Ana içeriğe atla

Nef'î - Gazel (Neylesin)

Âşıka ta'n etmek olmaz mübtelâdır n'eylesin Âdeme mihr ü mahabbet bir belâdır n'eylesin Gönlü dilberden kesilmezse acep mi âşıkın Gamzesiyle tâ ezelden âşinâdır n'eylesin N'ola ta'yin etse zabt-ı mülk-i hüsnü gamzeye Zülfü bir âşüfte-i ser-der-hevâdır n'eylesin Zülfüne kalsa perîşân eylemezdi dilleri Anı da tahrîk eden bâd-ı sabâdır n'eylesin N'ola olsa muztarib hâl-i dil-i uşşâkdan Sînesi âyîne-i âlem-nümâdır n'eylesin Olmasa Nef'î n'ola dil-beste zülf-i dilbere Tab'-ı şûhu dâma düşmez bir Hümâdır n'eylesin

Çolpan - Kar Koynunda Lale

 


Bir, iki, üç, dört... Beş;  beş... Altı! Yedi, sekiz, dokuz, on...

Küçücük, kırmızı iplerle süslü bezden top yolunu şaşırıp kaçtı, gidip aşağıdaki ağılın duvarına yaslanıp büyüyen şekerpare kayısı fidanına çarptı ve zıplayıp “şap” diye havuza düştü…

Kızlar hep birden:

— Vay! Canın çıkmasın. Havuza düştü işte, diye bağırıştılar. Topu tutmak için peşinden koşan Şerafet de havuzun yanında taş kesilip kalıverdi.

Top, suya batıp sonra havuzun ortasından çıktı ve kızların hevesli, fıldır fıldır gözlerinin önünde ağır ağır,  kasıla kasıla yüzmeye başladı.

Kızlar, suyun üstünde hiçbir şeye aldırış etmeden yüzen topa bakakaldılar ve bu sırada birbirlerine bakıp gülümsediler.

Kasap Taci’nin küçük kızı Turgunbuş koşarak gidip ağılın damına çıktı. Bir kenara yığılmış dut odunlarının arasından uzun bir dalı kırıp havuz kenarına geldi ve o dal ile suyu kendine doğru çekmeye başladı. Kızlar onun etrafına toplanarak topun sudan kurtarılmasını beklemeye başladılar.

Su, suni akıntıyla kızlara doğru akmaya başladıktan sonra yarıya kadar suya gömülen top bazen batıp bazen çıkarak, yavaş yavaş kenara geldi. Kızlar çığlıklar atarak topu yakaladılar.

Suda iyice ıslanan topu Şerafet aldı ve “Hey, kaçamazsın. Yakalandın işte!” diyerek yere vurdu. Onun bu yaptığına tacir Abdullah’ın kızı Tuti üzüldü. Hemen gidip yerden topu aldı ve:

—Hey! Bunun ne suçu var? Canı mı var bunun? Siz düşürdünüz. Şimdi zavallıya beddua mı ediyorsunuz? diyerek topu suya daldırıp silkeledikten sonra dudağını ısırarak bütün gücüyle sıkmaya başladı.

Şerafet kızlara bakarak:

—Ne kadar sıksak da ıslak top zıplamaz. Şimdi başka kimde top var?

…

—Vay! Canım çıkmasın. Kimsede yok mu? Saltanat! Sende vardı ya…

—Bende vardı ya, dün canı çıkmayası Gülnare kaybetti.

—Yoksa oyun bitti.

—Olmaz. Başka oyun oynarız.

—Hey, Canı çıkmayasıca! Top oyunundan iyisi var mı?

—Hey, Şerafet! Eve gidip Rus topunu alsan olmaz mı?

—Rus malı topum yarıldı.

—Vay akılsız! Ne zaman?

O sırada bağın küçük kapısından hızla koşarak küçük bir kız geliyordu. Turgunbuş birdenbire:

—Hah işte kızkardeşim geldi. Eve top almaya göndereyim, dedi.

