7 Haziran 2024 Cuma

Feyza Tuğçe Fırat - Gönül Hanım Romanı’nda Türkçülük İdeali

 


Roman Osmanlı, Tatar ve Macar Türklerinden oluşan dört kişilik bir soydaşın ortak bir ideali olan Türk tarihi ve ilmini keşfederek, tarihimiz ile ilgili kilit taşı olan Orhun Abidelerini Türk Dünyası ve diğer halklara tanıtmak için çıktıkları seyahat üzerinden anlatılır. Çünkü ‘Biz benliğimizi tanımazsak, kimse bizi tanımaya tenezzül etmez. Başkasının artığını yiyen, elbisesini giyen saygıya layık değildir...’(s.27)[1] Bu yolculuğa çıkılmasını sağlayan, milli bir görev sayan Gönül Hanım karakteridir. ‘ bu hususta ilk fikir ve ilk gayrete getirme bu aydın kadından çıkmıştı.(30) Gönül Hanım Paris Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu olan idealist bir Türk kadınıdır. Yolculukları dört karakter üzerinden yorumlanır. Osmanlı Türkü olan ve savaş sırasında Ruslara esir düşmüş üsteğmen Mehmet Tolun, Macar Türkü olan esaret altında bulunan yedek teğmen Kont Bela Zichy, Tatar Türkü olan ticaret ile uğraşan Ali Bahadır Kaplanof ve kız kardeşi Gönül Hanım Kaplanof ( kaplankızı )tur.‘ Gönül Hanım Sefer Heyeti’ adını verdikleri bir keşif grubu kurarlar. Yolculukları ve bu sırada karşılaştıkları çeşitli olaylara da yer verilmiştir. Geçtikleri Türk coğrafyaları ve bunların bazı yönleri de ele alınmıştır. Yazarın kitapta üzerinde durduğu birçok konudan en önemlisi olan, kitabeler de atalarımızın dile getirdiği gibi ‘Ey Türk kendine gel!’ der ve okurlarına bilinçli olmaları gerektiğini; kökenlerini bilmeyen, ondan yoksun bir milletin ileriye dönük sağlam adımlar atamayacağını dile getirir.

Bahadır Bey ve kardeşi Gönül Hanım arasında geçen bir konuşmalarında ‘ Radloff gibi Ruslaşmış Almanlar, Thomsen gibi Danimarkalılar eski medeniyetimizin, kuzey Çin çölleri ortalarında kalan belirtilerini buldular. Bu manevi hazinelerin esrarını açtılar ve bizlere, atalarımızın bu gafil torunlarına, milli gururlar kazandırdılar. Biz bu şerefe layık mıyız? ‘

-‘ Mümkün değildir ki bir Radloff da, bir Le Coq da bir Tatar’ın, bir Türk’ün heyecanı, duygusu bulunsun. Bunlar olmayınca bu tarihi gerçeklerin mühim bir kısmı daha keşif olunmamıştır, sanırım.’ (s.29)

Cümlesinde Bahadır Bey abidemizin Rus seyyahlar tarafından keşfedilmesinin ve bu şarkiyatçılar tarafından çözümlenmesinin mahcubiyetini dile getirir. Türklere ait en önemli yazılı kaynağımız olan levhaların Türkler tarafından keşfedilmesini isterdi. Bu durum karşısında kendisini atalarına karşı görevini gerçekleştirememiş mahcub bir torun olarak görür. Gönül Hanım da bu konuda aynı şekilde mahcubiyet hisseder. Radloff’ a minnettar olduğunu dile getirir. Fakat bir Rus ile Türk’ün çözümlemesi arasındaki anlam farkından bahseder. Duygu yoksunu olan bir keşifin aslında kendi nesline ait bireylerce yorumlanırsa anlam kazandığını dile getirir. Ve bu nedenle önemli bir kısmının keşfedilmemiş olduğunu söyler.

