Ana içeriğe atla

Nef'î - Gazel (Neylesin)

Âşıka ta'n etmek olmaz mübtelâdır n'eylesin Âdeme mihr ü mahabbet bir belâdır n'eylesin Gönlü dilberden kesilmezse acep mi âşıkın Gamzesiyle tâ ezelden âşinâdır n'eylesin N'ola ta'yin etse zabt-ı mülk-i hüsnü gamzeye Zülfü bir âşüfte-i ser-der-hevâdır n'eylesin Zülfüne kalsa perîşân eylemezdi dilleri Anı da tahrîk eden bâd-ı sabâdır n'eylesin N'ola olsa muztarib hâl-i dil-i uşşâkdan Sînesi âyîne-i âlem-nümâdır n'eylesin Olmasa Nef'î n'ola dil-beste zülf-i dilbere Tab'-ı şûhu dâma düşmez bir Hümâdır n'eylesin

Şehâdet Uluğ - Büyük Yalnızlık (Hikâye)


O haykırıp coşan deli dalgaları severdi. Böyle olmasına rağmen ertesi gün denizi gözden çıkarıp Hollanda’yı terk edip gidecekti.
Onu Amsterdam’ın Sipol havalimanından Berlin’e uğurladım.
El sallayıp aldı başını, gitti o.
Aradan çok zaman geçmeden ondan kısacık yazılmış bir mektup aldım. Mektubunda sağ salim ülkesine vardığını yazıyordu Keyt Kayzer. 
İki ay geçtikten sonra yine bir mektup aldım. Onun bu müjdeli haberi kendime gelmemi sağladı.
Coşku ve heyecan dolu hayatını her şeyden önemli görüp izzeti nefsini yücelten Keyt, bu günlerde Münih’te yaşamaya başlamış, gönül sarayını yıkıp yeni bir eser bestelediğini tekrar tekrar yazmıştı. Mektuba ilave olarak gece gündüz çalışıp bestelediği “Büyük Yalnızlık” adlı insanı büyüleyen müzik eserini de göndermiş; beni Münih’e davet etmişti.
Ben ise onun bestelediği, insanın hem düşünce dünyasına hem de kalbindeki ilahi güce övgü niteliğindeki büyülü müzik eserini bir baştan bir başa dolaşmakla meşgulüm.
Gelin size bir hikaye anlatayım. O zaman benim neler yaşadığımı belki anlarsınız: 
Bu yıkıcı fırtına başa bela oldu. Ondan güç alan bulutlar başıboş gezinerek etrafa korku salmaya başladılar. Denizcilerin söylediklerine göre bu fırtına doluya davetiye idi. Limandaki yolcular, korkuya kapılarak sessizce bekleyip fırtınanın yavaşlamasını beklemekten başka çare bulamadılar.
Bizim mahalle limanın yanındaydı. Ben eve dönüyordum. Bir baktım ki karşımda Keyt göründü. O açık pembe bir ceket giymiş küçük bir kızın elinden tutmuş geliyordu. Küçük kız ise elindeki poşeti sıkıca tutmuş, Keyt’i takip ediyordu. Muhtemelen küçük kız tanıdığı birinin kızı olsa gerek. Çünkü Keyt’in çocuğu yoktu.
— Vay, sen misin? Keyt’in gür kaşları yay gibi kıvrılıp başını kaldırdı.
— Benim, dedim.
— Ne zamandır görünmüyorsun.
— Evet, şimdilik devam ediyorum işte. Sen iyi misin?
— İyiyim, iyiyim.
— Evet…
— Yarın Almanya’ya gitmek için hazırlanıyorum.
Birden bire can sıkıntısıyla sordum:
— Almanya’ya mı? Neden?
Keyt’in suratı asıldı. Bir şey söylemek istiyordu ama nasıl anlatacağını bilemiyordu.
— Ne oldu, söylesene, diye endişeyle sordum.
— Annemin hastalığı şiddetlendi. Gitmek zorundayım.
Onun seksen yedi yaşındaki annesi Münih’te yaşıyordu. Keyt’in mesleği bestecilikti, o bir Alman ve
Hollandalı bir subayla evliydi. 
