Said Ahmed - San'at ve Cesaret

0

Kendinize yakın ve değer verdiğiniz insanlar hakkında bir şeyler söylemenin o kadar zor olduğunu bilmezdim. Her gün görüştüğün, defalarca sohbet ettiğin dostunun faziletleri sana oldukça sırada bir şey gibi görünürmüş. O cömert mi, cimri mi, hoşgörülü mü, aç gözlü mü, dostlarına vefalı mı, başkalarının derdiyle dertlenir mi gibi özelliklerine nedense pek dikkat etmezsiniz. Bu herkesin alışılmış davranışı der ilgilenmezsiniz.

Kabiliyetli, her zaman halkın sevgisini ve dostluğunu kazanan bir insan olan yazar Ötkir Haşimov hakkında bir şeyler yazayım  diye o kadar çaba sarf ettim de birkaç satır yazamadım.

Bir bilgin, ulu bir çınarı tepeden dibine kadar göreyim derseniz uzaktan bakın; eğer yakından bakarsanız onun yalnız bir kısmını görebilirsiniz demiş; uzaktan bakarsanız bütün ihtişamı ile görürsünüz demiş. Bu çok bilgece bir söz. Ressam da çizmekte olduğu eserini kaç kez birkaç adım geri çekilerek seyreder.

Ben, Ötkir’i  birazcık uzaktan görmek istedim… İşte ondan sonra mucizeye benzer bir hali olduğunu fark ettim. Benim o kadar çok önemsemediğim, bazen dikkat etmediğim genç yazar gözümde yükselip hakiki bir san’atkara dönüştü.

Artık ben onu her yönüyle, bütün faziletleriyle Özbek edebiyatının yükselmesinde, bağımsız cumhuriyetimizin gelişmesindeki rolünü apaçık görmeye başladım.


Ötkir’in nasıl kitaplar yazdığını oturup anlatmaya gerek yok. Onlar, Özbekler ve kardeş halklara mal olmuş durumda. Böyle olsa da bu kabiliyetli yazarın eserlerinden hiç bahsetmemek de insafsızlık. “Bahar Geri Gelmez”, “Kalbini  Dinle”, “Işık Var ki Gölge Var”, “Dünyanın İşleri”, “İki Kapı Arası”, “Düşte Geçen Ömürler”, “İki Kere İki Beş” gibi kıssa ve romanları, yüzden fazla gönülleri mest eden hikayeleri, komedi ve trajedileri halk arasında çok büyük ün kazanmış durumda.

Totaliter komünist sistemin pislikleri akıp giderken “Özbek Soruşturması”, “Devlet Sırrı”, “Dostluk Saygı ile Başlar” gibi onlarca makaleyi yazmak için büyük cesaret gerekirdi. Ötkir, her türlü baskıdan, saldırılardan korkmadan; hatta bazen hayatını tehdit altında bırakarak halkın gönlündeki isyanları seslendiren sözleri açıkça dile getirdi.

Moskova basınının yaydığı iftira ve hakaretlerle sabır kasesi dolup taşan Ötkir Haşimov, eski Komünist Parti’nin 28’inci kurultayında kürsüye çıkıp gür sesle onların kirli çamaşırlarını ortaya döktü.
“Özbek Soruşturması” denen sözü kim düşünüp buldu? Niçin “Ermeni soruşturması”, “Moldova soruşturması” değil de “Özbek Soruşturması”? Özbek ne kötülük yaptı? Başka yerlerde üretimi olduğundan fazla gösteren raporlar yazılmamış mı? “Özbek Soruşturması” yüzünden Sovyetler Birliği ordusunda askerlik yapan kaç gencimiz hayatını kaybetti. Demir tabutlar yalnız Afganistan’dan değil, Sovyetler Birliği’nin çeşitli yerlerinden de gelmekteydi. Bizim evlatlarımıza “basmacı”, “üretimi fazla yazan uydurmacı”, “rüşvetçi” diye baktılar ve açık açık öldürdüler. “Özbek Soruşturması” denen hakaret sözünü düşünüp bulanlar gelecekte tarih önünde hesap verecekler…”