Yol boyunca geçtikleri çeşitli Türk coğrafyası ve yakın halkların bazı sorunları da ele alınmıştır. Budizm’i seçmiş olan Moğol halkından bahseder.‘Moğolların biraderi olan Türkler din değiştirerek ve göç ederek miskinlik tehlikelerinden kurtulmuşlardır. Fakat Asya’nın bu kervan geçmez ıssız yerlerinde kalan Moğollar ile Tatarların bir kısmı yakalarını bu pek yayvan ve felsefi bir din olan Budiliğe kaptırmışlar ve mahvolmuşlar.’ (s.51) Bu nedenle,‘ Budilik şu cihanın vaktiyle en canlı, en arzu dolu Moğollarını böylece birkaç yüzyıl içinde en tembel ve en alçak bir hayvan derekesine indirmiş.’(s.46)  der. ‘ Herhangi bir dinin siyah ve kanlı perdesi ancak ilim ve irfan ile açılıyor ve gerçek yönü ilim ve irfan ile aydınlığa kavuşuyor.’ (s.47) diyerek Moğolların kabul ettiği Budizm’in akla, yaşayışlarına ve kişiliklerine uygun olmadığı gibi, bu durumun aydınlatılmasının yalnızca akıl ve ilimle sağlanacağını savunur. Budizm’e kapılarak mahvolduklarını söyler. Türk halkının göçebe yaşayış tarzı sayesinde bu gibi sorunlarla karşılaşmaktan kurtulduğunu ve asimile olmaktan ırkını koruduğunu dile getirir.

Seyahatlerinin asıl hedefi olan Abideyi bulan heyet, levhanın sadece ejderha tasviri başlığı ile beraber Çince yazılmış kısmını bulurlar. Çünkü levhanın bu kısmındaki yazılar görünürdedir.  Eski Türk yazılarını bulamayan ekip büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Fakat Macar Türkü olan Kont ‘abidenin arka yüzünü örten duvardan düşen iki tuğlanın altında kapatılmış olan eski Türk yazısını’(s.96) bulur. Bu durumu yazar, kahramanları aracılığı ile ‘ Türk milletinin şeref türbesinin kapısına bu duvardan perdeyi hangi kindar düşman örttü? Ruslar mı? Çinliler mi?(s.96) diyerek dile getirilir. Yazıtların Türkler için ne kadar önemli olduğu aşikârdır.

Yazıtlarımızı gizlemeye çalışanlar olduğundan bahseder. Aydın bir birey olmamız ve bu engellemelere karşı mücadele etmemizi vurgular. Bizleri Ata Yurdumuza davet ederek, kültürümüze ait saklı kalmış birçok eserin bulunduğunu ve bu eserlerimizi gün yüzüne çıkarmamızı isterler. İdealist bir yazar olan Ahmet Hikmet eserinde Türkçülük düşüncesini en güzel ve sade bir dille okuyucularına sunar.

Abidenin etrafındaki duvarı yıkarak, dolayısıyla Türk milleti ve tarihini gizlemeye çalışanlara bir gönderme yaparlar. Ziya Gökalp’in de dile getirdiği gibi; ‘ Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan; Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan… ’[2] Türk milleti yüzyıllar önce de cihana hâkimdi yüzyıllar sonra da Türk dünyası halkları ile beraber güçlü bir millet ve her zaman adaletli, hoşgörülü fakat esir olmayan, özgürlüğünden taviz vermeyen bir idealle daima var olacaktır. Onu gizlemek, ayırmak ve yıkmak isteyenler de hiçbir zaman bu arzularında başarı sağlayamayacaklardır.

 

‘Delinse yer; çökse gök, yansa kül olsa dört yan. 

Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. 

Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan; 

Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz!’[3]

 

Seyahatlerinde tercih ettikleri güzergâh Eski Türklerin, Türk ırklarının en önemli yerleşim yerlerindendir. ‘Ögeday Kağanın başkenti olan Orhun nehri üzerinde bulunan Karakorum’(s.57), ‘Uygurların başkenti Karabalgasun’(s.84)gibi yurtlardan geçerler. ‘Anayurdumuzda kalan döküntüler, böyle perişan ve ilk vatanımız böyle çöl halinde kalmış ve biz de tanınmayacak derecede değişmişiz. Fakat bu değişme görünürdedir, inanınız, azizim Kont! Görünürdedir. Yaldızdır. O cilayı kazıyabilecek üstadlar bul, âlimler yetiştir, senin bulunduğun medeniyet tepelerinin eteklerine doğru bu düşkünleri kaldır, o zaman oradaki yapmacık farkın da kalktığını görürsün ve 70 milyon soydaşını bir anda tanırsın.’(s.89) Mehmet Tolun geçtikleri yol güzergâhlarındaki eski yurtlarından kalan tanınmayacak haldeki kalıntılarını gördükçe hüzünlenir. Soydaşlar arasındaki bu değişimin farkındadır. Fakat bunun sadece görünürde olduğunu bilir. Çünkü soylar arasındaki bu fark yalnızca görünürdeki bir yaldız, bir yanılsamadır. O cilayı kazıyan, bilgili bireyler yetiştikçe, soydaşların birbirlerini tanıyacağını dile getirir. Türk milletleri arasında oluşan yapmacık farkların da kardeşlerini tanıdıkça ortadan kalkacağını, bütün Türklerin soydaşları ile birlikte güçleneceklerini söyler.

Macar Türkü olan Kont Bela Zichy’in isminin guruptakilerin telaffuzu konusunda yaşadıkları sıkıntı ile Gönül Hanım Bela kelimesinin anlamını Konta açıklayarak, afet, felaket demek olduğunu anlatır. Macar asilzadesi bundan memnun olmaz ve aralarında kısa bir süre adını değiştirmek istediğini söyler. Gönül Hanım ona isminin Bilal olmasını önerir. Bu isim ‘tarihi, hatta biraz da dini… İslam’da ilk güzel sesli müezzinin adı Bilal, Bilal-i Habeşî’dir.’(s.68) 

Mehmet Tolun ve Kont Bilal Zichy tarafından, Gönül Hanım’a karşı bir hayranlık başlar. Bu hayranlık Kont Bilal Zichy tarafından dile getirilir ve Gönül Hanıma evlenme teklifinde bulunur. Gönül Hanım bu teklifi ‘ aynı kandan yaratılmamıza rağmen beni yabancı, hatta düşman sayan bir millet efradından, sizin gibi, isterse asil olsun, bir zat ile hayat birleştirmekten umulan saadeti yapmacık, sahte bir saadet sayarım.’(s.65) der ve ‘ dinim, milletim, hatta menfaatim teklifinize uymama manidir.’(s.66) diyerek reddeder. Gönül Hanımın bu fikrinin oluşmasında bir başka sebep ise Peşte ’de bir otelde sunulduğu Macar asilzadesine Turan ırkına has bir yüzü olduğunu söylemesi ile bundan hoşlanmayan kontesin ‘fazla Avrupalılaştım. Artık Turani olamam.’(s.66)  sözleriyle kendi aslını inkâr etmesi ve bu düşünce tarzının Macar asil aydınları arasında da aynı şekilde olduğunu üzülerek dile getirir. Çünkü Gönül Hanımın karakteri Türkçülüğünü en üstün seviyede tutar ve Kont’a da bir nasihat verir‘ çocuklarınıza sağlam ve milli bir terbiye verin; onlar da bir İtalyan ile bir İspanyol’un akrabalığı kadar bize yakın olsunlar.’ (s.66) diyerek kendi kökenine karşı yabancılaşan ve Avrupalıları kendi ırkından üstün tutan cahil bir anlayışa karşı kendisini uyarır. Çocuklarını bilinçli Türk evlatları olarak yetiştirmesi gerektiğini söyler. 

