Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Denemeler etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Ahmet Haşim - Müslüman Saati

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de “saat”lerimiz ve gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebetdâr bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takrîbî bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman nâmütenahi bahçe ve saatler orada açar, gâh sağa gâh sola mâil, güneşe rengârenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kı...

Ahmet Haşim - Bahar

Mart başlayalı kırkını geçmiş nice tanıdıklarım hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış. Baharın hastalıkları saymakla tükenmez ki... Mart güneşi, uzviyette çöreklenip yatan bütün yılanları uyandırıyor; toprağın yeniden gençliğe kavuştuğu bu mevsimde, hava kuş cıvıltılarıyle beraber insan iniltileri ve hırıltılariyle dolu. Dün·neş'eli bir kır köşesinde baharın bu iki zıt levhasını yanyana gördüm: Bir tarafta genç hayvanlar oynaşıyor, kuşlar uçuşuyor, taze dudaklar ağaç kütüklerinin siperinde, sonu gelmez buselerle öpüşüyor; diğer tarafta ise, yaşlı hastalar, yorgun iskeletlerinin soğumuş kemiklerini güneşte ısıtmakla meşgul. Bahar bir muhasip gibi, hayata yeni kavuşturduğu yaratıkların sayısını yaşayanların yekûnundan durmadan çıkarmakta... Ne yazık ki vücudun çökmesi zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. Mânâsız çocukluk, tatsız gençlik, olgunluk çağına hazırlanmaktan başka nedir? Zekâ – nar, ayva ve portakal gibi – geç renk ve koku kazanan bir sonbahar m...

Montaigne - Tembellik Zor Zanaat

Nasıl ki, nadasa bırakılan topraklar zenginleşip bereketlendiğinde üzerlerini yüzlerce binlerce çeşit yabani ot sarıyor ve biz buna engel olarak, yarar sağlayacak nitelikli tohumlarla toprağı işleyip hepsine görev yüklüyorsak; nasıl ki, bir dişi tek başına üreyemez ve sağlıklı bir nesil dünyaya getirebilmek için bir ersuyuna gerek duyarsa zihinlerimizin işleyişi de tıpkı böyledir. Dizginlerini ele alıp verimli olabilecekleri belirli konular üzerinde tutmayı sağlayamazsak ipe sapa gelmez başıboş düşüncenin yaban topraklarında bir aşağı bir yukarı döner dururlar.

Montaigne - İnsan Denen Bilmece…

Birinin kalbini kırmışsak, ardından intikam saati gelip çattığında o birinin insafına kalmışsak, daha çok gönlünü alma yoluna gideriz, alttan alır, bağışlayıcılığına sığınır, kalbini yumuşatmaya çalışırız. Ancak bazen bir o kadar da bunun tam tersi bir tutum, her şeyi göze alarak meydan okumak aynı etkiyi yaratır.

Elif Yavaş - Bir Mola

     Dumanı tüten bir evin huzuru oldu satırlarım. Ihlamur kokulu köy bahçelerinin o taze ev yapımı olan salça kokulu mutfaklarında, kızarmış ekmek misali alevleniverdi harflerim. Nar kırmızı pişen hindi, portakallı ördek, tavşankanı çay, köpüklü kahve derken her şey tam kıvamında damak tadını aradı ustalıkla. Açken kaleme alınan satırlar sabırla oruç tuttu, kendisini aç insanın yerine koyup empati yaptı mürekkep, kan kırmızı akana dek. Yeryüzü sayfa oldu, deniz mürekkep. Ağaçlar kurşun kalem oldu, tavus kuşu tüyleri de bir kalemlik dolusu tüy kalemden ibaret.

