— Herkesin gelini öğle arasında oturup nakış işler, benim gelinimin gözü kitapta. “Âlime”[1] işte.
Kurban ninenin merhum için verilen yemekte, büyük küçük herkese işittirerek ama ona laf dokundurarak konuştukları Sabire teyzenin gücüne gitti. Etrafında oturan bir iki yaşlı kadın ağzını kapattılar. Komşusu Feyziye Hanım onun sizine elini koyup:
—Boş ver, sesini çıkarma, dedi.
Sabire teyze ağzını açmadı. Yemekten sonra elinde bohçayla hımsının evine gitti:
—Hısım. Bakın, siz gelin görmüş kadınsınız. Ben şu genç, bir şey bilmeyen kızımı size emanet ettim ki bilmediğini öğretirsiniz, yanlışını düzeltirsiniz diye düşündüm. O yemekteki konuşmanız bana çok dokundu. Çok üzdü beni hısım!
Böyle söyledi ve sesi titremeye başladı, gözlerine yaş geldi. Sabire teyzenin içinde kötülük yok. İçinde bir sıkıntı olsa gözleri hemen yaşarır zavallının. Kurban Hanım dokundurduğu lafın hısımını üzdüğünü anladı da içten içe sevindi. “Canın çıka. Dokundu mu söylediklerim…” diye içinden geçirdi ve yumuşak bir ses tonuyla:
—Evet, haklısın. Ağız dediğinin kapısı yok. Bir kere ağzımdan çıkmış bulundu. Siz canınızı sıkmayın. Doğru, Masume iyi insan... Çalışkan, kabiliyetli bir kadın... Gelinim var dediğime değer. Edepli de. Ama boş kaldı mı okur da okur. Ona bakarken içim sıkılıyor. Hey gelin, diyorum. Sen devlet çiftliğinde çalışan bir insansın. Okuyup ne yapacaksın? Kocanı da alıp şehre mi gideceksin? Bunlarla uğraşacağına nakış yap. Yastık yüzü, minder yüzü hazırla. Boş duranı Allah sevmez diyenasihat ediyorum. Yüzüme alık alık bakıyor. Hiç sesini çıkarmadan odasına gidiyor. Yine gözü kitaplarda... İşte böyle olunca ben de parlayıveriyorum hısım…
Sabire teyze anladı ki hısımı üzülmüş. O da mülayim bir dille konuştu:
—Masume çocukluğundan beri böyle çok okur. Bu dert onu bebekken yakaladı. Evlenmeden önce kaç kez kitabını önünden aldım.
Hısımı sözü ağzından aldı:
—Allah’a şükür, kocasıyla arası iyi… Aralarında hır gür pek olmuyordu. Şimdiyse arada bir oluyor. Bir gün akşam Recep tarladan dönmüş, dinleniyormuş. Masume ona gazel okumaya başlamış. Yorgun argın oğlum çaresiz onu dinlemiş. Uykusu gelmiş. Bundan dolayı çok tartıştılar.
—Tartışmasına tartışır da kızım benim gibi sulu göz değildir. Siz inanmasanız Allah biliyor hısım, bu kızı büyüttüm; şimdiye kadar bir damla gözyaşı döktüğünü görmedim. Kendini bildi bileli birisine kızdığında tartışır, suratını asar ama ağlamaz. “Sen benim yerime de ağlıyorsun…” derdi.
—Evet. Her zaman iyi olsunlar.
Kurban Hanım, konuyu büyütmedi. Hısımlar, biraz sonra dostça ayrıldılar.
Masume, akşam karanlık çöktüğünde tarladan döndü. Tarlada çalışanların bindiği kamyonun köyün ortasında durmasıyla birlikte gürültü koptu.
— Maruf! Bohçamı uzat!
—Hey! Biraz çabuk insenize!
Sokaktan gelen her sesi kulaklarını açıp dinleyen çocuklar akşam yemeklerini yarım bırakıp annelerini, ablalarını karşılamak için koşarak dışarı çıktılar. Sessiz sokak insanlarla doldu.
Masume, evine dönerken Marifet’e hayırlı akşamlar dilemek için geri dönüp baktı ve arabadan pat pat aşağı atılan ot bağlarını görünce birden elinin, ayağının dermanı kesildi: Bugün de ot yolmamıştı. Öğleden sonra herkes dinlenirken Marifet ot yolmaya gitmişti. O kitaba dalıp unutmuştu. İşte şimdi ceza olarak kaynanasının dırdırını işitecekti. Ekmek torbasındaki kitap böğrüne batar gibi oldu. Torbayı arkasına sakladı.
