Murâdın anlarız ol gamzenin iz'ânımız vardır
Belî söz bilmeziz ammâ biraz irfânımız vardır
O şûhun sunduğu peymâneyi redd edemeziz elbet
Onunla böylece ahd etmişiz peymânımız vardır
Münâsibdir sana ey tıfl-ı nâzım hüccetin al gel
Beşiktaşa yakın bir hâne-i vîrânımız vardır
Elin koy sîne-i billûra rahm et âşıka zîrâ
Beyaz üzre bizim de pençe-ber fermânımız vardır
Güzel sevmekde zâhid müşkilin var ise benden sor
Bizim ol fende çok tahkîkimiz itkânımız vardır
Kuçub her şeb miyânın cânına cân katmada ağyâr
Behey zâlim sen insâf et bizim de cânımız vardır
Sıkılma bezme gel bîgâne yok da'vetlimiz ancak
Nedîmâ bendeniz var bir dahi sultânımız vardır
----
iz'an: Anlayış, kavrayış, akıl.
belî: (Ar.) Evet.
peymâne: Kadeh.
ahdetmek: Söz vermek.
peymân: Yemin, ant.
Tıfl-nâz: Naz çocuğu, nazlı bebek.
Hüccet: senet, vesika, delil, şâhit.
zâhid: Sofu, dinin yalnız dış görünüşle ilgili hükümleriyle meşgul olan.
müşkil: Zorluk, güçlük
tahkîk: Araştırma.
itkân: Emin olma.
kuçub: Kucaklayıp.
şeb: Gece.
miyân: Bel.
ağyar: Yabancılar.
bîgâne: Yabancı.
bende: Kul, köle.