Recep Şükrü Apuhan - Ben Musalla Taşında Keyfedeceğim

Diş bilese bana metelik vermediğim bütün rahatlıklar, lime lime dilinse her yanım, “Eyvah! ” diye inim inim inlese çiçeği burnunda deli gençliğim, “Gel! ” diye cilveler yapsa yaşamadığım bütün yıllarım, yine de senin için ölümüne dövüşlere atılacağım! Bana dudaklarını bükecekler. “Su testisi su yolunda kırılmış.” diyecekler. Kaçan mı var kırılmaktan? İnadına inadına âcizliğin, inadına inadına boşvermişliğin; inadına inadına namertliğin, dönekliğin, kahpeliğin; su yolunda testi  gibi kırılacağım! “Testisiyim su yolunun” diye kulaklar sağır olana kadar bağıracağım. Zümrütler, yakutlar döşeseler üstüne taş diye, altın yapraklı çamlar dikseler hıyâban diye, sana çıkmayan yollarda ayak sürtmeyeceğim. Erisem akşam üstünde güneşin gezindiği kar gibi; kararsam, yansam, kül olsam ateşe verilmiş çıra gibi; kör olsa iki gözüm; karanlıklar kelepçelense yalan ömrüme, bakışlarımı senden çevirmeyeceğim. Yıldızları dokuyup ayağımın altına serseler “halı” diye; denizleri çöktürseler önüme “suyun” d...

Elif Yavaş - Yazmak Konusunda Ünlüler Ne Demiş?

       Okumak enginlere açılmaktır, yazmak da zihnimizden geçenleri oyun hamuru gibi kıvamına sokmaktır. İnsan soysal bir varlık, hatta felsefî düşünürlere göre “insan = düşünen bir hayvan” olarak tanımlanmış. Atalarımız: “Söz uçar, yazı kalır.” der. Sözlü ifade, yazılı ifadeden önce geldi kültürümüze. Ağzımızdan çıkan agucuklar ve harf çağrışımlarıyla konuşmaya başladık. Kalın motor becerilerimizin ardından ince motor aktivitelerimizle harekete geçerek düşünen beynimizi faal kılıp beyin jimnastiği yaptık. Düşüncelerimiz ile kalem tutan elimiz kardeş oldu ve hayaller zamanla kâğıda geçirilince kıvamını buldu. Kur’ân-ı Kerim ’in “İkra! (Oku)!” emriyle okuma dünyamıza yol aldık. Yazmak konusunda ünlüler ne demiş? Başarılı ünlülere, işinin ehli yazarlarımıza, mucitlerimize, sanatçılarımıza dair güzel özdeyişler vardır. Kimi zaman bir takvim yaprağında, otobüs durağında, duvar yazısında, okulda, iş ortamında, kitaplarda, hatıra defterlerinde ansızın ünlülerimiz...

Ahmet Haşim - İç Sıkıntısı

  Sekiz saattir şimendiferdeyim. Tren boş ve neşesiz. İçim sıkılıyor. Yolun iki tarafında memleketler, kıt’alar akıp gidiyor, fakat göz için yeni hiçbir şey yok. Beş dakikada bir  pencere değiştiriyorum: Aynı ağaçlar, aynı yollar, aynı dereler,  uzun bir baş ağrısı gibi yolun iki tarafında tekrarlanıp duruyor. Rabbim! Şu manzara dedikleri ne müz’iç bir şeymiş! Elimde büyük bir şairin harikulâde kitabı var. Trenin anlatılmaz can sıkıntısını gidermek için kitabın büyülü nesrini mi okumalı, yoksa şu pencerelerin dışında binbir renkle kaynaşan fakat bir türlü değişmesini bilmeyen hayatın dümdüz şeridini mi seyretmekte devam etmeli? İşte halledilecek küçük bir mesele: Gerçi hayat, kitaba sığmayacak kadar geniştir; fakat tekerrrürlerle doludur. Kitap, tabiatta en büyük olan şeyin yani insanın en güzel balını taşımak itibariyle tabiatın genişliğini haiz olmaya muhtaç olmaksızın ona üstündür. Tabiatta insanın en büyük şey olduğuna şüphe etmemeli. Zira en karanlık bir Afrika’nın e...