Bütün kızlar:

—Evet! Evet! Fazilet’i gönderelim, dediler.

Küçük kız Fazilet, koşarak gelip ablasının boynuna asıldı.

—Biraz kenara gel abla. Sana çok mühim bir şey söyleyeceğim.

Bütün kızlar birden:

—Heyecanlı olsun, heyecanlı. Hepimize söyleyiver!

—Yok, ablama söyleyeceğim.

—O zaman ablan bize söylesin.

Abla-kardeş, havuz kenarına gittiler. Bekçi İşmet’in çokbilmiş, her şeyden haberi olan kızı Tillahan dikildi:

—Mühim meselenin ne olduğunu söylemese de biliyorum.

—Biliyorsan söyle bakalım…

—Ne olacak, Turgunbuş’a güvey gelmiştir.

Hepsi birden gülüştüler. Kızların yanına dönen Turgunbuş:

—Olmaz olsun. Bana güvey değil, Şerafet’e görücü gelmiş, dedi.

Kızlar birbirlerine baktı. Şerafet kızarmış, olduğu yerde donup kalmıştı.

II

               Şerafet’in babası Semender Ağa eskiden meşhur bir tüccardı. Onca sıkıntılı yıllarda, kâr zarar zamanlarında işini yürütmüştü. Sonunda geçen yıl bahar başlarında batmıştı. Varını yoğunu satıp borçlarını ödedikten sonra iyice sofu olup şeyhin dergâhına kapılanmıştı.

               Sabahları erkenden şeyhin dergâhına gider, zikir yoksa da şeyhin işlerini yapar, akşam geç vakitte evine gelirdi. Eve geldikten sonra da bir kaşık katı kuru ne varsa yer, sarık bezinden yapılmış seccadesinin üstüne oturup kehribar tesbihini defalarca çekerek “vazife”lerini yerine getirir, sonra ta seher vaktine kadar hüngür hüngür ağlardı.

               Bir gün şeyhin dergâhında heyecanlı bir zikir oldu. Zikir merasimine başka şehirlerden de ateşli ilahiler okuyan hafızlar gelmişti. Dergâhın içerisi hınca hınç doldu. Sabah namazından sonra başlayan zikir yatsıya kadar ancak sona erdi. Birçok insan kendinden geçip yerlerde yuvarlandı. Cezbesi yüksek olup yanan sofulardan bir iki tanesi kendilerini havuza attılar. Kısacası o gün kıyamet günü oldu.

               Ertesi gün erkenden mihrabın önünde şeyh hazretleri oturuyordu. İki yanında üçer olmak üzere altı tane hafızvardı. On beş kadar da mürit içerdeydi…

               Şeyh, mübarek başını eğmiş, sessizliğe dalmıştı.

               Dışarıda kalabalık, bağırış çağırış… Biri koyun getirmiş, biri ekmek yüklenmiş, biri giyim kuşam…

               Semender Ağa dergâhtan çıktı. Gelen adakların hepsini gördü, gözden geçirdi.

               — Hey maşallah… Sultan Arif’in güzel yüzünü görün, diye gülümseyerek dergâhtan şeyh hazretlerinin kucak dolusu dualarını getiren sofu gülerek Semender Ağa’ya baktı ve kapıdan çıkmakta olan Semender Ağa’ya:

               — Ey ağam, adaklardan ne haber? diye sordu.

               —Bir şeyler oluyor sofu, dedi.

               Semender Ağa eve gelene kadar gönlündeki duygularla boğuştu. Kendisinin piri ve üstadı olan adama büyük, imkânı olsa başka müritlerin veremeyeceği bir şey vermek istiyordu. Yalnız, evde ona layık bir şey yoktu. Ona layık bir şeyler vardı ya hepsi borçlarının ödenmesine gitmişti. Çok düşündü lakin gönlü hiçbir şeyde karar kılmadı. “Eğer eski zamanlarım olsa ala sakar atımı verirdim…”

               İçi sıkıldı. Bir zamanlar var olan zenginliği, serveti aklına geldi. Ala sakar atı, rahvan doru atı, deve gibi boy bosuyla Rus yük atı… Üç faytonu, sulak arazileri…

               Neyi vereceğine karar veremedi. Başkalarının verdiği adakların, hediyelerin üstünde bir şey vermeyi düşünüyordu.