Kamyon, bir homurdanıp ileri atıldı. Farlarının aydınlığı yol kenarındaki kavakları, kerpiç duvarı, iki kanatlı ve sarı sokak kapısını, o kapıya yönelen Masume’nin incecik bedenini, parmak gibi parmak gibi örülmüş saçını, omzundaki çapasını, toz toğrak içinde kalan deri çizmelerini bir an altın sarısı bir ışığabürüdü. İki yuvarlak far, sonra komşu evin duvarını, telefon direğini hızla yalayıp geçti, uzaklara uzanan bir tasma gibi asfalta çıktı. Masuma, sokak kapısının bir kanadını içeri itti. Kilitliydi. Şanslı olduğuna inanmamakla birlikte “İnşallah evde yoktur…” diye tatlı bir hayal kurdu. Elini kapının kanatları arasına sokup zinciri indirdi.
Ortasında koridor olan iki odalı, balkonlu ev karanlıkta suratı asık insan gibiydi. Balkonun önünde asma vardı. Asmanın öbür tarafı arka bahçe... Avlu kerpiç duvarla çevrili. Evin karşısında ahır… İnek, birinin geldiğini hissetmişti. Şikâyet eder gibi “mooo” dedi.
“Ha, bugün Sevri teyzenin evinde yemek vardı. Akşam oturmasına gitmiştir. Daha dönmez.” Masume’nin ayakları hızlandı. Yorgunluğunu unuttu. Işığı yaktı. Ekmek torbasını bahçede sofra kurulan yere koydu. Sonra, “Gelip yine dır dır etmesin…” diye ekmek torbasındaki kitabı alıp yatağın altına sakladı. Öğle yemeğinden artan torbadaki ekmeği nerden gördüyse yanına gelen ve yalvaran gözlerle bakan küçük köpeğe verdi. Çizmelerini çıkarıp gelin odasına girdi. Geniş, dolaplı oda özenle donatılmıştı. Başköşedeki duvardibinde bulunan sandığın üstüne kadife ve atlas minderler toplanmış, askılara çiçek desenli havlular asılmış. Odada içi porselen tabaklarla dolu bir büfe… Zemine halı döşenmiş, raflarından birine “Kvarts” marka televizyon yerleştirilmişti.
Masume, üsütünü başını değiştirdi ve dışarı çıkıp artezyen kuyudan su getirdi. Koridordaki lavaboda elini yüzünü yıkadı. Gözlerine sürme çekti. Şifonyer aynasının karşısına geçerek makyajına başladı. Saçlarını dağıtıp yeni bir şekil verdi. Arkaya attığı ipek gibi saçı onu Fransız güzellerine benzetti. Saçını bazen bazen sağa, bazen sola tarar, bundan zevk alırdı. Saçlarını “leylek yuvası” gibi tepeye topladı. Bu da güzel oldu. Şifonyerdeki yeni atlas entarisini giydi, aynaya baktı. Entari biraz uzundu. Eteğini büküp baktı. Pek hoşuna gitmedi. Sağa sola baktı, üstündeki kıyafeti çıkardı.
Entariyi dizinden dört parmak yukarı gelecek şekilde kısalttı. Ooo… Aynadan bakımlı, ince belli, düzgün bacaklara sahip, servi boylu, saçları omuzlarını kapatan, ilk bakışta yürekleri hoplatan sevimli bir kadın bakıyordu.
Birden bire canı dans etmek istedi. Aynaya doğru bir şarkı mırıldandı ve ellerini kaldırdı. Kaşlarını çatıp gözlerini kıstı. O sırada kapı gıcırdadı. Yüzünde güller açarak o tarafa döndü. Kocası değildi. Hırsız kara kedi bir an durakladı, ona göz gezdirdi ve bir yerlerden kaptığı ganimeti dişleyerek kaçıp gitti.
—Allah belanı versin, diye tehdit savurdu bir anda gözden kaybolan kediye.
Karanlığın derinliklerinden ondan intikam alır gibi kedinin alay eder gibi “Miyavv!” sesi işitildi.
Taze gelin yeniden giyindi ve yemek hazırlamaya girişti. Patates ve soğan soyup ocağa yemek koydu. Odayı süpürdü. Minderleri yerleştirdi. İçi rahatlayıp televizyonu açtı. Televizyonda film vardı.