Oyhan Hasan Bıldırki - Dolunay

O da ne? Şu dolunaya bak. Ne kadar da iri? Ne kadar da parlak? Üstelik dokunuverseniz, sanki omzunuza konacak ya da avucunuza düşecek... Unutma, bu akşam, akşam alacası düşerken, 'dolunay'a sen de bak. Görecek, hayran olacaksın. Unutma e mi? Birdenbire dönüş yolumuzda karşımıza çıkıverdi. Kısa bir zaman içinde, birdenbire kuruluverdi karşı dağların zirvesine. Sanki harikulade bir mutluluk sarayı. Beklemedi, yükseldi. Yükseldikçe parladı, karanlık arttıkça daha da aydınlandı, nur topuna döndü.  İki muhteşem olayı birlikte yaşadım bugün ben. İkisi de senden. İkisi de hiç tükenmesin isterim. Görüyor musun şimdi, ay daha parlak. 'Başıma ağrılar girse, sonsuz acılar beni iki büklüm etse, kurallara karşı koymak yok... İyi geceler! Sabaha güneşle birlikte taptaze ve yeni düşüncelerle koşa koşa, günü kucaklayarak sevinçle, tarlada açan her çiçeği koklaya koklaya, taze havayı her nefes alışta ana ana yaşamak üzere...' Nereden çıkıp geldi bu temenni? Ne kadar güzel bir dilek bu b...

Ahmet Haşim - Güvercin

Genç şairler, parmak hesabıyla mâni düzmeye başlayalı; bazı müteceddidler, Türk sazını değnekle idare etmeye  kalkışalı; mimarlarımız arasında da ne isimle yâd  edeceğimizi bilmediğimiz ma’hûd medrese mimarisi tamim etmeye başladı. Softanın başından çıkardığı sarığı andıran taş kubbeler, tıpkı mantarlar gibi Türk seması altında yer yer bitmeye başladı. Otel, banka, mektep, iskele, şimdi dışardan minaresi ve içerden minberi eksik birer cami karikatürüdür. Bu tarz inşa usulüne mimarlarımız, “Türk mimarisi” diyorlar. Hakikaten bu çirkin taş yığınları Türk mimarisi midir? O halde güvercinler niye bu mimariyi bir türlü sevmiyorlar? Çini gibi, şark mimarisinin mütemmimi olan güvercinler, semanın her köşesinden üşüşerek, kubbe ve minare olan yerlerde küme halinde toplanırlar. “Sinan”ın en hakiki hayranları, şadırvanlar etrafında, fıskiye serpintileri ve su kavs-i küzehleri içinde oynaşan bu lacivert kanatlardır. Hâlbuki güvercinler, ne ecnebi banka binalarının sahte araba s...

Ahmet Haşim - Üstad

Bir cemiyette ahlâk ve âdetlerin ne suretle değiştiğini kelimelerin istihalesinde görmeli. Üstad kelimesinin son senelerde aldığı mâna, bu itibarla küçük bir tetkike değer. Eskiden üstad herkesçe musaddak ehliyetlere verilen büyük bir pâyenin ismiydi. Üstad, dâhiden bir rütbe  aşağıda idi. Üstad    Ekrem, edebi meratipte, dâhi- i âzamın arkasından gelirdi. Üstad, ehliyetin son olgunluk merhalesini ifade ettiğinden yaş, baş, saç ve sakal mefhumlarını da ihtiva ederdi. İhtiyarın hürmet gördüğü, sakalın çenede çirkin görünmediği devirlerde, üstad kelimesinin de utanılacak bir mânası olamazdı. Son senelerde, maddi hayat zevkinin istilâi bir şekil almasıyla, üstad kelimesinin de tedricen itibardan düştüğü görülür. Ak saçlı Anatol Frans, bu kelime ile kendisine hitap edilmesine hiç tahammül edemezdi. Anatol Frans’ın kâtipliğini uzun seneler yapmış olan bir muharririn geçenlerde neşrettiği hâtırat kitabında, üstad hitabı karşısında, salhurde  ve büyük edibin zarif hidd...

