Ana içeriğe atla

Oyhan Hasan Bıldırki - Fırsatın Ucu ( Hikaye)

 

       İçimde bir sıkıntı. Aklımda türlü düşünceler. Kararsızım. Elimdeki tüfek, öldürmekten başka ne işe yarar? Öldürmek, fakat kimi? Başımızdakilere göre, karşıda yer alan, bize “düşman” olanları, gözümüzü kırpmadan öldürmek gerekiyormuş.

      Tüfeğimi doldurdum, sipere yerleştim. Güneşin doğmasını, etrafı aydınlatmasını bekliyordum. Uzun bir bekleyiş anını yaşadım. Bugün, nedense güneş, bir türlü doğmak bilmiyor. O da, bir şeyin sancısını mı çekiyor, ne? Etrafta ne bir ağaç, ne bir çiçek! Her taraf kum tepecikleriyle dolu. Her tepe, insan yutan bir tuzak, bir bomba! Tepelerin sayısınca çoğalan tehlikeler.

      Daha dün cephe gerisindeydim. Savaşın çok uzağında bulunuyor, “öldürmek” kelimesinin büyülü, fakat insanı iliklerine kadar donduran etkisinin farkında olmadan, kendi hayatımı yaşıyordum.

      “Kendi hayatım!”

      İtilip kakılmalarla geçen hayatım. Elimden, bir kararname ile alınan toprağımın tapusu. Dairede uzayan, uzatılan işlerim. Anadilimi konuşmamam için zorlanışım. Bir gece, yıldızların pırıl pırıl aydınlattığı bir çöl gecesinde, apansızın basılan dostlarımın evleri. Bağırışlar, çağırışlar! Bir bilinmeze doğru götürülen dostlarım. Darağaçlarında söndürülen hayatlar. Sıkıldım.

      - Aman, dedim, bütün bunlardan bana ne?

      Belli belirsiz sesler! Kum tepeciklerini yalayan, milyonlarca zerrecikten oluşan kum bulutları, rüzgârla oynaşıyor. Bir kızılca kıyamet kopar oynaşmanın sonunda. Çöl fırtınası kalın bir perde olur, her şeyi altında örter, yutar. Adamın dili, damağı kurur. Ciğerlerine köz köz kumlar dökülür. Adam, tatlı can kaygısına düşer.

      Motorlu araçlar, tanklar homurdanmaya başladı. Siperlerde kımıl kımıl insanlar. Hepsinin gözleri; gez ile arpacıkta. Elleri, soğuk demirlerin tetik sıcaklığında ısınıyor. Nefesler tutulmuş, hepimiz baştan ayağa dikkat kesilmişiz. Kulağımız kirişte, verilecek emri bekliyoruz.

      - Haydi aslanlarım, hücum!

      Bu ses, beni aldı, götürdü. Kuvvetle gerilmiş bir yaydaki ok çevikliğiyle, siperimden çıktım.

      Koştum, koştum!

      Artık ne tarrakaları, ne bomba seslerini duyuyordum. Zaman zaman kum bulutu açılıyor, örttüğü düşmanı ortaya çıkarıyordu. Böyle zamanlarda iş tüfeğime düşüyor, bana, yalnızca tetiğe dokunmak kalıyordu. Tetik düştükçe duyduğum, “Allah!” seslerinden irkilir oldum. Bu düşman ne menem şeydi ki, “Allah!” demeden yapamıyordu? Ben de Allah’a inanıyordum. Yüreğimde bir sancı, beynimde acabalar küme küme!

      Dilim damağım kurudu. Neredeyse burun deliklerim tıkanacak. Ter ve kum geniş anlımda birikti, kaşlarımı ağırlaştırdı. Sendeler gibi oldum, tökezlendim. Yere kapaklanmamla, ayaküstü kalkmam bir oldu. Mataramdaki suyu hatırlamıştım. Çabucak mataramın bağını çözdüm. Tıpasını açtım, ağzıma götürdüm. Sıcak su, dilimi kavurdu, boğazımı yaktı. Ama yine de serinler gibi oldum.

      Karşımda bir karaltı belirdi. Kum bulutunda zaman zaman parlayan süngüler. Düşmanla burun burunaydım. Karaltı yaklaştı, tam karşımda durdu. Eli yüzü çamur içindeydi. Nedense bu defa elim, soğuk demirin sıcak tetiğine varmıyordu.

      Birdenbire estim, yağdım.

      - Su ister misin, su?