Diğer yandan çekingen bir karakter olan Mehmet Tolun Bey de Gönül Hanım ile aynı ideali savunur. Onun karakteristik özellikleri de Türk bireyini yansıtır. Hem Türkçülüğe hem de İslam’a karşı saygılıdır. ‘Türk Birliği, hatta İslam Birliği demek Türk kültürünün, İslam ilminin birliği demektir. Daha umumi bir deyişle Türklerin aydınlanması, medeniyet yolunda ilerlemesi demektir.’(s.39) Gönül Hanıma âşıktır. Fakat bu Kont’un duyduğu gibi bir hayranlıktan ziyade, Gönül Hanımın idealist Türkçü karakterine karşı duyulan bir aşktır. Mehmet Tolun bu aşkını belli etmeden devam ettirmeye çalışsa da grubun diğer üyeleri farkındadır. Kont Bilal, aslında kendi açısından zor olan bir karar vererek Mehmet Tolun hariç hepsi ile bu konu hakkında görüşür ve fikirlerini alır. Gönül Hanım’ın da rızası ile ikisini nişanlamaya karar verir. Çünkü asıl sevgi, zamanı geldiğinde sevdiğimiz kişi için ondan vazgeçebilmektir. Kont bu kararı ile aslında sevgisini bir anlamda göstermiş olur. Abidelerin önünde onların yüzüklerini takar ve mutlu olmalarını diler.

Heyet abidenin etrafını temizlemiş ve yanlarında götürmek için levhaların kalıplarını çıkararak belgelemişlerdir. Hepsini yanlarında almak isterler fakat savaş zamanında geçen olaylar nedeniyle kısıtlı bir kısmını yanlarına alabilirler. İşlerini tamamladıklarında ayrılarak yurtlarına dönerler. Kont Bilal Zichy Mehmet Tolun ile birlikte İstanbul’a döner. Bir süre misafir olan Kont buradan kendi yurduna geçer. Bahadır Bey ve kız kardeşi de kendi yurtlarına dönerler. Mehmet Tolun da İstanbul’da birkaç ay kaldıktan sonra Trabzon’a gönderilir. Gönül Hanım ile bağlantısını koparmamıştır. Çıktıkları bu yolculuklarını ‘İstanbul’da iki ve Trabzon’da dört defa verdiği konferanslarda, buluşlarından ve Kül Tigin Abidesi’nden ahalimize bilgi ve haber vermişti. ’(s.134) anlatır.  Bir süre askerlik görevine devam eden Mehmet Bey ticaret ile uğraşmak maksadıyla istifa etmiştir. Bahadır Beyin de yardımları ile kısa sürede ticaret hayatına dâhil olmuş Gönül Hanım ve ailesini yanına almak istemiştir. Başkahramanımız olan Gönül Hanım, annesi, babası ve abisi Bahadır Kaplanoğlu ile İstanbul’a gelmiştir. Mehmet Tolun ile evlenmiştir. Hayalîni kurduğu bir başka arzusu daha vardır. İsmail Gaspıralı’nın da yapmak istediği gibi Gönül Hanım da kızların eğitimine büyük önem verir. Türk ve Tatar asıllı kız öğrenciler için bir öğretmen okulu açmak ister. Bunun bizce en önemli sebebi kendisi gibi idealist ve Türkçü kadınlar yetiştirmek istemesidir. Aynı zamanda kadının annelik vasfından da yararlanarak öğrendiklerini çocuklarına aktarabilen, bu sayede kökenlerinden aldığı gücüyle, geleceğini şekillendirebilen aydın bir nesil yetiştirmeyi amaçlar.

