimde yükselir aşk merdiveni, ömür merdivenime vuslat mendili sallarcasına saklanır düşler. Kalbimde düğümlenen sevdamı mı merak etmektesin? Sanat ile edebiyatın aşkla tek vücut oluşunu mu gözlemektesin? İşini aşkla yapan bir insanın eline tutuşur harfler, hayalinin hayallerini takiptedir inleyen nağmeler. Gözbebeklerimiz kalbimize göz olurken, cam bakışlarımız da buğulu gözlerin dili oluverir.

23 Eylül 2024 Pazartesi

Osman Çeviksoy - Koşarak Yaşayan Adam: Yakup Ömeroğlu


Kuruluşundan bir süre sonra üyesi olduğum Türkiye Yazarlar Birliği’nin Genel Başkanıydı. Adını, çalışkanlığını duymuştum, ancak yüz yüze görüşmemiş, konuşmamıştık. Belki de cumartesi etkinlikleri dışında derneğe fazla uğramadığım için böyleydi. Onu, ilk kez derneğin 2006’da yapılan genel kurulunda uzunca bir süre dinleme imkânı buldum. Milli Kütüphane’nin büyük salonundaydık. Derneğin yeni yönetim kurulunu ve diğer kurullarını seçecektik. Sunucu tarafından sahneye davet edilen genç adamın soyadı dikkat çekiciydi. Üç kelimeden oluşuyor ve “deli” ile başlıyordu: Yakup Deliömeroğlu. Doğrusu ben soyadına ilk duyduğumda da hiç takılmamıştım. Anadolu’da mert, yiğit, cesur, gözü pek insanların “deli” diye anıldıklarını biliyordum. Dedem bunlardan biriydi. Mutlaka geçmişinde dedem gibi biri ya da birileri vardı ki böyle bir soyadı almışlardı. Yakup Deliömeroğlu, salonda hazır bulunanları selamladıktan sonra gösterişten uzak harika cümleler kurmaya başladı. Etkili, güzel konuşmasını, benimle birlikte eminim bütün salon büyük bir dikkatle dinledi. Kürsüden ayrılıp sahneden inerken herkes onu alkışladı, ben alkışlamadım. Çünkü son söyledikleriyle beni üzmüştü. 

Lütfü Şahsuvaroğlu - Son Konuşmamız


Yakup Deliömeroğlu kardeşimdi. Ömeroğlu yaptığında serzenişte bulunmuştum; "bize deli yürekler lâzım, niçin delilik gibi yüce ve akıncı bir makamı bıraktın" diye...

Özge Ömeroğlu - Selâm Babam

 

Selamların en güzeliyle selam. Dünya bir penceredir bakıp geçmeye diyor Mevlâna. Sen o pencereye öyle güzel baktın ki Orta Asya’daki toprakları çiçeklendirdin, oradaki kardeşlerimize umut oldun, bu topraklara nimet oldun, yaz oldun. Şimdi o pencere kapandı buralar kış oldu, bitmeyen bir ateş oldu, sensizlik çok güç oldu. 

Havva Ömeroğlu - Adanmış Bir Nefes


Sana hiçbir zaman “gitme” demedim. 

Biliyordum “Türk dünyası” deyince kalbinin başka attığını, oraların sana nefes olduğunu. 

Şimdi daha iyi anlıyorum. Bana bunu söyletmeyenin seninle ilgili plânları bulunduğunu. Meğer yapman gereken ne çok iş varmış ömür çizgisine sığdırmak için. 

Yesevi’nin şehri Türkistan’da başlayan evliliğimiz boyunca Türk Dünyası ile kurduğun bağın bir insanda, bir kitapta, bir dergide nasıl vücut bulduğuna şahitlik ettim.  

21 Eylül 2024 Cumartesi

Ârif Nihat Asya - Câhide'nin Eli



"Bingöl'ün Hepsor köyünde geceleyin bir evden, sussun diye dışarıya attıkları beş ya­şındaki Cahide'yi almaya gidince bulamadı­lar. Sabaha kadar aradılar.. 

Sabahleyin uzak­larda bir el bulundu."

G a z e t e l e r


Sokaklarında kurtlar gezen köy...

Karanlıklarında neon ışıkları değil, kurt gözleri parlayan gece ve kurtlar sofrasında tadımlık bir çocuk: Beş yaşındaki Cahide... Böyle bir sofradan artakalan minimini bir el; Cahide'nin eli.

9 Ağustos 2024 Cuma

Elif Yavaş - Katre-i Aşk

    Edebî değer taşıyan kitapları severim ve baş tacımdır. Meslek Lisesinde ek ders karşılığı İngilizce Öğretmenliği (Görevlendirme) yaparken bulunduğum o lisenin kütüphanesinden farklı, yepyeni, bağış yapılan tertemiz kitapları seçip okumayı çok severdim. Yıllara meydan okuyan eseri, Şems-i Tebrizi’nin “Katre-i Aşk” kitabını da ilgiyle okuyup hoşuma giden kısımları not almıştım. Bir köşede bekleyen notlarınız günü gelince köşe yazınıza konuk oluyor. Okurlarımla da bilgi paylaşımından istifade etmek istedim. Elif Şafak’ın Aşk romanındaki Mevlana’dan yorumlanan özlü sözler Katre-i Aşk’ı çağrıştırır gibi. Tebrizi’nin eserinde de anlamlı sözler kurallar hâlinde listelenmiş, özlü sözler toplamda 40 kuraldan oluşan cümlelerden oluşuyor.