Karşısında altın apoletli generaller, mareşaller kılıçlarıyla, silahlarıyla dikilip dururken onların gözlerinin içine bakarak bu sözleri söylemek için yenilmez bir irade, cesaret gerekirdi. Ötkir, bu yüksek mevkilerdeki şahısların huzurunda bildiğinden şaşmadı, çekingenlik göstermedi, halkın derdini yüksek sesle dile getirebildi.

Mensubu olduğu halkının derdine hemdert, kıvancına ortak olabilen; en sıkıntılı zamanlarda bile halkını koruyup kollayabilen sanatçı değer verilmeye, saygıya layık olur.

“Şark Yıldızı” gazetesi cumhuriyetimizde yayımlanan edebiyat, sanat, siyaset gazeteleri içinde en meşhur, çok yaygın gazetedir. Ötkir, o gazetenin başyazarı olarak fiilen görev yaptı.

Büyük ecdadımız Emir Temür’ün şahsiyetine sataşmaların yaşandığı bir zamanda Ötkir, onun hakkında sıra sıra makaleler yayımlamaya başladı. Saldırılardan, tehditlerden yılmayan başyazar, büyük komutanın hayatını ve eserlerini sürekli olarak gün yüzüne çıkarmaya devam etti. Bir zamanlar kötülenen “Temür Tüzükleri”, “Zafername”, “Gece ve Gündüz” eserleri bu gazetede yayımlandı.Gazetede Kur’ân-ı Kerim’in Özbekçe tercümesini basmak kolay olmadı. Bu doğru işe bizzat ülkemizin kurucu lideri İslam Kerimov’un öncülük etmesi ve gazetenin yazar kadrosunun gayretleri ile Allah’ın kelamının iki yıldan uzun zaman boyunca gazetede yayımlanması ciddi bir hadise oldu.

Ondan daha öncesi Özbekistan televizyon kanalında “Bahis” adlı televizyon programını Ötkir Haşimov yaklaşık iki yıl yönetti. “Bahis”te hayatımızda toplumsal konulara ve bunun yanında aile ve sevgiye dair meselelere etraflı ve kapsamlı olarak ışık tutuldu. Herkesin ilgisini çeken meseleler o programda cesaretle ve kimseden çekinmeden ortaya kondu. Burada da Ötkir Haşimov, birilerinin hoşuna gitmeyebilir diye endişeye kapılmadı, milyonlarca seyircinin gönlünde olup dile getiremediği sözleri çekinmeden söyledi.

Bu programlar Ötkir Haşimov’a büyük ün kazandırdı. Televizyon ekranının karşısnda oturup seyreden milyonlarca kişi onu adalet için savaşan cesur bir sanatçı olarak gördü.

Eğer siz onun kitaplarını dikkatle okursanız sanatının halkın hayat tarzı ile ne kadar uyumlu olduğuna, sayfalar arasında ne kadar insanın kaderinin baş kaldırıp kendini gösterdiğine şahit olursunuz. Onun yazdıkları efsane de değil masal da değil, tamamen gerçek. Okuyucu onda ya babasıyla, ya ağabeyi ile veya bir yakınıyla buluşur. Onların mücadele ve çalışmakla geçen tarihleriyle yüz yüze gelir. Dünyadan hiçbir iz ve ad bırakmadan giden ancak şan ve şerefle yaşayan kişiler gözlerimizin önünde canlanır. Onların kıvancıyla göğsümüz kabarır, onların üzüntü ve sıkıntılarıyla gözlerimiz yaşarır.