Gönül Hanım sefer heyeti çıktıkları yolculuklarını tamamlamış ve Orhun Kitabelerine ulaşarak, amaçlarını gerçekleştirebilmişlerdir. Yazar kitapta bu görevin kendisine düşen kısmını karakterleri aracılığıyla Orhun Abidelerinin eksik bölümlerini, Rus şarkiyatçı Radloff’un çevirisinden de yararlanarak çözümlemiştir. Yazının tümünü tamamlayarak doğru bir tercümesini bizlere sunmuşlardır. Türk tarihine kazandırılmasını gerçekleştirerek ‘ Arûs-ı târihin tutuk-ı nazını küşâd’(tarih gelininin naz duvağını açmış)tır. Bu seyahatin ilk ve en önemli amacı olan tarih perdesini aralayarak yazıtlarımızı gözler önüne çıkarmışlardır. 

Abidemizde atalarımızın da dile getirdiği gibi, ‘Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüşler. Mahkûm ettikleri milletleri töreleriyle, düzenleriyle hayran etmişler. Fakat büyük atanın torunları babaları gibi çıkmamışlar. Kaanlar bilgisiz, görgüsüz olunca subaylar güçsüz, erler yüreksiz ve millet de ahlaksız oluvermiş. Bu acz ile rahatları için Çinlilerden dirlik istemişler, birlik istemişler. Asil evlatlar Çinlilere sefil köle, şakrak kızlar sümsük cariye olmuşlar. Türk beyleri öz adlarını bırakıp Çince isimlerle dağlanmışlar; Fağfura bağlanmışlar. Yumuşak Çin ipekleri giydikçe milletin kalbi katılaşmış; parlak sırmalar kuşandıkça gözlerinin feri sönmüş.’(s.102) 

‘ Tatlı davetlere kapılarak, ey Türk kavmi! İçinizden pek çoğu mahvoldu, gitti. Şimdi ey milletim! Bu nazenin, aşifte memlekete yine ayak basarsan sen de mahvolursun, sende bitersin! Kendine gel ey Türk! Katı ellerin açık alnının silahı, pulat göğsün yumuşak yüreğin zırhlı olsun. Bütün diyeceklerimi bu temelli mermere kazdım. Ve bu ebedi taşı da bu çorak yere diktim.’(s.104)

Abidelerde de denildiği gibi ‘Ey Türk kendine gel!’ kökenlerini, tarihini, atalarını ve onların kimler olduğunu unutma. Daima bilgili bir birey ol ve bilgine yakışır bir şekilde adımlarını doğru at. Yüzyıllık bu köklü sancağı koru ve gözet. Onu yok etmeye, yıkmaya kalkanlara, seni tarihine, kültürüne yabancılaştırmaya çalışanlara, mankurtlaştırmak[4] isteyenlere müsaade etme… Ve yine sen de bu köklü milletin bir evladı olarak ırkına, atalarına, tarihine saygısızlık yapıp, kendi halkına ihanet ederek kimliğini yitirip közkaman[5] olma…

 

[1] Alıntılar ve sayfa numaraları bu baskıya aittir.(Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Gönül Hanım, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2018, s.27)

[2] Ziya Gökalp, Kızılelma Şiirler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2018, s.22

[3] Hüseyin Nihal Atsız, Bozkurtlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2018, s.423

[4] Azap, Samet, “Kurtlar ve Mankurtlar,” Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim, Sayı:2/1 (2013) s.279-287, TÜRKİYE

[5] Azap, Samet, “Közkaman/lık: İhanet ve Kimlik Sorunsalı,” Akademik Sosyal Araştırmalar, Yıl:5, Sayı:41(2017) s.104-117 TÜRKİYE

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 149. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

Kardeş Kalemler 149. Sayı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Ahmed Ârif - Hasretinden Prangalar Eskittim

     Seni, anlatabilmek seni.    İyi çocuklara, kahramanlara.    Seni anlatabilmek seni,    Namussuza, halden bilmeze,    Kahpe yalana.    A...

Çok Okunanlar: