Edrine şehri mi bu yâ gülşen-i me’vâ mıdır?
Beyt-i Ma’mûr-ı felek mi ol fezâda ol sarây
Cûylar mı devr iden tarf-ı çemen-zârın yahûd
Sebz ü hurrem bir fezâ mı her kenâr-ı cûy-bâr
Hıfz içün yahûd vücûd-ı pâdişâhı cûylar
Cenneti görmüş bir âdem var ise gelsün disün
Güllerinde var mı böyle reng ü bûy-ı dil-firîb
Bir dıraht-ı ser-firâzı var mı bâğ-ı cennetin
Bunda Tûbâdan kalur mı müşg-bîd-i ser-nigûn
Habbezâ cây-ı neşât-efzâ ki Rıdvân görse ger
Sun’ı Hak yâ Gülşen-i cennetden ifrâz eylemiş
Dâ’imâ böyle müferrih mi bu cây-ı dil-küşâ
Yohsa şimdi eyleyen âb u hevâsın terbiyet
Ya’ni Sultân Ahmed-i âdil ki ferş-i dergehi
Şâh-ı dîn-perver ki teşrif-i kudûmiyle zemîn
Mâh-ı mülk-ârâ-yı devlet kim fürûğında felek
Çarh ana ta’zîm idüp İskender-i Sânî dimek
Vasf-ı bûy-ı hulkı mı satr-ı hat-ı şâ’irde yâ
Mülk-i pür-adlinde hod itmez tekayyüd kârbân
Âsumân mı âfitâb ile şitâb itmekde yâ
Ol cihân-gerd ü sebük-rev kim tefâvüt eylemez
Berk-i mahz iken direng itse bilinmez peykeri
Husrevâ bu fende ger gırrâlanursam gör sözüm
Bunca demdir da’vî-i sâhib-kırânîi eylerin
Dürr-i nazmım çarha mengûş olsa bilmez rûzigâr
Nûr-ı mevvâc-meânî mi sözümde berk uran
Ma’nî-i rengîn mi lafz-ı âb-dârımda yahûd
Bikr-i ma’nî mi dilimde pertev-i ilhâm ile
Fikr-i pür- mazmûn mıdır âyine-i tab’ımda yâ
Söz dükendi nice bir da’vâ-yı şi’r ü şâ’irî
Tâ felek kadr ü merâtib anlaya hem bildüre
Ol kadar kadri bülend olsun ki gerdûn bilmeye
Günümüz Türkçesiyle
Burası Edirne şehri mi yoksa cennetin (Meva) gül bahçesi midir? Orada (bulunan) padişahın köşkü, cennetin en üst katı mıdır?
O saray gökyüzünde Beyt-i Ma’mur (Kâbe’nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan köşk) mu? Yoksa zemini cennet olmuş yüce Kâbe midir?
Çimenliğin etrafında dönüp duran ırmaklar mıdır? Yoksa mavi pervaz ile kesilmiş yeşil dalgalı hârâ (bir tür kumaş) mıdır?
Her ırmak kıyısı yeşil ve sulak bir gökyüzü müdür? Yoksa ırmağın ortasında aksi görünen yeşil gök kubbe midir?
Yahut bu ırmaklar padişahın vücudunu korumak için devlet hazinesine bekçi olmuş ejderha mıdır?
Cenneti görmüş bir adam varsa gelsin söylesin; onun da (cennetin) çiçek dikilen yerleri, bahçe düzeni böyle gönül çekici ve hoş mudur?
Cennetin güllerinde böyle gönül aldatıcı (cazibeli) renk ve koku var mıdır? Ya da onun sabah rüzgârı böyle bahçe süsleyici midir?
Cennet bahçesinin bir boylu boslu ağacı var mıdır? Yoksa sadece vaizin övdüğü Tuba (cennet ağacı) mı vardır?
Burada başı aşağı eğilen salkım söğüt, Tuba’dan geri kalır mı? Ya da cennetteki Tuba yaprağının tozu böyle mis kokulu mudur?