 “İki Kapı Arası” romanı tekrar tekrar basılmasına rağmen kitapçılarda bulunmuyor. Kapış kapış gidiyor. Romanda savaş (İkinci Dünya Savaşı) ve savaş sonrasındaki yıllardaki köy hayatı, savaşın getirdiği bütün yükleri ve yoklukları omuzlayan, kendi yemeyip cephedeki askere yediren  fedakar çiftçilerin cesareti övülüyor. Nikah gecesinin sabahında damadı savaşa gönderip gelinliğini iş kıyafetiyle değiştiren çilekeş gelinlerin ağır ve sıkıntılı çalışmaları, babalarının yerine çapayı omuzlarına alıp tarlaya giden küçük çocuklar, oğlunun yerine tarladaki mahsulü çapalayan iki büklüm yaşlı erkekler ve kadınlar gözlerinizin önünde canlanır. Siz onların seslerini işitirsiniz, yaz mevsiminin en sıcak  günlerinde terleyen kırışmış yüzlerini görürsünüz.

Onların başını dik tutan güç zafere inanmalarıydı. Cephenin yollarına umut ve özlemle gözlerini diken yaşlı erkekler ve kadınlar sabah güneş doğarken: “Ey Allah’ım, mermilerin önünde kalan yavrucuğumu koru” diye dua ediyorlardı. Açlık, sefalet, ayrılıklar, sabahı güze dönen sevgi baharlarının acısı, ayrılık acısı, beddualar, ağlayıp inlemeler; bunların hepsi romanda gerçekçi bir şekilde tasvir edilmiş.

“İki Kapı Arası” romanı, Özbek edebiyatı hazinesinde hakettiği yerini bulan eserlerden biri oldu. Bu eser toplumların başına felaketler getiren İkinci Dünya Savaşı hakkında yazılan acı ve anlamlı bir belgedir.

Ötkir Haşimov, halkımızın fedakar, doğruları söylemekten çekinmeyen bir yazarı olarak her zaman esas konu olarak ele aldığı halk hayatını daima gözler ve halkın hayatından dile getirilmesi elzem olan noktaları kaleme alır.

Vatanımızın bağımsızlığını kazanması yazarın sanatı için yeni imkanlar sağladı. Sovyetler Birliği devrinde yazılı olmayan bir kanun vardı: “Sovyet edebiyatında ve tiyatrosunda komedi yazmak mümkündü ama trajedi yazmak mümkün değildi. Çünkü sosyalist rejimde facia olmazdı.” Halbuki her atılan adımda facia vardı. Bin dokuz yüz seksenli yıllarda merkezden gelip Özbekistan’da canlara kıyan Gdlyan ve İvanov denen ve maksatlarına ulaşmak için her çareye başvuran zalimlerin kan dökmeleri de yaşanan bir faciaydı. Ötkir Haşimov’un “Baskı” trajedisi, “Özbek Soruşturması” denen iftira kampanyası ve o iftiranın kurbanları hakkında yazılmış güçlü bir eser oldu. Trajedi, bugünkü gençlerin babalarının, dedelerinin başlarına gelen dünkü faciaları öğrenin, bağımsızlığın değerini bilin diyen aydınlatıcı bir çağrıya benziyordu. 


