(18 Kânun-ı evvel 1324/1908, nr.133) İstanbul’un cihangir olan şöhret-i letafetine meclûb olarak dünyanın bilmem hangi aktar-ı ba‘îdesinden gelen bir seyyah – hususiyle tarik-i vürûdu Rumeli şimendiferi ise- ilk nazarda, il hatvede bir haybet-i nefret-memzûca düçar olur gözüne bakan her hane bir sefalet-gede, her sokak muzayyık, murdar ve muavvic, hele kaldırımlı, kaldırımsız o yollar dünya yüzünde ne kadar pislik varsa hepsinin birer mev‘id-i mâyi‘-mülakisidir. Tasavvurât-ı şairânesi eşyasından daha çok olan o seyyah, zavallı İstanbul’un bu medhalinden girerken bu pisliklere birer birer tükürür. Ve şehremanetine bittabi senahan olmayarak herhangi bir misafirhane-i nâ-pâke mevcudiyet-i teab-nâkini emanet eder. Bugüne kadar her felaketimizin olduğu gibi, İstanbul’umuzun sebeb-i yegane-i harabı dahi istibdat olduğuna hükmeder ve susarlardı. Şimdi istibdat maddeten ve tamamen zail olmak şöyle dursun, hayal ve hatıratı bile hâkimiyet-i ümmetle efkâr-ı umumiyenin huzur-ı satvetinden ti...