Güzel manzaralar, birbirinden güzel, son modaya uygun giyinmiş kahramanlar… İşte oğlanla kız kol kola girmiş parkta yürüyorlardı. Başlarına sonbaharın sapsarı yaprakları yağıyordu. Kız dansçı, oğlan şarkıcı. Kız dünyanın meşhur dansçılarından biri olmak istiyori oğlan da ondan geri kalmıyor…
Ocaktan fıkır fıkır ses geldi. Yemek kaynamış, taşmıştı. Masume koşarak ateşi kıstı. Yemekten bir kaşık alıp tuzuna baktı. Domatesi fazla koymuştu. Yemek kıpkızıldı. Tadı hoş değildi. Patatesi biraz ezilmişti. O, bütün ama kolayca ufalanacak gibi patatesleri porselen kâseye aldı. Kâsedeki buharı tüten “ölmüş” beyaz soğan halkalarının, yeşil soğanların ciltteki benler gibi yapıştığı patatesleri görünce içi bir tuhaf oldu. Yakın geçmişteki olanları hatırlayıp o günleri arzuladı.
Çocukluğunda, evlerinde her zaman yemeği herkesin kâsesine ayrı ayrı böldükten sonra patatesi, eti büyük bir tabağa sıra sıra dizip sofraya koyarlardı. Onlar kaynamış yemeğin suyunu terleyerek içerlerdi. Ortaya konan patates ve etler insanın dimağını gıcıklayan bir koku saçarak onların gözlerini fılfır fıldır oynatırdı.
Yemekten sonra babası kıllı bacaklarını ozatıp arkasına konan yorgana yaslanır, eğer keyfi yerindeyse Masume’ye:
—Oku kızım, derdi.
Masume, “Gündoğmuş”, “Şirin ile Şeker”, “Hileci Melike”leri şakır şakır okurdu. Ayvanın karşısındaki asmada iri iri üzüm salkımları lambanın ışığında mercan dizileri gibi asılı dururdu. Bazen destanın en meraklı yerlerine gelip etraftakiler “ah, vah” ettiklerinde üzüm salkımları da yavaşça kımıldardı… Ah, ne kadar mutlu anlardı o akşamlar…
Sonra babası öldü. Ailenin en büyük çocuğu masume’ydi. Annesinin peşine takılıp birlikte tarlaya gitti. Annesi de sesini çıkarmadı. Bir evlek pamuk çapalasa, bir bağ ot yolsa da hiç yoktan iyidir derdi. O zaman Masume on iki yaşındaydı. Böylece pamuk tarlalarında yirmi bir yaşına girmişti. Okul hayatı yarım kalmıştı. Sekizinci sınıf zor bitirmişti. Daha fazlasına tahammül edemedi. Onu on sekiz yaşında Recep’le evlendirdiler.
Recep, komşu mahalledendi. Masume’nin büyüyüp geliştiği günlerde Recep, onuncu sınıfı bitirmişti. Şehre okumak için gidip istediği okula giremeden geri döndüğü günlerdi. Gün boyu motosikletine “pat pat”latıp boş boş gezerdi. Çok kızlar gibi Masume de ona alıcı gözlerle bakmıştı. Sonra askere gitti diye işitti. Sonra masumelerin kapısını da ağzı laf yapan, vazgeçmek nedir bilmeyen, akıllı yaşlı kadınlar görücü olarak çalmaya başladı. Masume, kocası olacak kişiyi kendisi seçmedi. Bir zamanlar kalbinin derinliklerinde doğan kıvırcık saçlı, yetişkin, okumuş delikanlı, Masume ile parklarda kol kola yürümesi gereken delikanlı kalbinin derinliklerinde ölmüş ve gömülmüştü.
Bir gün annesi onu odanın köşesine çekti ve bir gün önce askerliğini bitiren, aklı başına gelip geri dönen komşu mahalleden Receb’i övmeye başladı. Bütün kızlar ne yapıyorsa Masume de onu yaptı. Sonunda Receple evlenmeyi kabul etti.
Bundan sonra adetlere uygun olarak gelin adayı ile güvey adayı ilçe merkezinde görüştürüldü. Masume utanarak Receb’e gözlerini kaldırıp bakamadı. Masume’nin en yakın kız arkadaşıyla Receb’in bir arkadaşı kendi aralarında imalı bir şeyler konuşup onları yarım saat kadar baş başa bıraktılar. Recep havadan sudan konuştu. Sonra Masume ile kız arkadaşına aldığı hediyeleri verdi. Masume, Receb’e işlemeli bir atlas mendil verdi. Buluşma böylece sona erdi. Bir ay sonra düğünleri oldu. Masume, düğünden sonra gözlerini kaldırıp Receb’in yüzüne bakabildi. Recep, esmer, sivri burunlu, iri gözlü, boylu poslu bir delikanlıydı. Masume’nin on altı yaşındayken hayalinde çizdiği delikanlıya benzer bir yanı, kıvırcık saçları vardı. Masume’yi sever, isteklerini yerine getirirdi. Kitapları da o alıp gelirdi. Bazen Masumeyazdığı şiirleri Receb’e gösterir, o bıyık altından gülerdi. Lakin bu alay etmek için değildi. Masume bunu anlar ve kocasına olan sevgisi artardı.