Bağımsızlık yıllarında yazılan “Düşte Geçen Ömürler” romanı ise yetmiş yıl devam eden adaletsizlikleri, insanların ayaklar altında çiğnenen kaderleri dosdoğru, derin bir sanatkarlıkla aksettirilen bir eserdir. Olgunlaşmış narı avucunuza alıp uzun süre ayakta durdunuz mu? Daneleri kabuğunu habire dürter. Yeterince zaman geçtiğinde o kalın kabuklar içerden gelen dürtmelere dayanamayıp yarılır. Ötkir’in “Düşte Geçen Ömürler” romanında da olaylar o kadar üst üste gelişir ki kitabın kapağını yırtıp çıkmak istiyor gibidirler. Romanın bir çok bölümünde Afganistan savaşı anlatılmaktadır. Yazar, bu adaletsiz savaşın bütün korkunç yönlerini, insanlık dışı yönlerini anlatmaktadır. Mayın patladığında eli bir tarafa, başı bir tarafa uçup giden delikanlının can verişi; yurdunu özleyen askerin sürekli olarak düşünde ölümü görmesi, savunmasız Afganistan köylerinin küllerinin göğe savrulması manzaraları okuyucunun yüreğini titretir. Roman kahramanlarından Rüstem, kendi milletlerarası borcunu ödediği için mutluydu. Ancak bu manzaralar karşısında düşüncelere dalardı. Bu savaşın insanlara yalnız eza ve cefa getireceğini anlıyordu. Ancak… O kendi canını koruyabilmek için kan dökmek zorundaydı. Aksi halde kendisi kurban olacaktı. O, suçu ve günahı olmayan Afganistanlı kadını vurduğunda ne kadar büyük günaha battığını anlıyordu.  Izdıraplar, acılar içerisinde yanar. Onun başına gelen felaket bununla da bitmez. Ağır yaralanıp evine döndüğünde başına yine bir başka felaket gelir. Bir ömür boyu çalışan, Komünist partisi nereye gönderirse orayı seve seve yeşertip çiçeklere açtıran, sıra sıra madalyalar alan babasını “evrakta sahtekarlık” ile suçlayıp hapse attıklarını işitince şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemez, dünyası kararır. Rüstem’in adalet aramak için koşturmaları, yalvarmaları boşa gider. Hiç kimse onun anlattıklarına, yardım isteğine önem vermez. “Tekrar Afganistan’a git, gücünü orada göster, burada işe yaramaz” diye alay ederler. İki yıl yolunu gözleyen sevgilisi Şehnaze ile evlendiğinde hayatının bir faciaya döndüğünü anlar: O Afganistan’da işe yaramayan bir adam olarak döndüğünü görür. Rüstem, sevdiği kızı mutlu etme şansını savaşta kaybetmiştir. Bir delikanlı için bundan büyük felaket olması mümkün mü? Babasını iftiralardan kurtarmaktan aciz, sevdiğini mutlu etmekten aciz kalan Rüstem, kendi canına kast etmekten başka çare bulamaz. 

Yazar, felaketlerin köklerinin derinde olduğunu, hepsinin altında komünist baskı  düzeninin olduğunu ortaya koyar. Romandaki komiser karakteri ile Sovyetlerin son elli yılında görülen zalimlikler gözler önüne serilir. Kollektif üretime geçiş yıllarındaki sürgünler, 1937 ve 1950 yıllarındaki katliamlar, Afganistan savaşı ve son olarak “Özbek Soruşturması” denen iğrenç iftira, sığındığımız komünist sistemin adaletsizlik temeli üzerine kurulduğu ve yıkılıp yerle bir oluşun arifesinde son nefesini alışının oldukça ikna edici bir anlatımla ortaya konduğunu kabul ederiz. Komiser de sırtını dayadığı sistemle birlikte yok olup gitmektedir. Romanın sonunda alışılmıştan farklı bir hadise var. komiser, temizlikçi kadın Kurbanay ile konuşur. Bu kadının başına yağan felaketlere o adam sebep olmuş. Bir zamanlar “şeyh” diyerek, “halk düşmanı” diyerek dedesini hapse attırmış. Annesine tecavüz etmiş. Annesi namusunun lekelenmesine dayanamayıp kendini asarak intihar etmiş. Kurbanay, bu baş belası adamın yüzünü bile görmek istemez. Onlar arasında şöyle bir konuşma geçer:
“– Nasılsınız, iyi misiniz? dedi Kurbanay, diyecek başka söz bulamayınca.
– Ben mi? Komiser güldü. – Hah hah ha! Ne zaman öleceksin mi demek istiyorsun? Boşuna bekleme. Ben ölmem. Hah hah ha…”
Bana göre bu sözün altında büyük bir anlam gizli. Yazar bize bilgi veriyor: “Yetmiş yıllık ömrümüz korkunç bir düş gibi gelip geçti. Zulüm ve baskıya dayanan düzenin komiserleri yakın gelecekte kolay kolay can vermez, hırsız kedi gibi fırsat kollarlar. Akıllı olalım. Vatanımızın bağımsızlığını kötü niyetli kötü gözlerden koruyalım” demek istiyor.

