2 Nisan 2025 Çarşamba

Mehmed Akif Ersoy - Âhiret Yolu (Safahat'tan - 37)

 


Sokakta sâde bir “âmîn!” sadâsıdir gidiyor:
Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût.
Denildi: “Fâtihâ!”, âmîni kestiler; bu sefer,
Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu ,
Diyordu:
– Söyleyin, Allah için, şu merhûmu,
Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?

1 Nisan 2025 Salı

Mehmed Akif Ersoy - Hüsrân-ı Mübîn (Safahat'tan - 36)

 

Başlattığı gün mektebe, duydum ki, diyordu,
Rahmetli babam: “Âdem olur oğlum ilerde.”
Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu...
Âdemliği geçtik! Paşalık olsun, o nerde?
Âmâli tezâd üzre giderken ebeveynin ,
Hep böyle harâb olmada etfâl ara yerde!

31 Mart 2025 Pazartesi

Fuzuli - Gazel - 269 (Aldı gül-zar içre su aks-i izâr-i âlini)


Aldı gül-zar içre su aks-i izar-i âlini
Çekti güller suretin manzur edip timsâlini
Adın etmiş gün alıp bir aks mir’ât-i felek
Subh gösterdükde sen ruhsâr-i ferruh-fâlini
Şerhe bir gün kıldığın bi-dâdı çekmez haşre dek
Ol melek kim yazmak ister nâme-i a’mâlini
Sey l-i hun hâlin hayâliyle bozup göz merdümin
Merdüm etmiş çeşm-i hun-bâre hayâl-i hâlini
Murg-i dil kalmadı kim sayd olmadı bir dem ana
Sâkin et pervâzdan şeh-bâz-i müşgin-bâlini
Koymadı bir kimse cevrin çekmeğe rahm et demi
Men’kıl hun-rizlikten gamze-i kattâlini
Gam günü üstümde senden özge yok ey dud-i âh
Lütf edip benden götürme sâye-i ikbâlini
Ey Fuzüli bes ki gam-nâk oldu ahvâlin soran
Gamdan ölsen hiç kim sormaz dahi ahvâlini

Oyhan Hasan Bıldırki - Kader, Bozulmaz ki

 

Kalbimizde birbirimizin sıcaklığı, yürüdük.
      Kavuşma bayramındayız!
      Yoldan geldiğini, soluklanman gerektiğini düşündüm. Üstelik kalbimde ayaklanan duygular, beni can evimden kuşatan sevgi kıvılcımları… Anlatılması zor duygular. Göz bebeklerimin içi gülüyor. Bunu biliyorum. Ama kavuşma bayramının bu ilk yangını, gözlerime düşüyor. Gözlerimde mutluluğum ıpıslak, ince ince sızıyor.
      Cıvıl cıvılsın, konuşuyorsun. Soruyorsun, anlatıyorsun…
      Konuşuyoruz.
      Birbirimize anlatacak o kadar çok şeyimiz var ki…
      “Gözlerin hiç değişmemiş!”
      “Senin de!”
      “Elâ mı?”
      “Bal rengi…”
      “Saçlarını kısaltmışsın. Rengi de değişmiş… Arasında gümüşler var. Meç mi yaptırdın?”

30 Mart 2025 Pazar

Mehmed Akif Ersoy - Tercümedir / İfşa (Safahat'tan - 35)

 

Nühüfte kalb-i ketûmunda leyl-i deycûrun,
Seninle biz iki âvâre-ser idik gûyâ:
Ki tâ ebed kalacak muhtefî nazarlardan,
Meğer ki onları etsin lisân-ı subh ifşâ!

27 Mart 2025 Perşembe

Mehmed Akif Ersoy - Tercümedir / Kendi Feryadım (Safahat'tan - 34)

 

Kendi feryâdımdır ancak ses veren feryâdıma...
Kimseler yok, âşinâdan büsbütün hâlî diyâr.
“Nerde yârânım ?” diyorken ben bülend âvâz ile,
“Nerde yârânım?” diyor vâdî, beyâbân, kûhsâr .

