Şeyyâd Hamza

0


Anadolu sahası Türk edebiyatının ilk şairlerinden Şeyyâd Hamza hakkında bilinenler sınırlıdır. Asıl adı Hamza’dır.


“Mutrib (ikahi, gazel, şarkı okuyan), kıssahan (halk hikayelerini anlatan)” anlamına gelen Şeyyâd lakabıyla  anılan şair, şiirlerini Şeyyâd Hamza imzasıyla/mahlasıyla kaleme almıştır. Yaşadığı dönem ve yer konusunda farklı görüşler mevcuttur. Eğirdirli Hâcı Kemâl’in 16. yüzyılda derlediği Câmi’ü’n-Nezâ’ir adlı mecmuada yer alan bir şiiri dolayısıyla Şeyyâd Hamza’yı bilim dünyasına tanıtan Fuat Köprülü (1340), Bursalı Lâmi’î Çelebi (ö. 1529)’nin Letâ’if’indeki iki fıkrada isminin Nasreddîn Hoca (ö. 1284) ile geçmesi dolayısıyla Şeyyâd Hamza’nın da 13. yüzyılda yaşadığını belirtmiştir. Şairin Yûsuf u Züleyhâ adlı eserini yayımlayan Dehri Dilçin de Köprülü ile aynı görüşü paylaşmaktadır. Necmettin Halil Onan, 1026/1617 yılında derlenmiş bir mecmuada yer alan iki gazeline dayanarak onun, 13. yüzyıl şairi olduğunu, ancak Hoca Dehhânî’den önce yaşadığını iddia etmiştir. Feridun Nafiz Uzluk ise herhangi bir delil göstermeksizin Şeyyâd Hamza’nın 14. yüzyılın başlarında hayatta olduğunu ileri sürmüştür. Ancak bu iddiaların hiçbirisinin sağlam bir dayanağı bulunmamaktadır. Rıfkı Melul Meriç’in 1930’lu yıllarda Akşehir Nasreddîn Hoca mezarlığında yaptığı araştırmalar sırasında kitabesindeki “Aslı Hatun binti Hamza Şeyyâd” kaydından Şeyyâd Hamza’nın kızına ait olduğu anlaşılan 749/1348 tarihli mezar taşı sayesinde Seyyâd Hamza’nın yaşadığı döneme ilişkin ilk gözle görülür, elle tutulur ilk veri elde edilmiştir. Mezar taşının ve tarih kitabesinin gerçekten şair Seyyâd Hamza’nın kızına ait olup olmadığı konusundaki şüphelerse Metin Akar’ın (1987) tespit ettiği, 749/1348 yılında meydana gelmiş bir veba salgınından bahsedilen mersiye kasidesi ile kesin şekilde ortadan kalkmıştır. Şeyyâd Hamza’ya ait bu kasidede bahsedilen veba salgınının tarihi ile Aslı Hatun’a ait mezar taşının tarihi aynıdır. Ayrıca mezar taşında veba kelimesi yazılı olmasa da Aslı Hatun için bu hastalıktan ölenlerin de şehit hükmünde olduğunu belirten hadise uygun olarak “şehîd” ifadesinin kullanılmıştır. Dolayısıyla bu veriler mezarın Şeyyâd Hamza’nın kızına ait olduğunu ve kasideyi de -adını vermemiş olmakla birlikte- 749/1348 yılında meydana gelen veba salgınında kaybettiği kızı için kaleme aldığını göstermektedir.  


Kızı Aslı Hatun’un mezarının Akşehir’de bulunmasından hareketle Şeyyâd Hamza’nın da Akşehir veya civarında yaşadığı düşünülebilir. Şairin Mevlevîlik terminolojisinde “mutrib” anlamına gelen “şeyyâd” sanıyla anılmasına, kimi beyitlerinde “sema, raks, çalgu” gibi kelimeleri kullanmasına ve bir beytinde de Sultân Veled’den söz etmesine istinaden Mevlevî olduğu ileri sürülmüştür. Kimi araştırmacılar ise, “şeyyâd” kelimesinin “kıssahân (hikâye anlatıcısı)” anlamından ve Yûsuf u Züleyhâ mesnevisinde sık sık dinleyicileri salavat vermeye davet etmesinden Şeyyâd Hamza’nın diyar diyar dolaşarak tasavvuf öğretisini halka yaymaya çalışan bir derviş olduğu düşüncesindedirler. 


Onun nasıl bir eğitim aldığına ilişkin somut bilgiler bulunmamakla birlikte eserlerinden Arapçaya, Farsçaya ve İslam kültürüne vakıf olduğu, dolayısıyla medrese tahsili gördüğü ya da en azından bir dergâhta uzun yıllar eğitim aldığı söylenebilir. 