               Aklına birden bire zengin çocuğu Yoldaş geldi. “Yoldaş, on batman pirinç, bir tane iyi cins oğlak kapma yarışı kazanmış at, baştan ayağa giyim kuşam verdi…”

               Böyle hayallerle evine varıp içeri giriyordu ki hanımı durdurdu.

               —İçerde kadınlar var. Siz diğer odaya girin. Misafirlere pilav ve içecek hazırladım. Şimdi size de pilav alıp geliyorum.

               Semender Ağa, küçük tabaktaki pilavı tek başına oturup yemeye başladı. Pilavı yarılamıştı ki hanımı gelip karşısına oturdu:

               —İyi geldiniz babası. Kızınıza görücüler geldi. Ben ne diyeceğimi bilemedim.

               —Gelenler kimmiş? Nereden gelmişler?

               —Hani şu Azize kadınla Rüstem ağanın hanımı… Sizin şeyhiniz adına görücü gelmişler. Şimdi “yaşlanıp durulmayan, acıyıp sevilmeyen” şeyh, iki karısının üstüne bu…

               Bu sözleri işiten Semender Ağa’nın gözleri parladı:

               —Doğru mu? Şeyhin görücüleri mi? Şeyh neden bana hiç belli etmemiş ki?

               —Kocaman adam. Ben görücülere kızım daha küçük, on yedi yaşına girdi dedim. Böyle cevap vereyim mi?

               O sırada dışarıdan bir kadın sesi işitildi:

               —Kumrubaş! Misafirler kalktılar!

               Kumrubaş yerinden kalktı. Kocasına bir şeyler söylemek ister gibi baktı. Semender Ağa bir gencecik kızını, bir şeyhi, aklındaki hediye meselesini ve en sonunda da koskoca şeyh hazretlerinin güveyi olacağını düşünerek:

               —Biricik kızımızı şeyhimiz hazretlerine verdik. Başımızın gözümüzün sadakası olsun deyiver, dedi.

               Kumrubaş, beklemediği bu sözü işitince kızarıp bozardı. Resim gibi kaskatı kesilerek duvara dayanıp kaldı.

III

               Şerafet, Semender Ağa’nın biricik kızıydı. Bu kız, bu çevrenin güzellikte, hamaratlıkta, işve ve nazda, el çabukluğunda bir tanesiydi. Mahallenin delikanlılarından iki üç tanesi bir yerde toplansalar konuştukları en önemli konu Şerafet olurdu. “Bu kız Allah’ın hangi bahtlı kulunun olur acaba? Kimin evini abad eder?” diye kafa yorarlardı.

               Şerafet’in şeyhe verildiğinin haberi duyulduktan sonra bütün mahalle halkı günlerce bunun dedikodusunu yaptılar.

…

               Sokakta sıra sıra arabalar sürülüp geçmeye çalışıyordu. On-onbeş arabaya doluşan kadınların düzensizce söylediği “Yâr yâr” türküleri ortalığı yıkıyor, göklere yükseliyordu. Sandık, yorgan, halı, bohça ve başka şeyler yüklemiş; yüklerin üstüne de bir iki koca karı oturtmuş olan arabacılar öndekiler gibi birbirlerini geçmek için yarışıyordu.