26 Mart 2025 Çarşamba

Mehmed Akif Ersoy - Gül, Bülbül (Safahat'tan - 33)


Konduğu her gusn-i ter minberidir bülbülün,
Zemzeme addettiğin hutbesi, faslu’l-hitâb.
Reng-i hakîkat nedir, fark eden ebsâr için,
Goncada matvî duran her varak ümmü’l-kitâb.

Fuzuli - Gazel - 268 (Hayret ey büt sûretin gördükde lâl eyler beni)

Hayret ey büt sûretin gördükde lâl eyler beni
Sûret-i hâlim gören sûret hayâl eyler beni
Mihr salmazsan bana rahm eylemezsen bunca kim
Sâye tek sevdâ-yizülfün pây-mâl eyler beni
Zâ’f-i tâlî mâni’-i tevfîk olur her nice kim
İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler beni
Ben gedâ sen şâha yâr olmak yok ammâ n’eyleyim
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni
Tîr-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
Akd-i zülfün açma kim âşüfte-hal eyler beni
Dehr vakf etmiş beni nev-res cevanlar aşkına
Her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler beni
Ey Fuzûlî kılmazam terk-i târîk-i aşk kim
Bu fazilet dâhil-i ehl-i kemâl eyler beni

25 Mart 2025 Salı

Ömer Seyfeddin - Üç Nasihat

Halk Edebiyatından 

Durmuş'un bir anasından başka kimsesi yoktu. Fakirdi. Ama gençti, kuvvetliydi. Öküzünün biri ölünce tarlasını süremedi. Para kazanmak, tekrar çiftini düzebilmek için gurbete gitmeye karar verdi. Gurbet, İstanbul demektir. Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa, İstanbul yolunu tutar. Durmuş da torbasını omuzladı. Çarıklarını sıktı, eline bir değnek aldı, gurbetçilerin arasına katıldı. Dere tepe aştı. Nihayet İstanbul'a geldi. İki gün hemşerilerinin kahvesinde pinekledi. Ne iş tutacağını bilmiyordu. Bir sanatı yoktu.  “Bari uşak olayım”, dedi. Kapı aramaya başladı. Bir hafta geçti. Münasip bir yer bulamadı. Bir gün kahvede Müstakim Efendi isminde birini salık verdiler. Evi Edirnekapı'sında idi. Durmuş gitti. Bu efendiyi buldu. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar... Eteğini öptü:

—Uşak arıyormuşsunuz, beni alın efendim, dedi.

Müstakim Efendi, onu tepeden tırnağa süzdü. Nereli olduğunu sordu. Durmuş:

— Kastanbolluyum, dedi.

Mehmed Akif Ersoy - Bu Da Bir Mezar Taşı İçin Yazılmış İdi (Safahat'tan - 32)


Yâ Rab ne hatîbdir ki makber:
İnsanlara en derin meâli,
Bir vahy-i bülend kudretiyle
Telkîn ediyor lisân-ı hali!
Ondan da alınmıyorsa ibret,
Yok bir daha almak ihtimâli!
Binlerce vücûd-i nâzenînin
Bir servi hayâl-i yâl ü bâli.
Binlerce ser-i semâ-güzînin
Bir kabza türâb olur zevâli.
Her seng-i mezâr bin hayâtın
Fânîlere karşı infiâli.
Görsün de bu inkılâbı insan,
Dehrin nedir anlasın kemâli!
Zâir bu hakâikin önünde
Hâlâ mı bırakmadın hayâli?

Dilobar Jo‘rayeva - Sizni ko‘rgim kelaveradi

 

Kelasanmi, yo‘qmi so‘raysiz
Dilda hislar yelaveradi,
Qaytmasam ham ortimga lekin
Sizni ko‘rgim kelaveradi.

