Ana içeriğe atla

Necmettin Turinay - Mustafa Miyasoğlu’nun Muhteşem Finali

Sevgili Miyasoğlu hakkında saatlerce konuşmak mümkün. Aynı şekilde uzun uzun yazmak da! Fakat böyle bir vefatın ardından (1 Ağustos 2013), insan neyi söyleyeceği hususunda şaşırıp kalıyor. Geride bıraktığı güzel romanlar, geceler boyu sürüp giden sohbetler ve ileriye dönük onca tasavvur!.. Şimdi bunların çoğu uçup gitmiş gibi bir intiba uyandırıyor insanın şuurunda. Bir nevi Kaybolmuş Günler gibi bir duygu belki de. Kuşkusuz Miyasoğlu ilgili romanını yazarken, bu tür duygular arasında nice tereddütler geçirmiş olmalıdır. Kaybolmuş veya kaybolacak günler üzerine hassasiyetle eğilmek, onları yeni baştan hatırlamak, ya da bir nevi unutulmazlık kazandırmak gibi bir arayış. İşte şimdi biz de bir yanımız sevgili Miyasoğlu’na dönük, öbür yanımız fani zamanlarımızın kaybı karşısında duyduğumuz bir acı ile dopdoluyuz.

Fakat Kaybolmuş Günler bir yana, beni asıl düşündüren gene de onu Güzel Ölüm’ü oluyor. Ölümü munisleştirmek, güzelleştirmek, onu müsterih bir ruh haliyle karşılamak gibi bir şuur. Mustafa ilgili romanını kaleme alırken, şüphesiz kendi ölümünü düşünmüş olamazdı. Çünkü biz ne kadar ölümden bahsedersek edelim, onu kendimizden biraz daha uzakta hisseder, hemen daima başkalarının üzerinden konuşmayı tercih ederiz. Dolayısıyla Mustafa ölüm hadisesini “güzel”lik duygusuyla sıfatlandırırken, tam olarak neler hissetmiş olabileceğini bilmiyorum. Velev ki bir roman kahramanının vefatı üzerinden bile olsa, onun ölüm vakasını ciddi ciddi düşündüğü ortaya çıkmıyor mu buradan?

Ancak güzel bir ölüm arayışı, ölümü güzel olan birini anlatmak ihtiyacı, beni de derin derin düşündürüyor. Acaba diyorum, Mustafa o roman kahramanı üzerinden konuşurken, kendi ölümü üzerine bir takım mülâhazalar geliştirmiş olamaz mı?

Nitekim Mustafa kendi romanında anlattığı gibi, “güzel bir ölümle” dünyamıza veda etti gitti. Nice dostlarına, sevenlerine ve sevmeyenlerine!.. Özellikle de muhterem eşi Nilüfer Hanıma, değerli evlâtlarına! Ondan hiç şüphe etmiyorum ki Nilüfer Hanım ve evlatları, sevgili Miyasoğlu için her türlü ihtimamı elden bırakmadılar. Hastanede olsun, evde olsun! Dolayısıyla onların gösterdiği ihtimamın, Mustafa’yı ne kadar memnun etmiş olabileceğini tahmin zor olmamalıdır. Mustafa memnun, onun yüz ifadelerinde bu memnuniyeti görmekle eşi, çocukları ve çevresi de memnun. Böylesi zamanlarda çoğalan bir güzelliğe şahit olmak, uzaktan uzağa böyle duruma vakıf olmak, o da o kadar güzel!..


Mustafa kanserdi, kuşkusuz bu illetten acı da çekti. Fakat etrafında pervane gibi dönen aile efradının içten gayretinin, çektiği acıyı biraz olsun bastırdığını, hafiflettiğini tahmin etmek zor olmamalıdır. İşte onu söylemek istiyorum ki acılı bir hastalık, böyle bir atmosfer içinde şevkli bir dayanışmaya dönüşerek, Mustafa’nın ölümünü bir Güzel Ölüm seviyesine yükseltmiş oldu. Ailesi, Mustafa ve doktorlar arasında biraz da kapalı cereyan eden bu hoş hâl, daha fazla gizli tutulamadı. Fısıltı halinde çevreye yayıldı da yayıldı. Telefonlar vasıtası ile, Türkiye’nin orasına burasına ulaştı. Herhalde bunun da bir hikmeti olmalı ki neredeyse ülke çapında, Mustafa’ya yönelik bir muhabbet patlamasına şahit olduk. Mustafa’yı sevenler kadar sevmeyenler de bu muhabbet halkasına iştirakten geri durmadılar. Yani Cenabı Hak neredeyse bütün Türkiye’nin dikkat ve muhabbetini, Miyasoğlu’na müteveccih kıldı desek yeridir. Sayın cumhurbaşkanının onu ziyaretini de ancak böyle düşünmek mümkündür.