Genellikle dinî-tasavvufî nitelikte eserler kaleme alan Şeyyâd Hamza’nın eserleri şunlardır:

Yûsuf u Züleyhâ: Şeyyâd Hamza’nın en meşhur eseri olan manzume Anadolu sahasının ilk mesnevîleri arasındadır. Aruzun “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün” vezniyle yazılmış 1529 beyitten oluşmaktadır. Hz. Yûsuf ile Züleyhâ arasındaki maceranın konu edildiği metin, Sula Fakih’in aynı adlı eserinden özetlenmiştir. Mesnevînin 952/1545 yılında istinsah edilmiş olan belirlenebilen tek nüshası Türk Dil Kurumu Kütüphanesi Yz A 301/02’de kayıtlıdır. 


Dâsitân-ı Sultân Mahmûd: Tasavvuf felsefesinin işlendiği eserde, Gazneli Mahmûd ile bir derviş arasında geçen diyaloglar üzerinden “madde” ile “mânâ” mukayesesi yapılmıştır. Yer yer dönemin yöneticilerinin zulümlerine göndermelerde bulunan Şeyyâd Hamza, eserin sonunda nefsine hükmetmesini bilen dervişi varlık ve kudret sahibi sultandan üstün göstermeye çalışmıştır. Klasik mesnevî kompozisyonuna uygun olarak düzenlenen 79 beyitlik manzume, aruzun “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün” vezniyle yazılmıştır. Metnin 16. yüzyılın ikinci yarısında istinsah edildiği düşünülen tek nüshasını 1969 yılında Sadettin Buluç yayımlamıştır.


Ahvâl-i Kıyâmet: Kıyametin nasıl kopacağı, ölülerin nasıl dirileceği, Hz. Peygamber’in ümmetine nasıl şefaatçi olacağı ve hangi kavimlerin cennete veya cehenneme gideceği gibi konuların sade bir dille anlatıldığı 289 beyitlik bu mesnevî, aruzun “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün” vezniyle kaleme alınmıştır. 


Mi’râc-nâme: Miraç hadisesinin sade bir dil ve yalın bir üslupla anlatıldığı 545 beyit uzunluğundaki bu mesnevî aruzun “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün” vezniyle kaleme alınmıştır. Bilinen tek nüshası Ankara Millî Kütüphane’deki Yz A 3772’de kayıtlı mecmuanın 80b-101b sayfaları arasında yer almaktadır. 


Vefât-ı Hazret-i Muhammed Aleyhi’s-selâm: Hz. Muhammed’in vefatının konu edildiği bu mesnevî de aruzun “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün” vezniyle yazılmıştır. Bilinen tek nüshası Millî Kütüphane Yz A 3772’de kayıtlı mecmuanın 101b-121a sayfaları arasında yer almaktadır. 483 beyit uzunluğundaki bu mesnevinin ilk 356 beyitlik kısmı Şeyyâd Hamza’ya son 127 beyitse müstensihe aittir. 


Yukarıdaki manzumelerin yanı sıra Şeyyâd Hamza’nın değişik mecmualarda tespit edilmiş 15 müstakil şiiri bulunmaktadır. Bu şiirlerden 4’ünü Mecdut Mansuroğlu (1946a, 1946b) [biri Fuat Köprülü’nün (1340) daha önce yayımladığı olmak üzere], 2’sini Necmettin Halil Onan (1949), 6’sını Saadettin Buluç (1956, 1962), 2’sini Metin Akar (1987) ve 1’ini Milan Adamovic (1996) yayımlamıştır.


Genellikle dinî-tasavvufî içerikli şiirler kaleme alan Şeyyâd Hamza’nın en fazla işlediği tema ölümdür. Şiirlerinde ölümün böylesine önemli bir yer tutmasında 1345-1353 yılları arasında yaşanan büyük veba salgınında çocuklarını kaybetmesi etkili olmuştur. Yaşadığı çalkantılı dönemde pek çok acıya şahitlik eden şair, bu acılardan sorumlu tuttuğu dönemin idarecilerine karşı derin bir öfke içindedir. Bu öfkesini de şiirlerinde sıklıkla dile getirmiştir. Dünya hayatının, dolayısıyla da dünya nimetlerinin gelip geçiciliğini vurgulamış ve insanlara Allah’a, dine, imana sarılmalarını öğütlemiştir.


Onun, olabildiğince geniş bir kitleye hitap etme amacıyla sanat gayesi gütmeksizin sade ve külfetsiz bir dille içinden geldiği gibi yazdığı şiirlerinde vezin ve kafiye kusurları bulunmaktadır. Şair sanatında bu hususlara önem vermemiştir.

Yorum Gönder

0 Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Çerezleri kabul et) #days=(20)

Sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Kabul
Çerezleri kabul et