Okuyucu bu eseri sendelemeden, sürçmeden, dikkatini kaybetmeden okuyup bitirecektir. Birkaç sayfa okuduktan sonra gönlünüze hüzünlü bir ahengin girdiğinin, bu hüzünlü ahengin son sayfalara kadar sizi takip ettiğinin farkına varmazsınız. Eserin kahramanları canlı insanlar gibi gözlerinizin önünden geçer. Seslerini dahi işitir gibi olursunuz. Birini seversiniz, birinden nefret edersiniz.

Böyle eserler kitaplık raflarında yatmaz. Çok çabuk elden ele gezer. “Düşte Geçen Ömürler” romanının yetmiş beş bin nüsha basılmış, çok kısa zamanda dağıtımının tamamlanmış olması da bu sözümü doğrulamaktadır.

Ötkir, söz sanatkârıdır. Yukarıda bahsettiğimiz romanlarında halk dili o kadar akıcı, o kadar anlam yüklü ki her bir satırı şiir gibi akıp gitmekte.

Ötkir’in topu topu üç eserinden bahsettim sadece. Televizyon vasıtasıyla kaç kez filmi gösterilen, milyonlarca kişinin seyrettiği “Bahar Geri Dönmez”, “Işık Var ki Gölge Var”, “İnsan Sadakati” gibi eserleri; onlarca sevilen hikayesi de televizyon seyircisinin ve kitap okuyucularının sempatisini kazanmış.


Özellikle “Dünyanın İşleri” eserini uzun-kısa hikayeler diye değil destan diye nitelemek isterdim. O şarkı gibi okunur. Onu okurken kendi annelerimizi düşünürüz. O şefkatli, o cefakâr annelerimiz karşısında bir ömür boyu ödeyemeyeceğimiz borçlarımızın hiç olmazsa bir tanesini olsun ödeyebildik mi diye bir endişe, bir soru gözlerimizin önünde canlanır. Uzun-kısa hikayeler bizi insafa, insanlara değer vermeye, saygı göstermeye çağırır.

Ötkir, yalnız kabiliyetli bir yazar değil aynı zamanda tarif edilemeyecek kadar iyi bir insandır.
Ben onunla cumhuriyetimizin bütün vilayetlerini, ilçelerini kaç kez dolaştım. Nereye gittiysek insanlar onun etrafında toplandı, kitaplarının insanlarda uyandırdığı  duyguları coşkuyla dile getirdiler ve onunla dost oldular. Onun sohbetine katılmak isteyenlerin oluşturduğu daire her geçen gün genişledi. Hatıra fotoğrafı çektirmek için özel fotoğrafçı çağıranlar vardı. Özellikle genç okuyucularının böyle meşhur bir yazarla sohbet ettikleri için gözleri parlardı. Her yeni yolculuğumuzda dostlarımız arasına yeni dostlar katılırdı. Onlar Taşkent’e gelip onun (Ötkir Haşimov’un) evinde misafir olurlardı. Kendi memleketlerindeki yenilikleri anlatırlardı. Bununla birlikte yazarın yeni çıkan eserlerine dair intibaları da coşkuyla dile getirirlerdi.

Yıllardan birinde Ötkir (Haşimov), şair Erkin Vahidov ile birlikte Kaşkaderya vilayetinin ilçelerinde kitapseverlerle buluşmak üzere gider. Bu buluşmalardan biri Mirakı’da gerçekleşir.  Elleri çalışmaktan nasır tutmuş kolhoz (devlet çiftliği) işçisi bir kadın ayağa kalkıp ağlaya ağlaya şunları söyler:
“– Şu an Tanrı’dan vahiy gelse ve ‘senin alnına bundan sonra yirmi yıl daha yaşamak yazılmış olsa ömrünün kalan kısmını birine vermeye hazır mısın?’ dese o yirmi yıl ömrümü şu kardeşlerime vermeye hazırım diye cevap verirdim.”