Ömer Seyfeddin - Diyet

Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında, tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazulu, geniş omuzlu bir pehlivandı. On senedir bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç namluları bütün Anadolu'da, bütün Rumeli'de, serhat boylarında büyük bir nam kazanmıştı. Hatta İstanbul'da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanlann üstünde "Ali Usta’nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı. "Çifte su vermek", sanatının yalnız ona mahsus bir sırrı idi. Yanına çırak almaz, kimse ile çok konuşmaz, dükkânından dışan çıkmaz, habire uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Memleketin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka laf bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız muharebe zamanlan ocağını söndürür, dükkânın kapısını kilitler, kaybolur; muhabereden sonra meydana çıkardı. Şehirde ona dair birçok hikâyeler söylenirdi. Kimi "cellât elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için vakitsiz dünyayı terk etmiş bir garip" derdi. Siyah, şahane gözlerinin yüksek bakışından, kibar tavrından, mağrur sükûnundan, düzgün sözlerinden onun öyle adi bir adam olmadığı belli idi. Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk kendisini seviyordu. Şehirde böyle meşhur bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir iftihardı.

— Bizim Ali...

— Bizim koca usta...

— Dünyada eşi yoktur...

— Zülfikar'ın sırrı ondadır!.. derlerdi.

24 Mart 2025 Pazartesi

Cho'lpon - Go'zal


Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib,
Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen.
Ul yulduz uyalib, boshini bukib,
Aytadir: men uni tushda ko‘ramen.
Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal,
Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

22 Mart 2025 Cumartesi

Oyhan Hasan Bıldırki - Tuzak

 

Hava kapalı. Arada bir gidip gelen yağmur yeniden başlayacak. İşte başladı bile. Saçaklar çeşme oldu, ip gibi sular yere iniyor. Bahçede horozlarla tavuklar panikte. Hepsi sanki ağız birliği etmişler, kapısı açık kümese doğru koşuyorlar.
     - Coşkun kalk, kıpırda biraz! Avluda semer ıslanıyor.
     - İzzet, sen de fırla! Danaları dama koy.
     Emredici olan sesler, yeniden bastıran yağmurun sesiyle ezildi, tavsadı. Yağmur, karşı yamaçtaki ağaç dallarında sanki mıhlanmış gibi duran yapraklarla oynaşıyor. Yapraklar yıkandıkça, yeşilin en güzel tonları ortaya çıkıyor. Yamacınucunu yalayan bulutlar, ardı sıra akıyor, besbelli birbirleriyle yarışıyorlar. Havada gök gürlemesi yok. Bu müthiş yağmur, az sonra duracak, dinecek.
     Danaları dama yerleştirdikten sonra dönen İzzet'in üstü başı tenine yapışmış. Sahanlıktan içeri gireceği sırada durdu, dönüp avluya baktı. Islanan semere koştu. Yüklendi, zar zor semeri kaldırdı. Aldı, merdiven altına koydu. Yukarı çıktı.
     Anası seslendi:
     - Üstün başın yapış yapış olmuş. Çabuk elbiselerini değiştir!

Mine Mengi - Divan Şairinin Dilindeki Edebiyat Terimleri


Söze bir sözlüğün ön sözünden alıntı yaparak girelim: Mustafa Nihat Özön Edebiyat ve Tenkid Sözlüğü adlı, zamanımızdan takriben yarım yüzyıl önce yayımlanmış olan eserinin ön sözünde, edebiyat terminolojimizin tarihiyle ilgili şu bilgiye yer verir: "Edebiyat-ı Cedide Batı anlamındaki tenkid üzerinde epey çalışmıştır. Tenkid tarihi çalışanlar, üsluplar üzerine bazı önemli yazılar çevirdikleri gibi tenkid örnekleri denecek şekilde bazı çevirmeler de yaptılar. Fakat bu işin tekniğinden söz edilmiyor, terim diye bir şey düşünülmüyordu. Bu temel kurulmadıkça da tenkid denen şey, temelsiz, köksüz bir söz kalabalığı sınırını aşamıyordu."[1]  Mustafa N. Özön , bu söyledikleriyle bize öncelikle edebiyat çalışmaları açısından terimlerin önemini vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra, terimler üzerindeki çalışmaların, edebiyat inceleme, araştırma ve eleştiri çalışmalarıyla birlikte başladığı ve terim konusundaki çalışmaların geçmişinin pek eskilere gitmediği bilgisini verir.