Bu ne güzel zevk ve sefa arttıran bir yerdir ki eğer Rıdvan (cennetin kapıcısı) görse hayretinden “Bu cennet midir, dünya mıdır?” derdi.
(Burası) İlahi kudretin, cennet bahçesinden ayırıp çıkardığı zevk ve sefa verici, üzüntü giderici başka bir yer midir?
Bu gönül alıcı yer daima böyle ferahlık verici midir? Onun suyu ve havası her zaman böyle cana can katıcı mıdır?
Yoksa şimdi suyunu ve havasını besleyip geliştiren, cihanı süsleyen padişahın devletinin güneşi midir?
Yani adaletli padişah Sultan Ahmet ki onun dergâhının döşemesi arştan (göğün en üst katı) yüce değilse, çarhtan (gökyüzü) da aşağı mıdır?
Din gözeten padişah ki (Edirne’ye) gelip şereflendirmesiyle yer, arşa nazlansa bu nazlanması, nazlanma mı olur?
Devlet mülkünü süsleyen ay ki parlaklığından felek (gökyüzü), güneşin gizli mi belli mi olduğunun farkında olmaz.
Gökyüzü, ona saygı gösterip ikinci İskender demek, onun şanına oranla ayrıcalıklı bir övgü mü olur?
(…)
Şairin yazısının satırı huyunun kokusunun özelliği mi ya da söz denizinin dalgasında hilesiz anber (güzel koku) midir?
Adaletin saf ülkesinde kendini kandırmaz çalışan kervan, kale bekçisi midir yoksa pervasız hırsız mıdır?
Gökyüzü mü güneşle yarışmakta yoksa çabuk ayaklı bir atın ayağının altı mıdır?
O, cihanı çabucak gezen ki birbirinden yararlanmaz, ayağının altındaki zemin deniz midir, sahra (çöl, ova, kır) mıdır?
Saf bir yıldırımken gecikse bilinmez yüzü, gösterişli çabuk ayaklı bir at mıdır, yoksa yerinde duran bir dağ mıdır?
Ey padişah, bu şiir sanatında aldanırsam, kibirlenirsem, sözüme bak şiirlerim anlamsız sözler midir ya da bir kuru dava mıdır?
Bunca zamandır sahipkıranlık (şiirde en güçlü olmak) davası gütmekteyim, ileri atılacak bir yiğit yok mu? Söz meydanı boş mudur?
Şiir incim feleğe küpe olsa, yine zaman Nef’i’nin şiiri mi ya da Şira yıldızı mı olduğunu bilmez.
Sözümde parıldayan, anlamlar dalgalanışının nuru mu ya da şiirimin giysisi, ateş renkli dalgalı kumaştan mıdır?
Nükteli zarif sözlerim renkli anlamlar mıdır yahut sırça kadehe konmuş lale renkli şarap mıdır?
Dilimde, gönlümdeki ilham ışığı ile anlam yeniliği midir yoksa gökte güneş ve parlak Zühre (Venüs) yıldızı mıdır?
Şiirlerimin aynasındaki mazmun dolu sanatlı fikir midir, ya da yüce âlemin işyerinin türlü süslemelerinin bir yansıması mıdır?
Söz tükendi. Şiir ve şairlik iddiası ne zamana kadar sürecek? Söz davasını bir tarafa bırakalım, şimdi dua etme zamanıdır.
Felek herkesin derecesini hem anlayıp hem bildirecektir. Herkesin değerini aşağı mıdır yüksek midir?
O kadar yüksek değerde olsun ki dünya bilmesin, onun yeri “arş-ı âlâ” (Allah’ın yüceliğinin ve sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer) mıdır, yoksa “kurb-ı ev edna” (Allah’a en yakın yer) mıdır?
Şiirin Biçim Yönünden İncelenmesi
Nazım biçimi: kasidedir.
Nazım birimi: beyittir.
Ölçüsü: aruz ölçüsüdür.
Kalıbı: “fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lün”dür.
Uyak şeması: “aa / ba / ca / da / ea / fa …” biçimindedir.