               Bu gürültü patırtıyla gitmekte olan göç en sonunda şeyhin kapısına yaklaştı. Sokağın ortasında gürül gürül yanan, alevleri göklere yükselen ateşin etrafında toplanmış bir grup erkek sesleri çıktığı kadar “Yâr yâr” türküleri söylüyordu. Onların berisinde başına çarşaf örtmüş, çapan giymiş, başörtüsü takmış kadınlar, gelinler, küçük kızlar… Önlerinde kocaman kumaş topları almışlar; onlar da “Yâr yâr” türküleri tutturtmuşlardı:

 

               “Tahta tahta köprüler tahtın olsun yâr yâr

               Fatmana gibi senin bahtın olsun yâr yâr

               Uzun uzun sicimlerden salıncaklar yâr yâr

               Kısa entari giyerler gelincikler yâr yâr…”

              

               Ateşin etrafında toplanan kadın erkek hep birden “gelin geldi, gelin geldi!” diye bağrıştılar. Birkaç delikanlı kucak kucak kurumuş pamuk sapı alıp ateşin ortasına attılar. Ateş güçlendi, alevleri yine yükseldi.

Herkes sabırsızlanmaya, kımıldanmaya başlamıştı. Çocuklar kızın geleceği tarafa doğru koştular. Gürültü patırtı arasında arabalar geldi. Halk arasında:

— İşte gelin. İşte kızın ineceği araba, diye konuşmalar başladı.

Arabacı, gelini getiren arabayı gösterişli bir tarzda ateşin üzerine sürüp atı kamçıladı. Araba ateşi geçip kapıya yakın bir yerde durdu.

“Güvey!”,  “Enişte!”, “Efendimiz nerde?”, “Çekilin! Çekilin!” diye sesler işitildi.

Biraz sonra apak sakallı, gücü kuvveti bitmiş bir ihtiyar olan güvey beyefendi üzerinde altın işlemeli elbisesi; kocaman bel kuşağı bağlamı halde birkaç aksakallı müridinin arasında yavaş yavaş ilerleyerek arabaya yaklaştı. Yine halk arasında sesler yükseldi:

—Gelini elinden tutup indir enişte! Haydi kaldır!

—Haydi efendim! Elinden tutun!

Yaşlı adam titreyen ellerini arabaya uzatıp kızı oturduğu yerden kaldırdı ve bir iki adım attıktan sonra yere bıraktı.

Kalabalıktan yine sesler yükseldi:

—Maşallah efendim! Maşallah!

—Efendimiz boş adam değilmiş.

—Hala belinde kuvvet varmış efendimin!

Bu gürültü patırtı, hır gür gece yarısı sona erdi. Eğlenceye sahne olan sokaktan insanlar çekildi, ortalık kapkaranlık ve sessiz bir mezarlığa döndü.

IV

O sırada şeyhin evinden iki delikanlı çıktı.

—Eh, sokak çok karanlıkmış yahu!

—Şuna bak ey! Gökte bir tek yıldız yok.

—Yürü hadi! Bu gece sanki şeyh dedenin gönlü gibi olmuş.

—Doğru ya. Ben kıza acıyorum. Zavallı bula bula kimi buldu ya…

—Ne demezsin. Babasının ocağına ateş düşsün. Adam değilmiş.

—Sakalı pamuk gibi ağarmış, torunu yaşta kızı arabadan alışına bak. İnsanın yüreği dayanmıyor. Bunu bir şeye benzeteceğim ya benzetecek bir şey bulamadım.

               O sırada bir köşede sokağı gözetleyen Bekçi Memet ağlamaklı bir halde düdüğünü çaldı ve:

               —Ne diyorsunuz gençler! Dünya böyle ters bir dünya işte… Lalenin üstüne kar yağdı, dedi.

               Gençler cevap vermediler, karanlığın kucağına girip kayboldular.

(Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü)

---------------

Özbekçe

20. Ve 21. Asır Özbek Hikaye Ve Kıssaları / Bengü Yayınları


 *     *     *

Yorumlar


Site Planı
Etiketler yükleniyor...

Çok okunanlar:

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülrû kelmedi)

  Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.