23 Temmuz 2024 Salı

Oyhan Hasan Bıldırki - Başarı

 


"Dağ ne kadar yüce olsa da yol onun üstünden aşar.”
   

      Başarı, diken üstüne gül kondurmaktır.
      Başarı, elde etmek istediklerimize ulaşmak, kavuşmayı dilediklerimizle buluşmaktır.
      Başarı, mutluluktur.
      Ancak başarıya giden yol, türlü tuzaklar, dönemeçler, çakıllar ve dikenlerle kuşatılmıştır. Bu kuşatmayı yarabilmek için çeşitli çabaların, katlanacağımız sayısız özverilerin kapımızın önünde beklediğini unutmayalım. Kim ne derse desin, nasıl söylerse söylesin “unutmak”, vazgeçmek, geri çekilmek demektir. Vazgeçişler ve geri çekilişler, kayıp çizelgelerimize tek tek eklenecek olan “hayatımızın olumsuz resimleri”dir. Bu resimler çoğaldıkça, adına yaşamak da denilen periyle bizim aramızdaki bağların gevşediğini, ya da pamuk ipliğiyle birbirine bağlandıklarını görürüz. Şüphesiz böyle bir durum, insanı tükenişe götürür.
      Tükeniş, bizi sıradanlaştırır. Herkes gibi olan, içinde bulunduğu halkadakilerle arasında başkalıklar bulunmayan insan, ömrünün hiçbir döneminde “doyum noktası”na ulaşamaz. Elbette küçük becerilerle, tesadüfî ilişkilerle, aniden önümüze düşen fırsatlarla da başarıyı yakalamak, doyum noktasına erişmek mümkün. Ummadığınız bir anda kapınızı çalan, yolunuza çıkan bir arkadaşınızın yardımıyla “çözümsüz güçlüklerin kördüğümleri”ni sökebilir, “oh”lar çeker, ikincil başarılarla gurur duyarsınız. Ancak başarı sahnesinde başrole çıkamazsınız.
      Kurda sormuşlar; “Ensen niye kalın?” diye. O da cevaplamış: “Kendi işimi kendim görürüm de.” Öyle görülüyor ki bu kurt, hayatının başrolünü oynuyor. Çok karmaşık bir dünyada yaşadığımızı biliyoruz. Böyle bir dünyada yaşamak, başkalarının artıları ve eksileriyle karşılaşmak demektir. Şüphesiz bu artılar ve eksiler de, şöyle veya böyle bir biçimde, başarıya uzanan yolda kılavuzumuz olacaktır. Belki de bizi, “kendimiz olmak”tan çıkaracak, “kendi işimizi kendimiz görebilme isteği”nden de caydıracaktır. Hâlbuki tarih, düştükleri yola yalnız çıkanların hikâyeleriyle doludur.
      Başarı, “ateş yumağı.” Bu yumağı açmak bize düşüyor. Ancak ateşe dokunmak da güç. İlk anda bu güçlük, insanı yıldırıyor. İşte bu noktada, bedeli ne olursa olsun, yılgınlığa yakamızı kaptırmamak gerekiyor. Bunu başardığımız, daha doğrusu ilk adımı cesaretle attığımız an, sonrası kendiliğinden gelecek, “yumağın çilesi” çözülecektir. Çözülüş sırasında yumağı, kördüğüm haline getirmemek için, hedefimizi ortaya koymalı, “Nerede, neden, niçin, nasıl?” adımlarında neler yapacağımızı baştan plânlamalıyız. Öncesini ve sonrasını düşünmeden atacağımız adımlar, eninde sonunda bizi, başarısızlığın dikenli yollarına sürükleyecektir. O zaman da başarı denilen şey, ateş yumağı olarak karşımıza çıkacaktır. Hedefsizliğin verdiği yılgınlık, hangi işe başlarsak başlayalım, her seferinde de bize “yaka silktirecek”, hayatımızı toz duman edecektir.
      Yanılmalar, yanlışa düşmeler ve doğru sonuçlara ulaşmalarla başarının tadını alırız. Bu tat alışın temelinde, “öğrenme” var. Var ya, hemen burada bir incelik karşımıza dikiliyor: Bazılarının sandığı gibi; “Öğrenme eşittir başarı”, değil. Yani öğrenen başarıya ulaşır anlayışı yanlış. Hepimiz çarpım tablosunu ezbere biliriz. O tabloda yer alan bütün sayıları, tek tek veya katlayarak, hiç teklemeden sayabiliriz. Ama bu sayıların altında yatan gerçekleri, gündelik hayatımızda, işimizde gerektiği biçimde kullanamıyorsak, sonuç kötü olmaz mı?
      Böyle bir sonuç elde var birimiz olunca da söz konusu sayıları “sadece öğrenmiş” olarak kalırız, değil mi? Çevrenize şöyle bir bakın, öğrendikleri yabancı dilleri unutan, o dili bilenlerle konuşamayan sayısız insanla karşılaşırsınız. Hemen herkese fen bilimlerini de öğrettik fakat öğrendiklerini uygulamada hiç kimse yok değil mi? Sıraladığımız olumsuz örneklerin bize öğrettiği bir şey daha var. Demek ki öğrenme, başarıyı yakalamakta, daha doğrusu başarabilmekte ilk akla gelmesi gereken  “itici güç” olmuyor.
      O halde başarı dediğimiz “büyü” nedir?
      Başarı karşılaştığımız problemlerin çözümünü yapabilme, doğru sonucu bulabilme yeteneğidir. Bu yeteneklerini tez ayağa kaldırabilenler, hangi dalda, hangi alanda olursa olsun, daima başarı ipini göğüsleyebilirler. Onların dilinde yılmak, vazgeçmek, unutmak, kördüğüm olmuş tuzaklara düşmek gibi kavramlar yoktur. Onlar çıktıkları her yolda, hedefe kilitlenirler, elde ettikleri bütün başarılarıyla mutluluk içinde yaşarlar. Adına yaşamak denilen savaşın gözü pek, korkusuz savaşçıları, yaptıkları sonsuz yürüyüşün farkındadırlar. “Tay tay durma”ların sonunda, yürümek için atılan “ilk adım”lar, sevimli küçük yaramazları nasıl ayağa kaldırıp yerde sürünmekten kurtarıyorsa, başarı da hepimizi ayaklandırıyor, bize tükenmez mutluluklar yaşatıyor.
      Sözün özü başarı, yediveren gülü gibidir, bir açıldı mı, önüne geçemezsiniz. İster kişisel, ister kitlesel olsun başarı, hayatı bütünüyle kucaklayabilmek, onu doya doya yaşayabilmektir.
      Başarı sensin. İlk adımınla birlikte, korkusuz yürümelisin!