Dolayısıyla Mustafa daha gençliğinde, içten gelen bir aşkınlık hissiyle ölümü güzelleştirirken, Cenabı Allah da ona aynen kendi romanında olduğu gibi, bir Güzel Ölüm nasip ederek onu adeta taçlandırdı. Öyleyse biz de buradan son bir kere olsun tekrar edelim:

Güle Güle Miyasoğlu!.. Vazifeni yerine getirmiş bir kul olarak uğrluyoruz seni. Ekmeğini yedik suyunu içtik, helâl eyle!.. Yazdığın bunca şiir, roman ve hikâye, ayrıca son derece değerli biyografiler, senin en güzel şahitlerindir. Şundan emin ol ki o güzel eserler, senin zamanlarına nisbetle daha bir itibar kazanacak, okunacak, tercüme olunacak ve umumi bir kabule mazhar olacaklardır.

Çünkü sen son kırk yılın edebiyatında, biraz farklı bir yerde duruyordun. Necip Fazıl’ı o kadar sevmene rağmen, kendi sanat ve edebiyatını ondan farklı kurmayı ilk düşünenlerden biri oldun. Çünkü Necip Fazıl’a takılıp kalanlar, üstada olan hayranlıklarından kurtulamıyor, adeta kendilerini helâk ediyorlardı. Sen bu tehlikeyi ilk sezenlerden birisisin dolayısıyla. Fakat üstat hakkındaki en güzel eserlerden birini gene de sen kaleme almadın mı?

Senin diğer bir hususiyetin de Nuri Pakdil, Sezai Karakoç ve Mavera çizgisinin içinde kaybolmamandır. Şiir, deneme ve hikâye üçgeninde dönüp duran o havaya sığınmadın. Daha ilk gençliğinde, bu alandaki zafiyeti gene ilk sen farkettin ve romansız bir edebiyat olamayacağını ilân ettin.

Son yarım yüzyılın İslâmi edebiyat çevreleri romana nedense prim vermiyor, İslami edebiyat geleneğinin hikâyeye açık, romana kapalı olduğunu turfa mal gibi pazarlıyorlardı.


Sanata ve edebiyata istidatlı gençler bu yüzden romana karşı mesafeli davranmayı, ideolojik bir tutuma dönüştürüyorlardı. Yerine göre Tanpınar’dan, yerine göre Cemil Meriç’ten iktibaslara dayanan bu yersiz iddianın hiçbir ciddi temeli bulunmuyordu. Nitekim edebiyatın küçük formları arasına sıkışıp kalmış bu tür spekülasyonlara, daha işin başında sen isyan ettin. Şiirin yanı sıra hikâyeyi, aynı zamanda romanı yan yana sürdürerek, içine girdiğimiz alacakaranlığın sonunu getirmek sana nasip oldu.

Mustafa için buna benzer, daha neler neler söylemek mümkündür. Fakat şimdilik bu kadarı ile iktifa ederek, rahmetli Miyasoğlu’nun güzel bir şiiriyle baş başa bırakmak istiyorum sizi. Romanları karşısında biraz da gölgede kaldığına inandığım şiirlerine dikkati çekmek için!.. “Şiir” adını taşıyan bu parçası, eğer yanılmıyorsam, değerli eşi Nilüfer Hanım için söylenmiş olmalıdır. İçinde bir ithaf barındırmasa bile, gönül gönüle ayna teşkil ettiği için, kendi aralarındaki şifreli dile şehadette bir mahsur bulunmaz sanırım. Bu arada Mustafa’yı sırf bir şuur, mantık ve muhakemeden ibaret görenlerin onun bu yanını, yani derin yanlarını tanıması bakımından bu “Şiir”, önemli bir anahtar mesabesindedir. Öyleyse bu Güzel Ölüm’ün ardından, o şifreli şiiri hep birlikte bizde tekrar edebiliriz:

Ellerin neye uzansa

Tuttuğun ben olurum

Uzaklarda bir ateş yansa

Işığında seni bulurum

Bütün şarkılar sana adanmış

Yazılmış ve yazılacak şiirler senin için

Seni anmak için çalar saatler

Bu ölümlü dünya senin için ayakta

Suların su oluşu, toprağın toprak

Günler seni görmek için yollarda

Sen kararsız ve kırgın küheylanım

Sahipsiz günlerimizin karanfili

Şarkılar bir hayatı bütünler

Sen gelmiş ve gelecek sevgileri

Seni anlatamaz ölümlü sözler

Anla dilimdekini ey sevgili

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülrû kelmedi)

  Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.