Cengiz Dağcı - Korkunç Yıllar (Roman Özeti)

  ESERİN ADI: Korkunç Yıllar YAZARI: Cengiz Dağcı YAYINEVİ: Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001 1.    ESERİN KONUSU:   İkinci Dünya Savaşı esnasında Sovyetler Birliğinde yaşayan Türklerin Çektiği sıkıntılar, haksızlıklar, kullanılmaları ve vatan sevgisi. 2.    ESERİN ÖZETİ: Olaylar İtalya’da Sadık ve Cengiz’in bir akşam sohbeti esnasında doğuyor.Sadık 1930-1940’lı yıllarda Rusya’da yaşamış bir Kazak Türkü.Hayatını hatıralar adı altında bir defterde topluyor. Sadık çocukluk yıllarında köyde yaşıyor daha sonra babasının milisler tarafından tutuklanmasıyla şehre taşınıyorlar; babasının bir kaç ay sonra serbest bırakılmasıyla da Akmescit’e taşınıyorlar. Sadık durumları çok kötü olmasına rağmen babasının ısrarları üzerine okula yazılır.(1937) Ruslar 150 yıldır Türkleri yok etmek için her türlü yolu deniyorlardı.Önce camilerde ezan okunmasını yasakladılar, ardından da onları yıkmaya başladılar.

Mikayıl Müşfiq - Yenə o bağ olaydı

Yenə o bağ olaydı, yenə yığışaraq siz O bağa köçəydiniz. Biz də muradımızca fələkdən kam alaydıq, Sizə qonşu olaydıq. Yenə o bağ olaydı, səni tez-tez görəydim, Qələmə söz verəydim. Hər gün bir yeni nəğmə, hər gün bir yeni ilham, Yazaydım səhər axşam. Arzuya bax sevgilim, tellərindən incəmi? Söylə, ürəyincəmi?

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaçak

     Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?

Esat Mahmut Karakurt - Vahşi Bir Kız Sevdim (Roman Özeti)

Eserin Adı: Vahşi Bir Kız Sevdim Yazarı: Esat Mahmut Karakurt Yayınevi: İnkılap Ve Aka Kitabevleri   Koll.Şti. Ankara Cad. No :95 – İstanbul. Basım Yılı: 1967 ( İlk baskı   1926 ). Eserin Konusu : Balkan harbi yıllarında bir   Türk subayı ve Bulgar kızının aşkı. Eserin Ana Fikri : Gönül   ferman dinlemez. Eserin Özeti: Abdulhamid’in saltanatı sırasında Adil adında, otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı İstanbul’dan   Makedonya’ya Cisri Mustafa Paşa Tepesi’ni içine alan mıntıkada görevlendirilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu Bulgar çetesinin saldırıları ile karşılaşır ve bu çetenin terör faaliyetlerine son vermek üzere görevlendirilir.

Mehmed Akif Ersoy - Küfe (Safahat'tan - 5)

Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı...

Tarık Buğra - Küçük Ağa (Roman Özeti)

Küçük Ağa ,  Tarık Buğra ‘nın 1964 yılında yayınlanan romanıdır. Kurtuluş mücadelemizin  Akşehir'de yaşanan bölümünü konu edinir. Zamanla cepheye ve Ankara'ya dair hususlara da girilir. KONUSU: Birinci Dünya Savaşı (1914) ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Romanda, bir Anadolu kasabası olan Konya ilinin bir ilçesi olan Akşehir’den yola çıkılarak, bütün zor koşullar altında millî kurtuluş mücadesi veren Kuva-yı Milliye konu edilmiştir. Olaylar Anadolu'nun küçük bir kasabasında başlar ve gelişir. ÖZET: Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri dönmüştür. Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

Halit Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah (Roman Özeti)

  ESERİN ADI           :MAİ ve SİYAH ESERİN YAZARI    :HALİD ZİYA UŞAKLIGİL YAYINEVİ                 :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ BASIMYILI              :1980 1.ESERİN KONUSU: Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi. 2.ESERİN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.