14 Temmuz 2024 Pazar

Elif Yavaş - Boş Zaman Dilimlerinde Başarıya Ulaşan İnsanlarımız

 


     Not almak gerek yaşanmışlıklarımızı. Okuduğu, gördüğü, dinlediği, tanık olduğu şeyleri o anda sıcağı sıcağına zamanında not etmeli kişi. Trende, otobüste, gemide, uçakta, durakta bile kâğıt-kalem yanımızda olacak. Dizüstü bilgisayarımız, telefonumuz piknikte dahi yanımızda olsa bir blog sayfamıza kaydedilmeli yazılar. Kimi zaman tıpırdayarak yağan yağmurda klavyedeki tuş sesleri bile doğada huzur verir bazı insanlara. Meraklı olmak gerek yazmak için. “Merak, oltaya takılan yemdir.” der Cemil Meriç. Gereksiz konulardaki dedikodu amaçlı merak hiç iyi olmasa da ilim öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan merak duygusu her daim var olmalıdır. Boş zaman dilimlerinde başarıya ulaşan ünlülere değinelim biraz. Dünya hayatında başarıyı yakalayan, sonsuz yolculuğuna uğurlandığında dahi yıllarca isimleri, sözleri, eserleriyle unutulmayan ünlü kişilerin hayatına yer verelim. Boş zaman dilimlerinde başarıya ulaşan ünlülerimiz neler yapmışlar?

5 Temmuz 2024 Cuma

Elif Yavaş - Kahve Saatinde Kitap Okuma Heyecanı


     Kendi ülkeme ve coğrafyama yol alasım geldi. Osmanlı çayı, Türk kahvesi ve Türk lokumu, baklava tatlımız ne kadar ünlü oldu yüzyıllar boyu. Kitap okurken kahve içmeyi sever misiniz? Bembeyaz kitap sayfaları arasında gezinen meneviş gözler okumaktan kıpraşır da muhafazalı kutusundaki o kemik gözlüklerini arar kimi zaman. Oval, elips, dikdörtgen yahut kare kesimli okuma gözlükleri dinlendirici havaya bürür sevgili (oku)runu. Papatya düşlerin gülkurusu sevdaya tutunuşu, odunsu kokulu sayfalarla kucaklaşır ansızın.

     Kimileri kahveyi sade severken kimileri orta şekerli içer. Aslında gençken şekerin tadını keşfetmeli, ayaklar sağlamken dünyayı gezmeli, vakit varken bol bol okumalı, vücuduna yakışırken giyinmeli, sağlıklıyken kıymetini bilmeli, kazancı iyiyken iktisadını iyi bilmeli, zamanı varken her saniyesini mücevher gibi işlemeli insanoğlu. Orta şekerli kahveyi tercih eder çoğu yetişkin, şeker hastalığımız yoksa aslında şekerli hâliyle tam kıvamında içmeli kahveyi. Kumda kahve yahut odun ateşinde kor alevleriyle pişen kahvenin hasbihaline ramak kala sevgi fısıltıları uçurmalıyız dostluk (dem)ine. Keçiboynuzlu, kakuleli, sütlü, naneli, kavunlu, portakallı, çitlembikli, aromalı, damla sakızlı, kakaolu, çikolatalı, sade gazozlu, nohutlu, fındıklı, ballı, lavantalı, karanfilli, gülsuyu yahut zemzem karışımlı ve daha farklı tatlardaki kahvelerin damak zevkini keşfedip yudumladınız mı? Bu saydıklarımın hepsini (aradaki bir iki tane çeşidi hariç) içtim ve okuma saatimin vazgeçilmezi oldu her biri. Fincan takımlarını, porselen demlikleri, eski model çay kaşıklarını, el yapımı çaydanlık altlığı ve el örgüsü çaydanlık örtülerini, billur şekerlikleri, gümüş çay tepsilerini, bakır cezveleri pek severim bu yüzden.

     Hece hece şiir yudumlar hayaller, kelimeler akide şekeri gibi damağımızda tatlanır. Bir kütüphane dolusu kitaba ulaşmanın çocukça sevinci, Mecnun’un Leyla’ya kavuşması gibi heyecan verir kitap kurtlarına. Sevdiğin kişiyle içtiğinde güzeldir kahve, muhabbet kıvamındaysa ballanır hasbihal. Minik bir kahve çekirdeği gibidir insan, cenin iken bebek olur tıpkı kozasından sıyrılan kelebek misali.