— Evet, anlıyorum, Allah uzun ömürler versin, ömrü uzun olsun. Öyleydi. Yaşlılıkta insanlar çok hastalık, ağrı, sancı çekiyor, diyorum ona teselli vermeye çalışırken. Benim annem de doksan yaşını geçti, Özbekistan’da yaşıyor. 
Zavallı annemin sık sık hastalanıp ağrılar içinde kalışını gözlerimin önüne getirirken birden aklım başımdan gidiveriyor. “Ne olursa olsun, annelerimiz sağlıklı olsunlar…” O birden ateşlenmiş gibi göründü, iki yanağı kıpkızıl bir gonca gibi kızardı. Keyt ailesinin tek evladıydı. Babası iki yıl önce ölmüştü. O üç ayda bir Münih’e annesini görmeye giderdi. Sonrasında onun hayatı hep sıkıntılı geçti. İşte iki yıldır kocası mide kanseri ile çekişiyor. Onun perişam halini görünce içim içim sıkıldı lakin bunu kendisine belli etmedim. Ben onunla sık sık görüşüyorum. Keyt zeki, ağırbaşlı ve oldukça az konuşan bir kadındı. Yalnız benzersiz bir iltifatla devam edip giden ölçülü bir sohbet kurardı. Biraz sohbet ettikten sonra vedalaştık.
Endişeyle ardından bakakaldım. Gece şimşekler ve gök gürlemelerinden sonra başlayan şiddetli sağanak yağmur, her şeyi sular altında bırakmıştı. Havadaki nem dağılmadan denizden esen rüzgar buz gibi nemli havayı yüzüme çarptığında zaman rüzgarında savrulup gidiyordum.
*     *     *
Benim doğup büyüdüğüm Bodik mahallesinde yaşlı bir kadın yaşardı. Mahalledekiler ona “kavurmaççı” derlerdi ancak İmkal nine kavurmaç[1] filan satmazdı. Bir zamanlar “katlama”[2] pişirdikten sonra kazanda “kavurmaç” kavurup mahalledeki çocuklara dağıtırmış. İşte o yaşlı kadın bizim komşumuzdu. Bir gün okuldan dönerken işaretle beni çağırdı. Gidip isteğini dinledim ki zavallı kadın duvardaki askıya asılı süzme yoğurt torbasına yetişip alamamış. Eşek arabasının önündeki ağacı askıya yaklaştırıp üzerine çıktım ve süzme yoğurt torbasını alıverdim. Nine bana dualar etti, sıcacık, buğusu tüten katlamayı elime tutuşturdu. Ben almadım. Nasıl anlatayım, birisinin elime tutuşturduğu yiyecekleri alıp yiyemem. Ayrıca yaşlı kadının haline üzülüyordum. O zavallı yaşlı haliyle kendine yiyecek hazırlamak için hamur karmıştı. Tahtanın üstünde, oklavayla bilmem ne kadar zahmetle hamuru açmıştı. Ocağa kazan koyup ateş yakmış, katlama pişirmişti. Bu hâl gözlerimin önünden gitmiyordu. Kocasının ölümünden sonra iki kızını gelin etmişti. Kızları analarının halini her zaman sorup haber alsalar da evin bütün işleri anneleri tarafından yapılıyordu. Yerden bazlama alıp yer gibi eğilen yaşlı bedeni ve kırışan derisiyle bir an gözüme oldukça mecalsiz göründü. Ben İmkal ninemi severdim, hem de çok severdim. Gönlüm asla ondan uzaklaşmazdı. Sonraları ben yurtdışında yaşarken kim bilir ne zaman bu dünyadan ebediyete göçüp giden bu tertemiz kalpli kadını asla unutamadım. Sözün kısası, katlamayı almayıp geri çevirdiğimde ayağımın altındaki sararıp dökülmüş yaprakların çıtırdadığını işittim. Baktım ki