Abdulhak Hamid Tarhan - Makber

 


Eyvah!. Ne yer, ne yar kaldı, Gönlüm dolu âh-u zâr kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede gelip ezelden.

21 Mart 2025 Cuma

Abdurrahim Karakoç - Dua


Senin ak alnından gök gözlerinden
Önce dallar sonra yapraklar öpsün.
Eğilsin yıldızlar tutsun elinden
Gecelerden sonra şafaklar öpsün.

Shukur Qurbon - Navro'z



Tun bilan tong erur tashbehda udum.
Аbdulla Oripov

Koʼkda parcha-parcha yulduz,
Sirli-afsunli dunyo.
Bir yulduz bor jahonda
Tong yulduzi-purziyo.
Qoʼllarida nurdan qilich,
Tillarida nurdan soʼz.

20 Mart 2025 Perşembe

Og'uz Atay - Oq paltoli odam

Gavjum bir olomon orasida edi. Cho‘ntagida hemiri ham yo‘q omadsiz edi. Masjidning oldida tilanchilik qilayotgandi. Katta bir masjid edi bu. Minoralari, gumbazlari, peshtoqlari va panjarali derazalari – bari-bari mukammal edi. Ammo tilanchilar uchun masjidning eng muhim yeri keng sahnli hovlisi edi. U bir chekkada turardi. Biror bir qiliq ko‘rsatmaganidanmi yoki rahm-shafqat uyg‘otuvchi g‘arib qiyofasi yo‘qligidanmi va yoki o‘zini butun borliqdan ayirgan ko‘yi sanoqsiz muvaffaqiyatsizliklarini qayg‘uga arzitib tuzuk-quruq o‘ylolmaganidanmi – hatto tilanchilik qilayotib ham omadsiz edi. Kichkina idishlarda bodroq sotmagani uchun bolalar va qushlarga o‘zgalar nomidan yaxshilik ham qilolmasdi; buning ustiga, u na – egnida qirmizi jubbasi bor, folbin siyoqli qariya singari tushlik vaqtida old tomonini tushirib qo‘ysa, rostmana do‘kon eshigi kabi sohibini ko‘zdan yashiruvchi oshlangan qo‘y terisi bilan o‘ralgan g‘ildirakli boshpanada yashardi va na – beso‘naqay semiz, nogiron baqqol singari tasbeh-u ko‘zmunchoqlarini, chaqmoqtoshlarini boshqa sota olmasligiga ko‘zi yetgan zahoti rulga o‘tirgancha motosikliga biriktirilgan rastasi bilan istagan yeriga keta olardi. Na sarmoyasi va na ko‘zga tashlanarli bir qusuri bor edi. Balki, yo‘ldan o‘tayotgan bir notanishni to‘xtatib, kasalxonadan endigina chiqqanini, qurilishdagi ishboshi hamqishlog‘ining yoniga borish uchun puli yo‘qligini aytib, qishloqlik bechora rolini o‘ynasa bo‘lardi; ammo gapirmagani uchun bu borada ham bir muvaffaqiyatga erishishi g‘oyat qiyin edi. Masjid devoriga suyanib turishdan boshqa diqqatga arzigulik hech qanday harakat qilmasdi. Hattoki kaftini ochishga ham urinib ko‘rmasdi. Shunday bo‘lsa ham, kabutarlar va bodroq idishlari, masjidning bo‘rtib chiqqan qiya devoriga terilgan shahvoniy va diniy kitoblar, xalqni ba’zi ijtimoiy illatlardan ogohlantirish maqsadida ko‘zga ko‘rinib tursin deb daraxt poyasiga o‘ralgan gazetalar va tilxat evaziga xayrli ishlar qilayotgan kishilar soni ko‘paygan bir paytda, uni nogiron deb o‘yladi, shekilli, hijob o‘ragan cho‘pday ozg‘in bir ayol bu istaksiz tilanchining kaftini o‘girib, ozroq pul qo‘ydi. Ehtimol, o‘sha paytda tik ko‘tarilgan quyosh sabab ko‘zlari pirpirab, pulga qaramadi; ehtimol, masjidning ichki hovlisida o‘ynayotgan bolalarga astoydil tikilib qolganidan kaftini yopishni unutdi. Bularning bari kunning ilk xayrsevari biroz uzoqlashgandan keyin sodir bo‘ldi. Ayol uning yuziga qarab turarkan, atayinmi yoki bilmasdanmi, ko‘z qorachiqlarini hech qimirlatmagandi. Shuning uchun ilk homiysi u haqida ko‘r bo‘lsa kerak, degan xulosaga kelgan edi. Kaftiga tushgan yana bir tanganing ovozidan o‘ziga kelgandek bo‘ldi: boshini ko‘targach, xuddi o‘ziga o‘xshash, kiyimlari yirtiq, uzun soqolli odamni ko‘rdi. Keyin…Keyin esa eski gilamdan tikilgan qo‘pol bozor xaltasini asabiy titkilagancha tangalar uchun mo‘ljallangan hamyonini qidirayotgan yosh qiz ko‘rindi qarshisida; kattagina tanga kaftidagi boshqa tangalardan qiymatliroq edi, qo‘li og‘irlashdi.