     Kahve saatinde kitap okuma heyecanı sarar ruhunuzu. Bal tadındaki satırlar pekmez kıvamına gelircesine okurlarını tatlandırır. Baş tacı eserler birikir kütüphane evimizde, kimi zaman hayallerimizi alıp gitmenin vakti gelir aniden. Ramak kalır okumaya, saniyeler yetişir merak duygularına. Kahvemsi bir kokuya eş olur odunsu dokunuşlu sayfalar, mektup yazmanın keyfi başlar şömine önünde ısınırken. Kahve saatinde kitap okuma heyecanı birikir küt küt atan kalbimizde, “Oku! (İkra)!” ilahî emriyle sarsılır sevgili okuyucu.

      Filmler, şehirler, anılar, kitaplar, hayvanlar, çiçekler, tabiat, çocukluk ve gençlik üzerine edilen sohbetler ne kadar da bereket katar o ortama. Uhrevî, deruni şiirler yudumlar o atmosfer. Masal saatinin ürpertileri birikir avuçlarımızda, efil efil salınan hafif bir okuma ısısı yayılır odaya. Kahve saatinin çakıltaşı çikolata ile buluşması, kitapların okuyuculara kardeş oluşuna kucak açar. Verimli bir okuma saatiniz, başkalarıyla paylaşabileceğiniz kahve kokulu hikâyeleriniz var olsun. Hoşlukla kalın.



12.12.2018 - Çarşamba


Elif Yavaş - Hikaye ve Roman Tadında


     Roman okumayı, kitap sayfaları arasında gezinmeyi sever misiniz? Ölümsüz eserler ve çağa damgasını vuran sanatçılarımız, rumuz ile bir eser yazsalar bile bir şekilde isimleriyle onların eserleri ayakta kalır. Kimi zaman bir romanın ana karakterinin yerine koyarız kendimizi, bazen kitapta geçen şehrin o patika yollarında buluruz ruhumuzu. Saniyeler anıları kovalar ve olayların akışına kapılırız ister istemez. Yaşar Kemal’in İnce Memed romanının ciltleri, yapbozun parçaları gibi gelir bana. Nehir roman tarzında yahut ucunda merak aşılayan kitaplar ruhumuzdaki macera duygusunu kamçılar.

   Bir de hikâyeden romana geçiş gibi yani “uzun hikâye ile roman türü arası” eserler vardır. Türk Edebiyatımızdaki Tanzimat dönemi yazarı Nabizâde Nâzım’ın “Karabibik” eseri “ilk köy romanı” olarak kabulse de incecik bir kitaptan ibaret ve olaylar eserdeki ana kahramanımız olan Karabibik üzerinde şekillenmiş. Edebiyat eleştirmenlerimizin bir kısmı bu kitabı tür bakımından “uzun hikâye” olarak kabul etmiş. Kısa roman mı, uzun hikâye mi? Bu türe “povest” denmiş. Povest; hikâyeden uzun, romandan daha kısa yazılmış bir edebî türdür. Povestlerde duygulu ve melankolik, biraz da marazi konular yer alır. Aşklar, mutluluklar yer alır. Karabibik kitabı melankolik, çok duygusal yahut marazi konular içermediği için povest diyemeyiz. Bazı yazılar da öyledir, özellikle edebiyatımızdaki ‘deneme’ türü çok geniş bir yelpaze açıp zikzak çizdirir. Deneme; içinde şiir, edebî mektup, masalsı mısralar, hikâye-anı tadındaki düzyazı, gezi yazısı ve inceleme yazılarından da kesitler sunabilir yahut bir romanın sanatsal cümlelerini deneme içinde görebilirsiniz zannımca. Nasıl ki kalbimizdeki cümleler duygusal bir dille dizeye çevrildiğinde, edebî bir şiir yazıp hayal üretebilmek yetenek işiyse; deneme de kişinin kendi kendine satırlara süzülüp içindeki ben’iyle yüzleşmesi misali yetenek işidir.

     Yazabilmek için pürdikkat okuyabilmeli. Çok okuyup az yazmamı tavsiye ederdi eğitimci büyüklerim. Sabırla, ilmek ilmek işlenmeli satırlar. ‘Sözlük okuma’ çalışmalarıyla şıklığa bürünmeli her bir hayal. Yazmak, kelimeleri cümlelerle evlendirmek gibidir. Hikâye ve roman tadındadır günlük hayatta yaşadığımız olaylar da. Sıcağı sıcağına kaleme alınmayı ister, yazara özgü cümlelerle demlenmeyi bekler sözcükler. Hikâye ve romanın el ele vermesiyle yüreğimize masal tadında hatıralar ışınlanır. İnsanın düşlerine mıh gibi çakılan mısralar yaramaz bir çocuk misali şiire dönüşmeyi arzular. Alacalı ışığın huzmesine süzülen gözbebeklerimiz okuma sevdasıyla büyülenir günbegün. Hicran rüzgârı sarar kalbi, sevda okları yerleşir hayallere. Bir başkadır roman dünyası, apayrı sayfalara kucak açar hayat hikâyeleri. Hikâye ve roman tadındadır her gün, bakıp da görebilen yüreklerin düşlerine tutunur her şey. Masal tadında kalbiniz, şiir gibi ömrünüz olsun.