ağaçlar mevsimi geldiğinde birden yapraklarını dökmüşler, yer gazellerle kaplanmıştı. Koşarak eve gidip çantamı bırakıp aceleyle bir şeyler atıştırdım da dönüp ninenin evine vardım. Dökülen yaprakları çabucak süpürüp keten ipliğinden dokunmuş çuvallara doldurdum. Açık alanda duran sağmal ineğine su verdim. Mutfağa bir baktım ki nine kim bilir ne zamandan kalan gaz lambasının fitilini[3] oflaya puflaya temizlemeye çalışıyormuş. Bunu bitirdikten sonra iki gemici fenerinin fitillerini de yeniledi. Bir ara nine odasına girip bir tebrik kartı alıp çıktı ve bana döndü: “Ey Şehlâ kızım, benim okumam yazmam yok, şunu sana vereyim yavrum. Bu benim sana hediyem olsun. Ayrıca senin hikaye yazdığını işittim. Buna da bir şeyler yaz bakalım” diyerek hediyesini elime tutuşturdu. Sevinçten içim içime sığmıyordu. Hediyeyi göğsüme bastırıp koşarak evimize gittim. Sonunda İmkal ninem bana karşılık beklemeden bir hediye vererek aynı zamanda büyük bir kıvanç da hediye etmişti.
Hediye ettiği tebrik kartında top top olmuş, yeni açılmakta olan goncaların üstüne açık mavi renkli kelebeğin konduğu bir resim vardı. Gözyaşlarım sel gibi boşanıp akmaya başladı. Sanki nefesim boğazıma tıkanıp kalmış gibiydi. Nedendir bilmiyorum, hüngür hüngür ağladım. Ben İmkal nineyi severdim. Gönlüm asla ondan uzaklaşmazdı. Nine de beni başkalarından ayrı severdi. Küçücük cüssemle ışıklar gibi eşi, benzeri olmayan bir mutluluk içinde durdum, durdum…
Bir ara parke taşı döşeli kaldırımda bir şey parladı…. Dikkatle gözlerimi dikip baktım ki çiy tanesi titreyip parlıyordu. Bu titreyen çiy tanesi İmkal ninemin kirpiklerindeki yaşa çok benziyordu. Kulağıma cam kırılma sesi gelmişti ve ben bir damla gibi görünen şeffaf çiy tanesinin aslında şişeden dökülen sudan bir damla olduğunu fark ettim.
*     *     *
Kaderimizde varmış, Hollanda’ya yerleştik. İşte İmkal ninemin bana hediye ettiği tebrik kartı da hatıra defterimin yapraklarının arasında duruyordu.
Cumartesi günü evimize Keyt geldi. Üzerinde top top olmuş, yeni açılan yemyeşil goncalar ve küçücük kelebek baskılı buluz giymişti. Birden gözlerim yanar gibi oldu. Onun buluzundaki top top olmuş goncalar ve küçücük mavi kelebekler İmkal ninemin bana hediye ettiği tebrik kartındaki manzaraya çok benziyordu…
Onun üzgün çehresine baktım. 
O çok güzel ve hoştu lakin dert canavarının ağzına düşmüş gibiydi. 
Gözleri içeri çökmüştü. 
Yüzü iyice solmuştu. 
Onun bu vaziyeti beni hayal âlemine götürdü. Yıkıcı hayallere…
Evet, bu değişik bir hâldi. Hem de çok başka hâllere benzemeyen bir hâl idi…
Üç ay önce annesi ölmüştü. Keyt, hiç durmadan annesi hakkında yana yakıla konuştu. O, evine gittikten sonra ben de uzun bir süre sıkıntıya düşüp kendime gelemedim. 
Eyvah… 