      - He, he! dedi karaltı. Gözleri mataramda, tüfeğini yere bıraktı.

      Mataramı uzattım. Aldı, bekletmedi, dudaklarına götürdü. Mataramdaki suyu sömürdü. Boşalan matarayı fırlatıp attı. Tüfeğini almak için eğildi.

      - Davranma! dedim.

      Bir zaman öyle kaldı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Sonra doğruldu. Alnında biriken terleri sildi. Sordu:

      - Kardaş, görürüm Türkçe danışırsın! Türk müsün sen?

      - Belli, Türk’üm!

      - Ben de, Azeri’yem, Türk’üm.

      Bu defa şaşıran ben oldum. Beynimde, düşman kavramını yüklenmiş olan kervanların geçidi başladı. Düşman? Azeri! Öldürmek! Kimi? Türk’ü!.. Niçin? Tapusunu bile elimizden zorla aldıkları toprağımızda gözleri olduğu için!

      Azeri düşmanım tedirgin! Gözlerimi hiçbir hareketinden ayırmıyorum. Kıvılcım kıvılcım bomba şimşekleri çakıp sönüyor. Savaş olanca hızıyla sürüyor. Düşmanım titriyor. Korkudan m? Sanmam.

      - Sen, dedim, benim esirimsin!

      - He valla, öyle!

      - Sakın ola ki tüfeğine dokunma, yakarım.

      - Kimi? Beni mi?

      - Elbette!

      - Öyle ya… Yak beni. Yanan bir mum kimi söndür hayatımı. Düşmanlarımız bayram etsin. Sevinsin, gururlansın.

      - Düşmanlarımız mı? Güleyim bari. Bizim, ikimizin düşmanı yok. Fakat düşmanım, esirim sensin.

      Tüfeğini aldım, boşalttım. Kaldırıp kum tepeciğinin öte yanına fırlattım. Bütün bunlara rağmen esirimin titremesinin kesildiğini gördüm. Üstelik dili de açıldı. Benim adıma sağını, solunu, koynunu, kuşağını yokladı.

      - Görüyorsun ya, dedi, öldürücü hiçbir aletim yok. Yalnız, yüreğimde bir yangındır başladı. Bu yangın, esirliğimin verdiği korkudan doğmuyor. Biz, ne vahşi kasapmışız ki, birbirimizi boğazlamaya doymuyoruz? Hatta bundan büyük zevk duyuyor, davul zurna eşliğinde zafer şölenleri düzenliyor, düğün bayram etmeğe başlıyoruz. Halbuki…

      - Halbuki?

      - Şu anda ateş çemberine sürülenleri düşünüyorum. Sanıyorum. Yok, sandığım falan yok! Adım gibi biliyorum.  Başımızdakiler akreplerin intiharını örnek almışlar, Türk’ü Türk’e kırdırıyorlar. Özü, dili, inancı bir olanlar, birbirlerini yok ede ede, intihar ediyorlar.

      Konuştukça etkiledi beni. Elimdeki tüfeğin fiyakası bozulur gibi oldu. Bu, ölüm sözü gibi soğuk aletten kurtulmak için düşünmeye başladım. Düşmanım, konuşmasını sürdürdü.

      - Bu durum kötü, çok kötü. Bir şeyler yapmalı, bir çıkış yolu bulmalı.

      - Çıkış yolu mu? Nasıl?

      - Bizi yaşamaya, hürriyete götüren.

      Hürriyet! Biz hür değil miydik? Bütün dünya, büyüklerimiz, hatta komşularımız öyle demiyorlar mıydı? Dört yanımızdan bizi sarıp kuşatan hürriyeti, doya doya yaşamıyor muyduk? Demek ki düşmanımın bunlardan şikâyeti vardı. O, ülkesinde rahat değildi. Devamlı homurdayan ülkesi onun huzurunu kaçırmış olmalıydı. Ya benim?

      - Türkiye’yi dedi, duyup bilmişliğin var mıdır?

      - Elbette!

      - Ne dersin? El ele verip, dost olalım. Oraya gidişin çaresini bulalım.

      - Ama onlar? Onlar, bize karşı sessiz bir duvar gibi duruyorlar. Aylardır savaşıyoruz. Sana göre, akrepler gibi intihar ediyoruz. Türkiye susuyor, aldırmıyor. Benim gönlüm kırgın.

