Kenâr-ı âba dizilmiş, sükûn ile bekler,
Füsûn-ı mâha dalan pür-hayâl leylekler…
Havâda bir gölü tanzîr eder semâ bu gece,
Onun böcekleri gûyâ nücûmdur yekser…
Neden bu âb-ı semâvîde avlananlar yok?
Bu haşr-ı nûr-ı hüveynâtı hangi kuşlar yer?
Eder bu hikmete gûyâ ki vakf-ı rûh u nazar
Füsûn-ı mâha dalan pür-hayâl leylekler…
(Göl Saatleri, 1921)
Vezin: Mefâilün / feilâtün / mefâilün / feilün (fâ’lün)
Kenâr-ı âb: Su kenarı.
Füsûn-ı mâh: Ayın şaşırtıcı büyüsü.
Tanzîr etmek: Benzetmek, nazire yapmak.
semâ: Gökyüzü.
nücûm: Doğmak, görünmek. Yıldızlar.
gûyâ: Sözde.
yekser: Anzısın. Baştanbaşa. Tek başına.
haşr: Toplanmak, yeniden diriltilmek, kıyamet.
huveynât: Çok küçük hayvancıklar, yemlik.
hikmet: Sırlar., tefekkür, düşünce.
vakf: Durdurmak, kımıldatmamak, alakoymak.