Oğuz Atay - Beyaz Mantolu Adam

Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu. Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filân hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu. Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı. Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte, başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmak taşlarını artık satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Sermayesi ve görünür bir sakatlığı yoktu. Belki, yoldan geçen birini durdurup, hastaneden yeni çıktığını ve hemşerisi inşaat çavuşuna gidecek parası olmadığını söyleyerek köylü taklidi yapabilirdi; fakat, konuşmadığı için, bu bakımdan da basan kazanması oldukça güçtü. Caminin duvarına yaslanmaktan başka ilgi çekici bir eylemde bulunmuyordu. Hatta henüz avcunu açma teşebbüsüne bile geçmemişti. Bununla birlikte, güvercinlerin ve mısır kaplarının ve caminin eğimli bir duvar çıkıntısına dizilen cinsel ve dinsel kitapların ve halkı bazı toplumsal kötülüklere karşı uyaran ve ağaç gövdelerine sarılan gazetelerin ve makbuz mukabili iyilik işleriyle uğraşanların yoğunlaştığı sırada, onu sakat sanan başörtülü ve çarşaflı kuru bir kadın, bu gönülsüz dilencinin avcunu çevirerek içine biraz para koydu. Belki de o sırada oldukça yüksekte duran güneş yüzünden gözlerini kırpıştırdığı için paraya bakmadı; belki de gözü, caminin iç avlusunda oynayan çocuklara takıldığı için avcunu kapamayı unuttu. Bütün bunlar, günün ilk hayırseveri biraz uzaklaştıktan sonra olmuştu. Kadın onun yüzüne bakarken, bilerek ya da bilmeyerek hiç oynatmamıştı gözbebeklerini. Bu yüzden ilk müşterisi onu kör sanmıştı. Avcuna düşen başka bir paranın sesiyle kendine gelir gibi oldu: Kendisi gibi elbisesi yırtık, sakalı uzamış bir adam gördü başını kaldırınca. Sonra, eski bir halıdan yapılmış torbasını sinirli hareketlerle karıştırarak bozuk para çantasını arayan genç kız çıktı karşısına; büyük bir para elini ağırlaştırdı, öteki bütün paraları kapadı.