      - Benim de öyle! Fakat onlar, bizim meselemizi bilmiyorlar. İşte fırsatın ucu elimizde. Ben, kaçırmayalım, oraya gidelim derim. Onlara bizi anlatalım; seni, beni, özümüzü. Bilseler, sessiz kalmazlar ya?

      - Sağır mı bunlar?

      - Görüyorum. Gönlünün kırıklığı seni büyük bir öfke denizinde yüzdürüyor. Düşündün mü, acaba kabahat bizde de yok mu? Biz, özümüzü onlara duyurduk mu? Varlığımızın işaretini verdik mi? Bir kutup yıldızı gibi onların dünyasında çakıp söndük mü? Hayır! İşte fırsat elimizde. Sınıra çok yakınız. Bırak tüfeğini. Varıp gidelim. Onlara bizi anlatalım. Ben, onlara inanıyorum. Bizim intiharımızı ancak onlar durdurabilir. Bunu biliyorum. Bak, ıslık ıslık kurşun sesleri duyulmaz oldu. Tarrakalar sustu. Zaman daraldı. Fırsat ipinin ucu elimizden çıkacak. Haydi!..

      Son kelimenin büyüsüne kaptırdım kendimi.

      Düşmanıma:

      - Ver elini, haydi! dedim.

      Sınırın ötesine ulaşmak için bir yola düştük.

      Olanca gücümüzle, kan ter içinde kaldık.

      Koştukça, koştuk! 

        Mart 1982

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Qaçaq Nəbi

Azərbaycanın xalq qəhrəmanı Qaçaq Nəbi 1854-cü ildə Gəncə quberniyasının Zəngəzur qəzasının Aşağı Mollu kəndində (indiki Qubadlı rayonunda) anadan olub. Onun qaçaqçılıq etməsinin maraqlı tarixçəsi var.

Divan Edebiyatı (Türk Klasik Edebiyatı)

  “ Türk  Klasik   Edebiyatı ” olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda “ Havas Edebiyatı “, “ Yüksek Zümre Edebiyatı “, “ Saray Edebiyatı ”  “Eski Türk Edebiyatı ” gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini “ Divan ” denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok “ Divan edebiyatı ” adıyla ifade edilmektedir.

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Abdulla Oripov - Birinchi muhabbatim

Kecha oqshom falakda oy bo‘zarib botganda, Zuhro yulduz miltirab, xira xanda otganda, Ruhimda bir ma’yuslik sokinlik uyg‘otganda, Men seni esga oldim, birinchi muhabbatim, Eslab xayolga toldim, birinchi muhabbatim.

Erkin Vohidov - O'zbegim

  Tarixingdir ming asrlar Ichra pinhon, o‘zbegim, Senga tengdosh Pomiru Oqsoch Tiyonshon, o‘zbegim.

Munis Faik Ozansoy - Dilek

Yurdumda bir evlik toprak isterim Yayla olsun, yamaç olsun, düz olsun Orada bir ömür kalmak isterim Yaz, kış olsun, bahar olsun, güz olsun. Bir dam altı gece barındıracak Daldan, sazdan yapma bir çardak olsun İçinde kütükler yanan bir ocak, Yünden veya ottan bir yatak olsun. Çardağı sarmalı bir çiçek dalı, Salkım olsun, gül olsun, leylâk olsun. Yakınlarda bir de su bulunmalı Deniz olsun, göl olsun, ırmak olsun. Ekmeğim topraktan, suyum ırmaktan Katığım kâh zeytin, kâh peynir olsun Mutluluk duyayım nefes almaktan Dost güvenilir, düşman bilinir olsun. Tanrım, başka bir şey ister değilim İçimde ne bir hırs, ne bir kin olsun Yolumu beklesin, akşam sevgilim Bence güzel, ellerce çirkin olsun.

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Fuzuli - Gazel (Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar)

  Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar Kılıçlardır ki kanlar dökmek ile jeng tutmuşlar

Zafer Bayramımız Kutlu Olsun

Milletin hürriyeti, dini, namusu ve şerefi, vatanın bütünlüğü, devletin bağımsızlığı  için şehid ve gazi olan kahramanlarımızın ruhları şad, Türk Milletinin  Zafer Bayramı  kutlu olsun ...

Mikayıl Müşfiq - Ana

Ana dеdim, ürəyimə yanar odlar saçıldı, Ana dеdim, bir ürpəriş hasil oldu canımda, Ana dеdim, qarşımda bir gözəl səhnə açıldı, Ana dеdim, fəqət onu görməz oldum yanımda.