Ana içeriğe atla

Oyhan Hasan Bıldırki - Haşim'in Şiir Görüşleri

Son asır Türk Edebiyatı, devrin sosyal çalkantıları ve patlamaları içerisinde kuru bir didaktizme yönelirken, daha çok aktüel ve sosyal konular içinde bocalar, çeşitli ideolojiler emrine girerken, halis[1] şiiri arayan, bulan; bu sihirli âlemler ve büyüleyici duygular şairinin şiir görüşleri üzerinde durmak, onun dünyasına girebilmek için faydalı olacaktır.


İstanbul’da Darülfünun’a devam eden bazı gençler, Yahya Kemal’in çevresinde toplanarak, onunla edebiyat üzerine konuşmalar ve tartışmalar yapıyorlardı. Fransız edebiyatıyla yakından ilgilenen, yeni akımları izleyen Haşim de bu toplantılara katılıyordu. Neticede bu mütevazı[2] topluluk bir dergi çıkarmaya karar vermiş ve böylece Dergâh Mecmuası kurulmuştu. Dergâh’ın 15 Nisan 1921 tarihli sayısında;


Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr[3] oldu nümâyân[4],

Güller gibi… Sonsuz, iri güller,

Güller ki kamıştan daha nâlân[5],

Gün doğdu yazık arkalarında!


diye başlayan Haşim’in “Bir Günün Sonunda Arzu” şiiri yayınlanmış, bu şiir vuzuhsuzluk[6] ve iphama[7] bir örnek gösterilerek, şiddetli hücumlara uğramasına sebep olmuştur. Bunun üzerine Haşim, aynı yıl içinde, yine Dergâh mecmuasında: “Şiirde Mâna ve Vuzuh” adlı bir makale yayınlayarak, şiirden ne anladığını, neler anlaşılması gerektiğini ortaya koymaya çalışmıştır.


Sözü edilen makaleye dayanarak Haşim’in şiir görüşlerini şöylece özetleyebiliriz:


“… şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belagâtli[8] insan, ne de bir vâzı-ı kanundur[9]. Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musîki ile söz arasında sözden ziyade musîkiye yakın mutavassıt[10] bir lisandır. Nesirde üslûbun teşekkülü için zaruri olan anâsır[11]ın hiçbiri şiir için mevzuubahis olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla yek diğeriyle nisbet[12] ve alâkası olmayan, ayrı nizâmlara[13] tâbi[14], ayrı sahalarda ayrı eb’at ve eşkâl üzere yükselen ayrı iki mimarîdir.  Nesrin müvellidi[15] akıl ve mantık, şiirin ise idrak mıntıkaları haricinde, esrâr ve meçhulâtın geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver[16] sularının ışıkları, gâh ü bîgâh ufk-ı mahsusata akseden kutsal ve isimsiz bir memba[17]dır.”


“Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan[18] nazımdır.”

“Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.”


“Mâna araştırmak için şiiri deşmek, terennüm[19]ü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe[20] içinde bırakan hakir kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan ve sihr-engiz[21] sesi telâfiye kâfi[22] midir?”


“Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz[23] olan, kelimenin mânası değil, cümledeki telâffuz[24] kıymetidir. Şairin hedefi, her kelimedeki cümlenin mevkîini, diğer kelimelerle olacak temas ve tesaddümden ve esrârengiz izdivaçlardan mütehassıl[25] tatlı, mahrem, havaî veya haşin sese göre tayin ve müteferrik[26] kelime âhenklerini, mısraın umumi revişine[27] tâbi kılarak, mütemevviç[28] ve seyyal, muzlim[29] veya muzî, ağır ve sari hislere, kelimelerin mânası fevk[30]inde, mısraın musîki temevvücatından nâmahdut[31] ve müessir bir ifade bulmaktır.”


“… Şiirde mevzu, şair için ancak terennüm ve tahayyüle bir vesiledir. Sıkı bir defne ormanın ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur[32] kavanoz gibi mâna, şiirin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayalât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi, haricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kâri[33], bu muhayyirülukul[34] arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır, zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.”


“Bilâ-mübalâğa[35] denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran[36] dûn şairlerin işidir.”


“… En güzel şiirler, mânalarını karîin ruhundan alan şiirlerdir.”


“Hasılı şiir, resûllerin sözü gibi, muhtelif tefsîrâta[37] müsait bir vüs’at[38] ve şümulü[39] olmalı.”


“En zengin, en derin ve müessir şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binâenaleyh[40] nâmütenâhi[41] hassasiyetleri istiap[42] edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit[43] bir mânanın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, hududu beşerî teessürat[44]ın mahşerini çeviren o müphem[45] ve seyyal şiirin yanında nedir?”


Yukarıdaki fikirlerine göre Haşim, şiiri muhtevasından[46] çok, ince bir dil yapısı olarak görmüş, sanat için daima tehlikeli olan muhteva tahakkümüne[47] karşı, şiirde esas olan şeyin “yapı” ve “güzellik” olduğunu ortaya koymuştur. Onun Batılı sembolist şair ve eleştiricileri okuması, Galatasaray Sultanisinde iken, hocası Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun ileri sürdüğü: “Fikrin şekilden evvel hazırlandığı hissini veren eserlerde şiir mucîzesinin var olmasına imkân yoktur. Ahenk ve kafiyenin tesadüflerinden doğmayan fikirler sanata mal edilemez.”[48] görüşüne bağlı kalması, Haşim’in bu orijinal düşünüş tarzının gelişmesine, derinleşmesine yol açmıştır.


Bu akşam ve ipham şairinin görüşlerinin doğruluğu veya su götürür tarafları üzerinde durmayacağız. Esasen bu görüşler üzerinde çeşitli tartışmalar olmuş, bazı çevrelerce benimsenmiş, bazı çevrelerce tamamen reddedilmiştir. Biz sadece şu kadarını söyleyebiliriz ki Haşim; ideolojik ve didaktik fikirlere asla yer vermeyen “halis şiir”i yakalayabilmiş, ortaya koyabilmiştir.

----------------                           

[1]  Arı, sade.

[2]  Alçakgönüllü, gösterişsiz.

[3]  Tan, gündoğumu.

[4]  Açıkça görülen, belli olan.

[5]  İnleyen.

[6]  Kapalılık.

[7]  Belirsizlik.

[8]  Güzel söz söyleyen.

[9]  Kanun koyucu.

[10]  Arabulucu, bağdaştırıcı.

[11]  Birimler, unsurlar.

[12]  Oran.

[13]  Düzen, ritim.

[14]  Bağlı.

[15]  Doğurucusu, özü.

[16]  Işıltılı, parıltılı.

[17]  Kaynak

[18]  Düzyazıya çevrilemeyen.

[19]  Ötüş, ses.

[20]  Titreten.

[21]  Sihirli, büyüleyici.

[22]  Yeterli.

[23]  Sahip, iye.

[24]  Söyleyiş.

[25]  Doğan, oluşan.

[26]  Ayrı, farklı.

[27]  Gidiş.

[28]  Dalgalı.

[29]  Gizli, örtülü, sırlı.

[30]  Üstünde.

[31]  Sınırsız.

[32]  Seramik, çini.

[33]  Okuyucu.

[34]  Akla şaşkınlık veren, şaşırtan.

[35]  Abartısız.

[36]  Ancak, yalnızca.

[37]  Yorumlar.

[38]  Genişlik, bolluk.

[39]  Boyut, sınır.

[40]  Esas, dayanak.

[41]  Sınırsız.

[42]  Sığdırmak, içine almak.

[43]  Tek.

[44]  Üzüntüler.

[45]  Gizli, kapalı, esrarengiz.

[46]  İçerik.

[47]  Baskı.

[48]  Haşim Ahmet, “Bize Göre”, 1000 Temel Eser, s. 48 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Divan Edebiyatı (Türk Klasik Edebiyatı)

  “ Türk  Klasik   Edebiyatı ” olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda “ Havas Edebiyatı “, “ Yüksek Zümre Edebiyatı “, “ Saray Edebiyatı ”  “Eski Türk Edebiyatı ” gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini “ Divan ” denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok “ Divan edebiyatı ” adıyla ifade edilmektedir.

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Munis Faik Ozansoy - Dilek

Yurdumda bir evlik toprak isterim Yayla olsun, yamaç olsun, düz olsun Orada bir ömür kalmak isterim Yaz, kış olsun, bahar olsun, güz olsun. Bir dam altı gece barındıracak Daldan, sazdan yapma bir çardak olsun İçinde kütükler yanan bir ocak, Yünden veya ottan bir yatak olsun. Çardağı sarmalı bir çiçek dalı, Salkım olsun, gül olsun, leylâk olsun. Yakınlarda bir de su bulunmalı Deniz olsun, göl olsun, ırmak olsun. Ekmeğim topraktan, suyum ırmaktan Katığım kâh zeytin, kâh peynir olsun Mutluluk duyayım nefes almaktan Dost güvenilir, düşman bilinir olsun. Tanrım, başka bir şey ister değilim İçimde ne bir hırs, ne bir kin olsun Yolumu beklesin, akşam sevgilim Bence güzel, ellerce çirkin olsun.

Erkin Vohidov - O'zbegim

  Tarixingdir ming asrlar Ichra pinhon, o‘zbegim, Senga tengdosh Pomiru Oqsoch Tiyonshon, o‘zbegim.

Qaçaq Nəbi

Azərbaycanın xalq qəhrəmanı Qaçaq Nəbi 1854-cü ildə Gəncə quberniyasının Zəngəzur qəzasının Aşağı Mollu kəndində (indiki Qubadlı rayonunda) anadan olub. Onun qaçaqçılıq etməsinin maraqlı tarixçəsi var.

Fuzuli - Gazel (Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar)

  Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar Kılıçlardır ki kanlar dökmek ile jeng tutmuşlar

Abdulla Oripov - Birinchi muhabbatim

Kecha oqshom falakda oy bo‘zarib botganda, Zuhro yulduz miltirab, xira xanda otganda, Ruhimda bir ma’yuslik sokinlik uyg‘otganda, Men seni esga oldim, birinchi muhabbatim, Eslab xayolga toldim, birinchi muhabbatim.

Ümit Yaşar Oğuzcan - Acılar Denizi

  Ben acılar denizinde boğulmuşum İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

Nazım Hikmet - Tahirle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, Bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte Yani yürekte. Mesela bir barikatta dövüşerek Mesela kuzey kutbuna keşfe giderken Mesela denerken damarlarında bir serumu Ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. Seversin dünyayı doludizgin Ama o bunun farkında değildir Ayrılmak istemezsin dünyadan Ama o senden ayrılacak Yani sen elmayı seviyorsun diye Elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık Yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.