O kadının elinde kapağı buruşmuş, sayfaları sararmış “Dünyanın İşleri” eseri vardı. Belki de o eseri o gün okuyup bitirmişti. Son sayfalarını okuyup toplantıya gelmişti. 


Kuva (Fergana) ilçesinde kitapseverlerle buluşma olmuştu. O buluşmada Müşerrefhan adlı, karalar giymiş bir kadın ayağa kalkıp Ötkir’in karşısına geldi. 

“– Oğlum, ben filan okulda temizlik görevlisiyim.  Çocukların kirlettiği sınıfları yıkayıp temizlerim. Senin annen Paşe abla da temizlik görevlisiymiş, inşallah makamı cennet olsun. Ben bunu okul kütüphanesinden aldığım bu kitabı okuyunca öğrendim. – O elinde tuttuğu ‘Dünyanın İşleri’ kitabını gösteri. – İnsanın başı taş gibi olurmuş, bir oğlum Afganistan savaşında öldü, dayandım, dayanmasam başka çarem mi var? Gel evladım, oğlumun yerine sen oğlum ol. Yazar oğlum var diye teselli bulayım…”


O bunları söyledikten sonra yeleğinin koynundan Margilan işi doppı çıkarıp gözünde yaşlarla “İnşallah başına dert uğramasın” diyerek Ötkir’e giydirdi.

Birkaç yıl önce Fergana Vadisi’ndeki ilçelerde kitapseverlerle buluşmalar oldu. “Özbekistan” ilçesinin merkezi Yaypan şehrindeki toplantıda “Ganiabad” devlet işletmesinin ipek böceği üretim birimi yöneticisi Caferali Peygamov adlı delikanlı da söz alıp Ötkir’in eserlerini severek okuduğunu, kitaplarının tamamını özenle sakladığını söyledi. O, bir edebiyat dostu olarak Ötkir için çalıştığı birimin programı dışında bir kutu ipek böceği bakmak için topluluk önünde söz verdi. Aradan iki ay geçtikten sonra Caferali’den bir mektup geldi. Zarfın içinde mektupla birlikte Ötkir adına Barış Vakfı’na para havale edildiğini gösteren makbuzu da göndermişti.

Ben Ötkir Haşimov’u cesur, korkusuz, gerçeği hangi şartlar altında olursa olsun söyleyebilen yazar olarak nitelendirdim. Bu fikrimi her yerde çekinmeden söyleyebilirim.

Boyunu baştan ayağa görmek için geri çekilip Ötkir’e baktım. Onda yıllarca birlikte sanat faaliyeti yürüttüğüm, birlikte seyahatlere çıktığım değerli dostumun boy botsunu, kendine saygı ile bağlanan halkına ettiği hizmetleriyle birlikte apaçık gördüm.  “İnsan, önünde akıp giden suyun değerini bilmez” dedikleri gibi şu zamana kadar bana sıradan bir yazar olarak görünen bu sanatkâr hakkında ne kadar çok şey biliyormuşum? Bildiklerim o kadar çok ki size yalnız bağdaki üzümler kadar bildiğimden bir salkım üzüm kadarını söyledim ancak.

“Halk Yazarı” unvanını almış, “Devlet Ödülü” ile ödüllendirilmiş, “Büyük Hizmetleri Görülenler” madalyası sahibi Ötkir Haşimov, elindeki küçük lakin dağları koparacak kadar güçlü kalemiyle halkına, bağımsız yurdumuza hizmet etmeye her zaman hazırdır.

2000.
-------

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Çerezleri kabul et) #days=(20)

Sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Kabul
Çerezleri kabul et