Ahmet Haşim - Bahar

Mart başlayalı kırkını geçmiş nice tanıdıklarım hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış. Baharın hastalıkları saymakla tükenmez ki... Mart güneşi, uzviyette çöreklenip yatan bütün yılanları uyandırıyor; toprağın yeniden gençliğe kavuştuğu bu mevsimde, hava kuş cıvıltılarıyle beraber insan iniltileri ve hırıltılariyle dolu. Dün·neş'eli bir kır köşesinde baharın bu iki zıt levhasını yanyana gördüm: Bir tarafta genç hayvanlar oynaşıyor, kuşlar uçuşuyor, taze dudaklar ağaç kütüklerinin siperinde, sonu gelmez buselerle öpüşüyor; diğer tarafta ise, yaşlı hastalar, yorgun iskeletlerinin soğumuş kemiklerini güneşte ısıtmakla meşgul. Bahar bir muhasip gibi, hayata yeni kavuşturduğu yaratıkların sayısını yaşayanların yekûnundan durmadan çıkarmakta... Ne yazık ki vücudun çökmesi zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. Mânâsız çocukluk, tatsız gençlik, olgunluk çağına hazırlanmaktan başka nedir? Zekâ – nar, ayva ve portakal gibi – geç renk ve koku kazanan bir sonbahar m...

Ahmet Haşim - Müslüman Saati

İstanbul'u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”den kasdımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve an'aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı-yukarı bir doğrulukla haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler, orada açan, kâh sağa, kâh sola meyleden, güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati alışkanlığından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyle simsiyah olan ve sırtı, çe...

Saliha Malhun - Deryâ-yı Sîm İçinde Zümrüt Gerdanlık: Sultan Üçüncü Ahmed Hân Çeşmesi

Bâb-ı Hümâyun… Sultan Üçüncü Ahmet Hân, güzel yüzünü ve mercan mevceli gözlerini annesi Râbia Gülnûş Emetullah Sultan’dan mı almış? Öyle olmasa ikindi güneşinin bu solgun saatinde varlığın orta yerinde dehrin gözleri gibi parlar mı bu çeşme? Asırlardır ebediyete akan bu sebil, hâfızasına sinen binlerce bakışla beni fark etti mi acaba? Ürperiyorum… İlk defa eşyânın beni fark etmiş olmasından korkuyorum. Ona baktığımda kalbime üşüşen yüzler, sesler ve görüntüler, kendinden çok benim varlığıma bir kanıt sanki. Ne tuhaf… İlk defâ bir çeşmenin varlığımda bir payı olduğunu hissediyorum… Vâr olmak biraz da hâfızaya dokunan suretler, sesler ve kokularmış demek. Peki ya bundan ötesi? Sultân Üçüncü Ahmed Hân’in ilk padişahlık günleri disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayreti içinde geçmiş. Ne tuhaf… Devlet-i Âliyye, bir asitin demiri eritir gibi erimeye başladığı o sinsi ve menhus hastalığın sancısını ve solgun yüzünü örtmek için gülsima pâdişah kalbinin hâllerini şehre yansıtmış. Topka...

Fazlı Köksal - Ankara'nın Başkent Oluşunun 95'inci Yılı Kutlu Olsun

13 Ekim 1923. Tek maddelik bir kanunla, Ankara'nın başkent olması Meclis tarafından kabul ediliyor. Bozkırdaki tozlu, bakımsız, yolu, suyu, konutu olmayan Anadolu kasabası, artık yeni devletin simgesidir.

Fazlı Köksal - 70 Yaşını Geçmiş Bir Ademin Bir Günü

  Hâlâ Talas’taki bağ evindeyiz. Ekim ayının sonuna kadar da burada kalırız herhalde. Sabah kalkıp tuvalete giderken saate göz attım, altıyı gösteriyordu.  Elimi yüzümü yıkayıp dışarı çıktım. Elmacık (saka kuşu) sesi duyunca şaşırdım. Ses ne taraftan geliyor diye bakındım kestiremedim. Epeydir elmacık yoktu civarda. Epeydir derken onlarca yıldan bahsediyorum. Bahçeleri bağları musluk suyuna mahkum ettikten, etrafı beton yığınlarıyla doldurduktan sonra ne elmacık kaldı ne florya ne iskete ne de bülbül. Serçeler bile azaldı. Meydan kargalara kaldı. Alasıyla karasıyla kargalara.  Biraz elmacık sesini dinledim zevkle. Üşüyordum “bir daha ne zaman elmacık sesi duyacaksın, dur” diyen yanımla “üşütüp hasta olacaksın! ” diyen yanım resmen kavga ediyordu. Biraz dirensem de, hasret kaldığı güzel sesi duymak isteyen kulağım üşüyen vücuduma yenildi içeri girdim. Yatağın sıcaklığı beni çağırıyordu. Biraz daha uzanayım dedim ama uyumuş kalmışım, uyandığımda saat yediyi geçiyo...