Cengiz Dağcı - Korkunç Yıllar (Roman Özeti)

  ESERİN ADI: Korkunç Yıllar YAZARI: Cengiz Dağcı YAYINEVİ: Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001 1.    ESERİN KONUSU:   İkinci Dünya Savaşı esnasında Sovyetler Birliğinde yaşayan Türklerin Çektiği sıkıntılar, haksızlıklar, kullanılmaları ve vatan sevgisi. 2.    ESERİN ÖZETİ: Olaylar İtalya’da Sadık ve Cengiz’in bir akşam sohbeti esnasında doğuyor.Sadık 1930-1940’lı yıllarda Rusya’da yaşamış bir Kazak Türkü.Hayatını hatıralar adı altında bir defterde topluyor. Sadık çocukluk yıllarında köyde yaşıyor daha sonra babasının milisler tarafından tutuklanmasıyla şehre taşınıyorlar; babasının bir kaç ay sonra serbest bırakılmasıyla da Akmescit’e taşınıyorlar. Sadık durumları çok kötü olmasına rağmen babasının ısrarları üzerine okula yazılır.(1937) Ruslar 150 yıldır Türkleri yok etmek için her türlü yolu deniyorlardı.Önce camilerde ezan okunmasını yasakladılar, ardından da onları yıkmaya başladılar.

Mikayıl Müşfiq - Yenə o bağ olaydı

Yenə o bağ olaydı, yenə yığışaraq siz O bağa köçəydiniz. Biz də muradımızca fələkdən kam alaydıq, Sizə qonşu olaydıq. Yenə o bağ olaydı, səni tez-tez görəydim, Qələmə söz verəydim. Hər gün bir yeni nəğmə, hər gün bir yeni ilham, Yazaydım səhər axşam. Arzuya bax sevgilim, tellərindən incəmi? Söylə, ürəyincəmi?

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaçak

     Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?

Esat Mahmut Karakurt - Vahşi Bir Kız Sevdim (Roman Özeti)

Eserin Adı: Vahşi Bir Kız Sevdim Yazarı: Esat Mahmut Karakurt Yayınevi: İnkılap Ve Aka Kitabevleri   Koll.Şti. Ankara Cad. No :95 – İstanbul. Basım Yılı: 1967 ( İlk baskı   1926 ). Eserin Konusu : Balkan harbi yıllarında bir   Türk subayı ve Bulgar kızının aşkı. Eserin Ana Fikri : Gönül   ferman dinlemez. Eserin Özeti: Abdulhamid’in saltanatı sırasında Adil adında, otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı İstanbul’dan   Makedonya’ya Cisri Mustafa Paşa Tepesi’ni içine alan mıntıkada görevlendirilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu Bulgar çetesinin saldırıları ile karşılaşır ve bu çetenin terör faaliyetlerine son vermek üzere görevlendirilir.

Tarık Buğra - Küçük Ağa (Roman Özeti)

  Küçük Ağa ,  Tarık Buğra ‘nın 1964 yılında yayınlanan romanıdır. Kurtuluş mücadelemizin  Akşehir'de yaşanan bölümünü konu edinir. Zamanla cepheye ve Ankara'ya dair hususlara da girilir. KONUSU: Birinci Dünya Savaşı (1914) ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Romanda, bir Anadolu kasabası olan Konya ilinin bir ilçesi olan Akşehir’den yola çıkılarak, bütün zor koşullar altında millî kurtuluş mücadesi veren Kuva-yı Milliye konu edilmiştir. Olaylar Anadolu'nun küçük bir kasabasında başlar ve gelişir. ÖZET: Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri dönmüştür. Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

Mehmed Akif Ersoy - Küfe (Safahat'tan - 5)

Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı...

Halit Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah (Roman Özeti)

  ESERİN ADI           :MAİ ve SİYAH ESERİN YAZARI    :HALİD ZİYA UŞAKLIGİL YAYINEVİ                 :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ BASIMYILI              :1980 1.ESERİN KONUSU: Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi. 2.ESERİN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.