Çok geçmedi, kocasından ayrıldı. Kocası ne yazık ki mide kanserine çare bulamayıp ansızın dünyada göçtü. Gerard’ın kardeşleri onunla hiçbir zaman anlaşamadılar. Çünkü arada mal mülk meselesi vardı ya. O hiç inatlaşmadı. Gerard’dan kalan mülkü bıraktı; bir süre sonra alıp başını kendi ülkesine çekip gitti.
*     *     *
Amsterdam’dan trenle eve dönüyordum. Sigara içenler için ayrılan vagonda birisi arkadaşıyla sigara tüttüren birini gözüm bir yerden ısırıyordu. O Keyt’in ölen eşi Gerard’a çok benziyordu. Dilim tutulmuş gibi, elim ayağım tutmaz gibi dikildi. Belki de Gerard ölmemişti… Sonunda öyle olu. Birileri bazı insanları her zaman hatırlar.
Deniz de derinden bir “uh” der gibiydi. Üzgün hâlde eve döndüm. Biraz dinlenip elektronik postamı açmıştım, Keyt Kayzer’den gelen bir mektup gözüme çarptı. O Almanya’da yaşıyor, beni de Münih’e davet ediyordu. Aslında onun gönül sarayının yıkıldığını; bir eser bestelediğini yazıyordu. Mektuba ek olarak bestelediği müziği de göndermişti. Ben o sihirli müziğin içinde bir baştan bir başa gezinirken o perişan hâlimde ne kadar zaman geçirdiğimin farkına varmadım. Sakin sakin penceremden içeriyi gözetleyen güneş içeriye doldu ve ben dışarı çıktım. Gözbebeklerim parlamaya başladı. O bestenin içinde bir şey vardı ve o elmasa çok benziyordu. Baksanız onda kendinizi görüyordunuz.
            Kâinat sessiz ve zaman kimsesizdi.
            Bu kimsesizlik beni ezip geçti.
            O anda ciğerimden kahve damlar gibiydi…
            Canım yanıyordu.
Parke taşı döşeli kaldırımda bir şey parlamaya başladı…. Dikkatle gözlerimi dikip baktım ki çiy tanesi titreyip parlıyordu. Bu titreyen çiy tanesi İmkal ninenin ve Keyt’in kirpiklerindeki yaşa benziyordu.
Müzik üst perdelerde çalıp çınlamaya başladı.
…
İnsanlar ne kadar da kalabalık. Aynı zamanda onlar çok da yalnızlar. Hepsi ruhen yalnızlık içindeler. Bestelenen eserde işte o “Büyük Yalnızlık” övülüyordu. Müziğin ritmi yavaş yavaş sakinleşmeye başladı. Bu arada anlatmasam olmaz, çünkü canım çok kötü yanıyordu.
…
İnsanlar kalabalık. Aynı zamanda onlar çok da yalnızlar. Hepsi ruhen yalnızlık içindeler. İşte o insanlara mahsus derdi Keyt Kayzer, müzik içinde en yüksek dereceye yükselterek üst perdelerde ifade edebilmişti. O bunu başarmıştı.
Ben hastalar gibi kaldırımda sürünüyordum.
Kargalar “gak”layıp birden havalandılar. 
Ve ben kendime geldim.
Batıdan hayat belirtisi martılar üzerimde kaynaşırken müzik yine yüksek perdelere çıkıyor, gökleri kucaklıyordu.
*     *     * 
Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü
[1] kavurmaç: Kazanda kavrulmuş buğday tanesi.
[2] katlama: İnce hamurun yağda pişirilmesinden ibaret bir tür kaygana.
[3] fitil: Gaz lambası, gemici feneri ve “idare” veya “şinanay” denen şişesiz lambalarda kullanılan; bir ucu gaz yağının içinde kalıp yakacak çekerken diğer ucunda yanan ateşle ortamı aydınlatan keten veya pamuk bez parçası.
Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 207. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz. 