 


Tarih: 16 Aralık 2018 Pazar                                      

Saat: 22.00

3 Temmuz 2024 Çarşamba

Nuri Şimşekler - Mesnevi Hikâyeleri Üzerine



“Hikâye değil bunlar kendi hâlimiz”

Doğu edebiyatlarında yazar ve şairlerin eserleri arasında naklettiği -özellikle hayvan-hikâyelerin temelini Beydaba’nın Sanskrit diliyle kaleme aldığı Kelile ve Dimne oluşturur. Binlerce edebi esere kaynaklık eden Kelile ve Dimne, şüphesiz İslami edebiyatla birlikte özellikle Fars ve Türk edebiyatlarındaki eserlerde de önemli bir yer edinmiştir. Bununla birlikte söz konusu eserlerde direk alıntıların yanı sıra Kelile ve Dimne’den esinlenerek yeni hikâyeler de oluşturulmuş, yazar ve şairler insanlara vermek istedikleri mesajları hayvan karakterlerini hikâyelerine malzeme edinerek vermeye çalışmışlardır.

1250’li yıllarda kaleme alınmaya başlanan Mevlâna’nın Mesnevî’si de kendinden önceki yüzlerce eserde olduğu gibi bu üslubu benimsemiş, tavşanı, aslanı, timsahı, tilkiyi, kuzgunu, bülbülü, tavusu, karıncayı… bilinen özellikleriyle insanların hâlini anlatmak için bir sebep kılmıştır.

Mesnevî, çoğunu Kelile ve Dimne’den aldığı hayvan hikâyeleriyle birlikte; Hz. İsa ve çoban, Hz. Musa ve Firavun, Hz. Süleyman ve Belkıs, Gazneli Mahmud ve sâdık hizmetçisi Ayaz, İbrahim b. Edhem ve Ebu’l Hasan-ı Harakani gibi gerçek kişilikleri hikâyelerine malzeme edinir. Ayrıca, Çinli ve Anadolulu ressamlar, sahte şeyhler, bedevi ve karısı; Türk, Rum, Arap, Hind ve Acem ırkları; sağır, kör, güzel, çirkin gibi çeşitli vasıflarıyla farklı karakterleri “Mesnevî filmi”nin içine yerleştirerek okuyucusuna öğüt vermeyi amaçlar.

Mesnevî hikâyelerindeki üslup ve karakterler

Yukarıda da belirtildiği gibi Mesnevî’deki hikâyelerin büyük bir bölümü İslâmî edebiyatlarda da gelenek olduğu üzere Kelile ve Dimne’den alınmadır. Bununla birlikte Şems-i Tebrizi’nin Makâlât’ından, üslup olarak oldukça etkilendiği Fars edebiyatının önemli simalarından Senâ’î ve Attâr’ın mesnevilerinden ve halk arasında anlatılanlardan oluşmaktadır. Mevlâna bu hikâyeleri naklederken ilgili yerlere atıfta bulunur ve “bir de benden dinle de o hikâyeler masal gibi gelmesin sana. Dış yüzünü okudun, iç yüzünü de benden dinle…” diyerek bu hikâyeleri kendi üslubuna göre yansıtır ve hikâye karakterlerindeki iyi-kötü rolleri okuyucusundaki benzer huylara benzetir.

26 bin beyite yakın Mesnevî’nin 36. beyitinde başlar Mevlâna’nın ilk hikâyesi ve devam eder son beyite kadar. Bir hikâye diğerini izler; hatta daha biri bitmeden diğer hikâyenin kahramanları girer başka bir hikâyeyle. Böylece iç içe geçmiş yüzlerce hikâye, yüzlerce kahraman, film karakterleri gibi canların gözü önünde okuyucunun.

Padişah vardır, güzel bir cariye vardır, kuyumcu yakışıklı bir genç vardır; tıp doktoru vardır, ilâhi hekim vardır. Aslında bütün bu kişilikler gerçek değildir. Bir insanın kendi içindeki iyi kötü huylardır. Nefsidir insanın, hep dünyalık mala talip olan. Gönlüdür insanın, nefse karşı aşk kılıcı ile savaşıp kişiyi ondan kurtaran. Bu arada ilahi hekim de vardır bu hikâyede. Gönül sahibi değilse insan ona yardımcı olacak, “kötü adam” nefsin bertaraf edilmesi için ona yol gösterecek. O hekim de “aşk”tır.  

Hileci Yahudi bir vezir vardır. Hıristiyanların arasına girip, kendisini onlardan gösterip, bilinçli olarak onlara yolunu saptıran. Hükümdarı da yardımcı olur onun bu “kutsal hizmet”ine. Ve sonunda bu bozgunculuğu netice verir ve Hıristiyanları düşürür birbirine. Aslında gerçek anlamda ne o vezir vezirdir, ne o hükümdar hükümdar. Bir insanın içine sızıp onu dünya nimetleriyle kandırmaya çalışan “maddiyat avcısı”dır. Bir insanın gönlüne sızıp onu yanlış yönlendiren ve hattâ hiç düşünmezken, o kişiye “liderlik, şeyhlik” mücadelesi başlatıp diğer insanlarla bir kavgaya düşüren “nefis”tir.

Ayı da vardır bu hikâyelerde insanın dost edindiği. Ancak bu “dost” olmadık yerde iyilik yapma yerine dostunun ölümüne sebep olur. Cahil arkadaştır o ayı, gerçek ayı değil.

Tavus da vardır, insanın gösterişe düşkünlüğünü temsil eden; kaz da vardır içimizdeki hırsa dikkat çeken.