Oyhan Hasan Bıldırki - Yalnızlık

ÖMRÜMDE SÜKUT Çıngıraksız, rehbersiz deve kervanı nasıl, İpekli mallarını kimseye göstermeden, Sonu gelmez kumlara uzanırsa muttasıl, Ömrüm öyle esrarlı geçecek ses vermeden. Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika, Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek. Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka, Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek. Cahit Sıtkı TARANCI             Can sıkıcı bir şey yalnızlık. Koca dünyada uçuk sarı, soluk bir renk. Yalnızlık, sevimsizlik… Yalnızlık, sevgisizlik…  Yalnızlık hemen her şeye sırtını dönmek, bütün kapıları sımsıkı bir şekilde başkalarının yüzüne kapatmaktır.       Bütün kapıları başkalarının yüzüne kapatan yalnızlık, hemen herkesin, arada bir bizim de kapımızı çalmaktan çekinmez. Boş bulunur;  “Kim o?”  bile demeden kapımızı aralarsak, yalnızlık içeri süzülür, en acımasız, hem de hiç çıkmayacak bir leke gibi yakamıza yapışır, konuğumuz olur.

Oyhan Hasan Bıldırki - Sanata Sığınmak

    En iyisi, "sanata dönmek". Roman ve hikâyenin, doyumsuz güzellikler perisi şiirin, duygularımızı kabartan musikînin sıcaklığını, bu defa "yeni baştan" yaşamalıyız. Toplum olarak buna çok ihtiyacımız var. Aramızda çözülen sevgi ilmiklerini ancak bu şekilde bir çabanın sonucunda, bütün içtenliğiyle tekrar birbirine bağlayabiliriz.       Yoksa?       Farkındasınız umarım, yıkılışa, bütün cephelerde "çöküşe ve çözülüşe" doğru, doludizgin at koşturup gidiyoruz. Bereket, halkımız olgun. "Büyüklerimizin" ağzına da bakmıyorlar. Fakat gençlerimiz "toy". Onlara sıkıntı veren sebepleri, enine boyuna tartışmadan, getirisini götürüsünü hesaplamadan uygulamaya koymamız, "küçük kıpırdanışlar" başlatıyor. İstanbul ve Ankara gibi büyük üniversite şehirlerimizde, meydanlarda yeniden görmeye başladığımız "polis-gençlik" çatışmaları, "eski yangınları" akla getiriyor. Bu yangın, "kibrit çakmaya çalışanların" oyunu...

Elif Yavaş - Notaların Büyülü Dünyası

       Söyleşi, röportaj havasında geçen edebî konuşma ve tartışma mekânları olur hani. Nazik davetleri reddetmeyen hanımefendi ve beyefendiler kalbimizi onurlandırır mütevazılıkla. Küçük kasabalarda, kazalarda ve köylük yerleşkelerde hayat sürenlerin hayalleri büyük olur kanatlarında. Ekmeğini yediğiniz iş ile sanat vazgeçilmez tutkuya dönüşür ve işinizle eviniz arasındaki dengeyi iyi kurmak gerek. Melankolik duyguların huşusunda flört eden edalı düşler, iç içe halka kurarak hayata işlenir de ikilem yaratır. Geçimimizi temin ettiğimiz meslek ile hobi faaliyetlerini “ev, iş, eş” arasında yansıtmamak gerek. Ev, iş ve eş terazisinde denge kurarak melodi oluşturur yaşam notalarımız.

Oyhan Hasan Bıldırki - Şiir ve Şaire Dair

  Atatürk, sanatı şöyle tanımlıyor: “Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musîkî, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa   heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur.”