Yorumlar


Site Planı
Etiketler yükleniyor...

Çok okunanlar:

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülrû kelmedi)

  Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.

Cengiz Dağcı - Korkunç Yıllar (Roman Özeti)

  ESERİN ADI: Korkunç Yıllar YAZARI: Cengiz Dağcı YAYINEVİ: Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001 1.    ESERİN KONUSU:   İkinci Dünya Savaşı esnasında Sovyetler Birliğinde yaşayan Türklerin Çektiği sıkıntılar, haksızlıklar, kullanılmaları ve vatan sevgisi. 2.    ESERİN ÖZETİ: Olaylar İtalya’da Sadık ve Cengiz’in bir akşam sohbeti esnasında doğuyor.Sadık 1930-1940’lı yıllarda Rusya’da yaşamış bir Kazak Türkü.Hayatını hatıralar adı altında bir defterde topluyor. Sadık çocukluk yıllarında köyde yaşıyor daha sonra babasının milisler tarafından tutuklanmasıyla şehre taşınıyorlar; babasının bir kaç ay sonra serbest bırakılmasıyla da Akmescit’e taşınıyorlar. Sadık durumları çok kötü olmasına rağmen babasının ısrarları üzerine okula yazılır.(1937) Ruslar 150 yıldır Türkleri yok etmek için her türlü yolu deniyorlardı.Önce camilerde ezan okunmasını yasakladılar, ardından da onları yıkmaya başladılar.

Mikayıl Müşfiq - Yenə o bağ olaydı

Yenə o bağ olaydı, yenə yığışaraq siz O bağa köçəydiniz. Biz də muradımızca fələkdən kam alaydıq, Sizə qonşu olaydıq. Yenə o bağ olaydı, səni tez-tez görəydim, Qələmə söz verəydim. Hər gün bir yeni nəğmə, hər gün bir yeni ilham, Yazaydım səhər axşam. Arzuya bax sevgilim, tellərindən incəmi? Söylə, ürəyincəmi?

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaçak

     Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?

Esat Mahmut Karakurt - Vahşi Bir Kız Sevdim (Roman Özeti)

Eserin Adı: Vahşi Bir Kız Sevdim Yazarı: Esat Mahmut Karakurt Yayınevi: İnkılap Ve Aka Kitabevleri   Koll.Şti. Ankara Cad. No :95 – İstanbul. Basım Yılı: 1967 ( İlk baskı   1926 ). Eserin Konusu : Balkan harbi yıllarında bir   Türk subayı ve Bulgar kızının aşkı. Eserin Ana Fikri : Gönül   ferman dinlemez. Eserin Özeti: Abdulhamid’in saltanatı sırasında Adil adında, otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı İstanbul’dan   Makedonya’ya Cisri Mustafa Paşa Tepesi’ni içine alan mıntıkada görevlendirilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu Bulgar çetesinin saldırıları ile karşılaşır ve bu çetenin terör faaliyetlerine son vermek üzere görevlendirilir.

Mehmed Akif Ersoy - Küfe (Safahat'tan - 5)

Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı...

Tarık Buğra - Küçük Ağa (Roman Özeti)

Küçük Ağa ,  Tarık Buğra ‘nın 1964 yılında yayınlanan romanıdır. Kurtuluş mücadelemizin  Akşehir'de yaşanan bölümünü konu edinir. Zamanla cepheye ve Ankara'ya dair hususlara da girilir. KONUSU: Birinci Dünya Savaşı (1914) ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Romanda, bir Anadolu kasabası olan Konya ilinin bir ilçesi olan Akşehir’den yola çıkılarak, bütün zor koşullar altında millî kurtuluş mücadesi veren Kuva-yı Milliye konu edilmiştir. Olaylar Anadolu'nun küçük bir kasabasında başlar ve gelişir. ÖZET: Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri dönmüştür. Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

Halit Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah (Roman Özeti)

  ESERİN ADI           :MAİ ve SİYAH ESERİN YAZARI    :HALİD ZİYA UŞAKLIGİL YAYINEVİ                 :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ BASIMYILI              :1980 1.ESERİN KONUSU: Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi. 2.ESERİN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.