Aslan da vardır o hikâyelerde “lider” sıfatıyla âdil olması gerektiği halde adaleti terk eden. Bunun karşısında “eşkıya”yı temsil eden kurt da vardır. Ama bu senaryoda “hile” yapmaya çalışan tilki de vardır ki, onun sonu da adaletsizliği “adalet” olarak gördüğünden dolayı canını kaybetmesidir. Aslan, kurt, tilki; kimdir bunlar? Bir ülkedeki âdil olmayan yöneticilerdir, hep şiddete ve yıkmaya yönelik çalışmalar yapan muhaliflerdir, âdil olmayan yöneticiye “yağdanlık” yapan menfaatçilerdir.

Sadece hayvan hikâyeleri mi vardır Mesnevî’de, tabi ki hayır…

Güzel sesli bir müezzin de vardır bu hikâyelerde. Güzel sesiyle etkilediği Hıristiyan bir kızı İslamiyet’e ısındıran. Ancak, çirkin sesli müezzin de var bu senaryoda. Çirkin sesiyle okuduğu ezan sebebiyle Müslüman olması “an” meselesi olan o kızı bu yoldan alıkoyan. Hikâyedir bunlar, ancak bir sebeptir, bir vesiledir, kendini duyup anlayana. Aslında İslamiyet’i güzel temsil edendir o güzel müezzin, diğeri de Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilse de  “…sevdiriniz nefret ettirmeyiniz” hadis-i şerifinden gâfil olan din adamıdır.

Bitmez Mesnevî hikâyeleri;

Bazen tencereden kaçmak isteyen bir “nohut” misaliyle pişip olgunlaşmak için dertle yanıp kavrulmayı ve sabrı öğütler;

Bazen birbirlerinden ayrılmaları sebebiyle oltaya tutulan balıklar aracılığıyla bize birlik ve beraberliğin önemini hatırlatır;

Bazen namaz için camiye giren, ancak konuşmaları neticesi birbirlerinin namazının bozulmasına sebep olan dört Hintli Müslüman’ın diliyle bizlere başkalarının kusurunu ararken kendimizin de kusur işlediğini hatırlatır;

Bazen başına kocaman bir sarık sararak kendini gerçek şeyh gibi göstermeye çalışan bir fakihin haliyle bize ilmin sarıkta değil, beyinde, gönülde olduğunun mesajını verir;

Bazen hırsından dolayı olayları âşikâr göremeyen bir kadının şehvet peşinde hayatını kaybetmesi örneğiyle bizlere hırs ve şehvetin insanı kör ettiği, nefsinin emrine giren kişinin bir gün gelip helâk olacağı ikazında bulunur;

Bazen de bir farenin deveye kılavuzluğa yeltenmesi sebebiyle yarı yolda nasıl kalakaldığı hikâyesini anlatarak kendimizi ölçüp tartarak boyumuzdan büyük işlere kalkışmamamızı, eğer böyle olursa mutlaka bir gün mahcup olacağımızı hatırlatır.

Hikâye değil bunlar kendi hâlimiz…

Hikâyedir bunlar zâhirde; ama Mevlâna’nın deyimiyle içindeki anlam “kendi hâlimiz”dir, insanoğlunun hâlidir. Terazi kefesi gibidir bu hikâyeler, manası da içindeki dane. Bunları hikâye gibi okuyan ve içindeki gerçek manasını kavrayamayan ise, ancak kefeye bakar içindeki daneden istifade edemez.

Evet; Mesnevî hikâyelerle doludur, ancak Mevlâna’nın da dediği gibi o hikâyede kendini görüp anlayan ve eksiğini gidermeye çalışan kişi de “er kişi”dir. Bunları hikâye gibi okuyan ancak masal dinlemiş olur. İçindeki gerçeğe ulaşıp bu hikâyeleri içselleştirip hayatına uygulayan kişi de manevi gıdaya kavuşmuş olur.

“Mesnevî’deki sözlerden maksadım senin sırrındır; onu şiir halinde söylemekteki muradım senin sesindir.

Mesnevî, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitapla kendini anlayan kişi de er kişidir.

Biz neye bu derecede söze daldık? Hikâye söyleyelim derken hikâye olduk gittik!

İş bilen, söz anlayan adama bu söz, hikâye değil. Halimi anlatıyorum ben, Sevgili’nin huzurundayım ben!

(Mesnevî, IV, 758, 32; III, 1147, 1149)

 

Dr. Nuri ŞİMŞEKLER

Selçuk Ün. Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü Müdürü

n.simsekler@selcuk.edu.tr

Kaynak: semazen.net

 



7 Nisan 2024 Pazar

Montaigne - Mutluluk Üzerine

 

İnsanın son gününü beklemeli her zaman. Mutlu dememeli ona ölmeden, cenazesi kaldırılmadan. Bu konuda Krezus'u hikâyesini çocuklar da bilir. Pers kralı onu esir edip ölüme mahkûm edince, sehpaya giderayak:

Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü. O da ne demek istediğini sordurunca, Solon'un kendisine verdiği bir öğüdün ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona:

"Talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden insanlar mutlu saymamalı kendilerini. Çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir. Ufacık bir iş yüzünden, bir durumdan bambaşka bir duruma hemen geçiverir."

Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine:

İyi ama, demiş, Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki Make­donya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları, Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü. Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor. Altı yedi ay daha az yaşamış olsa bu hâle düşmeyecekti koca Pompeius. Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü. Daha kötüsü, on yıl yaşadı o öldüğü zindanda.

Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellât eliyle ölmedi mi geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar, kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse, bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla yaşamışım! diye.

Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem verme­diklerine göre, daha derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir. Bence, ömrümüzün mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana, tâli‘inin en son ve şüphesiz en zor perdesini oynamazdan önce mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla sınanmadığımız için, hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz. Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten. Maske düşer, yüz kalır ortada. İşte onun için hayatımızın bütün fiilleri, bu son mihenk taşında denenmelidir. Başlıca gündür o; bütün öteki günleri yargılayan gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum. O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi çıktığını...

6 Nisan 2024 Cumartesi

Elif Yavaş - Küçük Evin Öyküsü

 

     Çocuk edebiyatı ile yaşamı kaleme alsak. Küçücük bir evin işçinde oynanan oyunlarla minik yüreklere uzansak… Kendisiyle oynamıyorlar diye üzülen çocuklar, ah bir büyüseniz ne oyunlar oynar insanoğlu size. Küçük evin öyküsünü yazmalı çocukların dilinden. Nohut oda bakla sofa misali bir ahşap ev olsun ya da. Yaylaları olan, bol yeşillik yudumlayan Karadeniz coğrafyasında belki de. Küçüklerle iletişimi değerli kılıp onların gözünün içine bakarak konuşmak nasıl da öz güven aşılar yavrularımıza. Küçük evin hikâyesi öncelikle sevgi ve insanlık dersiyle başlamalı elbet.

     Küçüklerimizin dil gelişimini kamuoyunda sevdirmeli. Kalbinizin iç resmi, editörü olur öykülerinizin. Yazarlık atölyesinde yolda kalırız lâkin insanlıkta sınıfta kalmamaktır mühim olan. Hayat da önümüze açılan bir öykü penceresidir. Bazen fırsatlar insanın ayağına gelir yahut sevdiğimiz yanı başımızdadır da değeri geç fark edilir. Gözlerinden öpmeli çocukluğun.

    Yazarlarla karşılıklı oturup edebiyatı, kitapları, eserleri ve hayatı konuşmalı. Eğitimci, yazar, şair, okutman, akademisyen, editör, sanatçı, araştırmacı insanların özü ve yüreği güzeldir. Mütevazı duruşu harikuladedir ve sohbeti ballıdır. Hanımefendi, beyefendi kadim dostları olmalı inansın bir iki tane dahi olsa. Bir incelik yaratmalı ince düşüncelerle. İlk Öğretmen Okulu, Yüksek Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Lisesi, Anadolu Öğretmen Lisesi, Köy Enstitülerinde yetişen eğitimcilerle güzelleşir öğretmen evlerinin gülleri. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz kucaktır her bir eğitimci adayı. Cumhuriyet kadınları ve Anadolu kadını manevî güç ve moral verir evin direği beylere. Öğretmenliği yanında yazarlık vasfını da kullanır akıllı kadınlar ve beyler. Zeki beyefendiler bir yayınevi sahidir mesela, ek iş olarak kitap yazarlar.     

    Damladan deryaya, mısradan şiire, notadan müziğe, heceden kitaplara uzanır hayat. Plâket ve Onur Belgesi ile taçlanır sanatseverin arşivleri. “Haftanın Öykü Kitabı, Yılın Adamı, Yılın Annesi, Yılın En İyi Öğretmeni, Günün Yazısı” gibi özel yazılar kişinin öz güvenini kıdemli kılar. Aile yapısı önemlidir bir öğretmende. Hayata bakış açısı mühimdir. Hayata, insanlara sevgiyle bakmak müspet fikirleri çoğaltır. Başkalarıyla yarışmak yerine kendiyle yarışmalı, önce kendini aşmalı insanoğlu eksiklerine odaklanarak. Olumsuz durum ve davranışlardan ders çıkarmalı. İyilikler karşılık beklemeden yapılırsa çoğalır. Matematikçi bir insanın ikilemde kalıp şirke uğraması, meşakkatli olsa da zıt kutup alanları yine de kendisini mutlu edebilir.

      Öğretmenlik ve yazarlık birbirini tamamlayıcı, bütünleyicidir aslında. Çelişkiler kaybolup araya uğraş girer diyalog ve iletişim becerisinde. Çocuk edebiyatı da öğretmen bir yazarın kaleminde renklenir satır satır. Edebiyatın büyülü dünyası zengin Türk kültürümüzle halk kültürünü doğurur. Bir başka deyişle kültürü yaratan halktır aslında. Kendiyle baş başa kalıp önce ne yazacağını düşünmeli, bilgi dağarcığını ayıklayıp sonra kalemi ele alarak klavye tuşlarında gezinmeli parmaklar. Yaşamdan konu ve içerikler tatlı tema yaratır içimizdeki kahramanlarla. Araştırmacı yönü ağır basmalı kişinin. Halk kültürü maneviyatla bezenmiştir şair kalemimizde. Küçük evin öyküsünü yazdırır şairane tabirle.

     Toplumun sosyoekonomik yapısı, toplum kesitinin değerleri, yaşam tarzı, tahsil, yaşanmışlıklar insan üzerinde olumlu iz bırakmalı. Âşık atışmacaları ve çeşme başı manileri ne hoştur. Toplumsal içerikli yazılar halkımızın içinde doğar. Objektif altında analiz olur kelimeler. Sentezlenir vurgu, tonlama ve beden dili. Halk dili ve kültüründen esinlenir kalem. Tespit ve teşhisler topluma mesaj olur. Kadının mücadelesi ve toplumdaki yeri kurgulanıp el ele verir çocuk hikâyesinde. Korumasız ve silâhsız gençler, kadın, yaşlı, çocuk, hasta ve yaralılar cephe dışı kalır bir ülkede savaş çıkınca. İçinde hayal konusuna yer verilmeyen bir öykü de çocuksuz kalır. Köy Enstitüleri, üretime dönük bir eğitimdir. Samanlıklar bile sınıf olur damsız yapılara. Köy çocuklarının sesi çınlatır damdan yapılma sınıfları. Damladan deryaya, pınardan çocukluğa yağmur olur sanat. Çer çöp toplamalı umutlar ama bilgiyle toplanmalı. Derlemeli ilmimizi orijinal ruhuyla. Gelmiş geçmiş yaşanmışlıklar omuzlarda yük olup sırta biner.

     Halk kültürüyle yeşerip halkın içindeki sesi anlatır küçük evin çocukları. Bir türkü tüter cam kırığı hayallerimde ve hıçkırığı kesilir hüznün. Kadir kıymet bilenlerle sırtınız sıvazlanır. Halk sevgisiyle taltif edilir motivasyon. Düşünceler olgun yüreklere sorumluluk yükler. Marifet iltifata tabi olup sade kalmalı. Yazmak gönül işidir, yayımlamak madden bir yük. Yoğunlaşmalı çocuk edebiyatına, küçük bir evde biriken hatıraları çoğaltmalı. Antolojide yer almak da iyidir. İnsan fıtratı, sevmek ve sevilmek üzerinden yorumlar kitapları. Ufukta yeni çalışmalar oluşmalı. Bir müjde vermeli yeni eserlerle. Bir fırsat vermeli yazarlarımıza. Aile terbiyesinden alınan nezaket ile büyümeli bir çocuk. Küçük evin öyküsünü anlatmalı çocuklarımız.

 19 Temmuz 2018 Perşembe


4 Nisan 2024 Perşembe

Elif Yavaş - Kaz Dağı’nın Elif Kızı


     Hadi çık gel papatyam! Yağmurlar dindi, selâma durdu altın sarısı güneş. Beyaz taç yapraklarını endamında savur da gel, salına salına dalgalansın o mis mi mis kıvamdaki hafifimsi kokun. Yemyeşil çimenlere uzanan gençlik ateşinin alevlenen iklimini kucakla yüreğimize. Mum kokulu akşamlara armağan olsun vazomdaki kokun, keman sesinin ezgisine hülya(lan)sın özel günlerin tatlılığı. Çukurova’nın pamuksu dokunuşu Kaz Dağlarının papatya tarlalarında buluşsun da altın sarsısı parıltın olgun başaklara türkü olsun renginle.

       Gönül gazelimden edebî sevgi sözcükleri aksın da gençler koparmasın o narin taç yapraklarını. “Seviyor, sevmiyor…” diye dünyalık papatya falı uğruna her kim senin yapraklarına zarar verirse gönlüm incinir. Yüreğime hüzün cemresi düşer, papatyaya ağlar dilim. Lavanta kokulu evlerin sümbül rengi duvarlarına konuk ol ansızın, eski bir radyodaki Anadolu türküsünü mırıldansın çiçeksi ruhumuz. Çocukluğum firar eder zemheri vurgunu saf dünyama, masumiyetin şurupsu tadında ballanır anılarım. Annemin, saçlarımı masalsı okşayışındaki ürpertilere dolanır papatya sarısı saçlarım. Altın sarısı, upuzun saçlarım Elifçe düşlerle elifnağme besteler, nağmelerin ritminde dans eder içim.

     Hadi tut ellerimi de kalk gidelim sarıpapatyam! Çanakkale’nin şehit topraklarından yol alalım, ver elini Anadolu… Şirin ilçemiz Yenice’de buluşalım. Kır çiçeklerinden süsler yapalım, papatya tacımız olsun bir de. Tozlu raflara saklandı naftalin kokulu anılarım. Özel günlerimi sarı sayfalı eski kitapların arasında kuruttum. Ebediyen benim olan hatıralarda toplandı ellerim. Hey azizim/hemşerim, Kaz Dağlarının Sarı Kız Efsanesindeki o sarı kızım işte ben! Altın sarısı saçlarımı efil efil rüzgâra savurup da göz kamaştıran dalgalı saçlarıma papatya taçları ördüm, Kaz Dağı’nın Elif Kız’ı olup elif harfi gibi dimdik yüceldi bakışlarım. Papatyanın gelinciğe sevdası, nazlı ve kibar dünyamdaki hülyalarla derya oldu.

Merhaba sarı  papatyam! Hoş geldin Elif Kız, hoş geldin Kaz Dağı’ndan Çanakkale’ye uzanan ışık saçan kız!

 *     *     *

 

05 Kasım 2018 – Pazartesi

Bigadiç 1. Kitap Fuarı – “Bigadiç Kitap Festivali” Başladı ( 05 Kasım -11 Kasım 2018 )

Yer: Bigadiç Belediye Kültür Salonu (Burcu Kafe), Festival 1 Hafta Sürecek.

Bigadiç İlçesi / BALIKESİR / TÜRKİYE


29 Mart 2024 Cuma

Mahir Ünlü - Edebi Eser ve Tenkit

 

Edebiyatı anlamak için önce “edeb” nedir bilmek gerek. Sonra “âdâb” öğrenmeli.  Bunları bilmeden edebi eser meydana getirmek elbette mümkündür ama edep erkân bilmek bambaşkadır.