Masume’nin çok kitap okumasını ve sonuçta ev işlerinin kalmasını kaynanası kavga sebebi yapardı. Recep, geceleri onun saçını okşayıp:
—Üzülme. Yaşlı anam kitabın ne olduğunu nerden bilsin…
Lakin annesinin sürekli laf dokundurmasıyla kalmayacaktı anlaşılan. Recep de gitgide değişti. Araba alma derdine düştü. İki lafın birinde “filancanın karısı çalışıp şu kadar para getirmiş, karı koca araba sahibi oldular.” Hatta: “Ha o mu? Ona arabayı karısı çalışıp alıvermiş. Kendisi keyfini sürüyor.” gibi laf dokundurur oldu. Elinden geleni yapıyordu. Devlet çiftliğinde bir iş yapsa, evde ve bahçede iki iş yapıyordu. Recep, ailenin yiyeceğinden, giyeceğinden kesip araba almak için para biriktiriyordu. Önceden olduğu gibi Masume’ye pek fazla kitap da almıyordu.
Masume, derin bir nefes alıp tenecerenin kapağını kapattı. Odasına girdi. Film bitmişti. Masume televizyonu kapatıp mindere oturdu. Sessizlikten sıkıldı. Yüzünü yastığa koydu. Kulağında sessizce bir şeyler çağlıyordu. Bu sessizliğin sesiydi. Boylu boyunca uzandı. Etraf karanlıktı. Yaz aylarının yakıcı nefesi geceleri bile hiçbir yerde rahat vermiyordu.
“Canım sıkıldı. O nerelerde acaba…” Kocası aklına geldi. “Şimdi gelse kucaklayıp öperdim…” diye fısıldadı o yakıcı bir öfke, nazlı bir hüzünle. Birden bire şimdiye kadar yalnız kocasını bekleyerek oturduğunu fark etti. “Gelsin artık!” diye aklındangeçirdi yanıp tutşarak. O kocasını şımartmayı, bütün dünyadan uzak, baş başa kaldıklarında içinden geldiği gibi davranmayı severdi. Bazen kendini öyle kaptırırdı ki kocası onun kollarında kendini kaybederdi. Yorganın üstüne sığamaz gibi kendini bir yana attı. Bir şeyler içini kemiriyor, rahat vermiyordu. İçini dökmek istiyordu. Yerinden kalkıp şiir defterini açtı. Pencereden içeriye karanlık sokaktan “vız” edip geçen arabanın ışığı vurdu. Masume dudağı dişleyerek, gözlerini neşeyle kırpıştırıp defterin bir yaprağına yazdı:
Kırlarda laleler açıldı,
Çayır çimen oldu gençlere halı.
Seni beklemekten bağrım ezildi
Sen kime anlattın sevgi masalı.
Kocası geldiğinde şiiri yastığın üstüne koyup uyuyacaktı.
Şiir yazdığı kâğıdı yastığın üstüne rahatça görülebilecek şekilde koydu. Başını diğer yastığa koyup kalbi hızla atarak beklemeye başladı. İşte o geliyor. Şiiri okuyacak. Sonra her zaman olduğu gibi Masume’nin saçını tutacak. Masume bakmayacak…
Paldır küldür ayak sesleri bir an durdu ve sonra yine yaklaşmaya başladı. Masume kıkır kıkır gülmemek için yüzünü yastığa iyice bastırdı.
Ansızın… Öfkeyle tekmelenen kapının tak diye açılılışından ürken Masume kalktı. Odanın köşesindeki büfede bulunan porselen kaplar birbirine vurup çınladı. Kapının yanındaki demlik devrildi.
Recep, gözlerini belertmiş, öfkeden titreyerek kapıda duruyordu.
—Senin gibi karının babasına lanet! İnek açlıktan ölüyor. Ne ot yolmuşsun, ne evden bir şeyler bulup vermişsin. Kıvrılmış yatışına bak şunun!
O sanki egzost borusundaki susturucu sökülüp alınmış motosiklet gibi gümbürdedi. Durdurmak mümkün değildi. Masume sakinleştirmeye de çalışmadı. Masume, kaskatı kesilip kalmıştı. Hiçbir şey işitmiyordu. Hiçbir şey anlamıyordu. Yalnız, dudakları birbirine değmeden açılıp kapana bir ağız görüyordu.
Birden yastığın üstündeki kâğıt gözüne çarptı. Yüreği yumuşadı. Yavaşça eğilip onu aldı. Yavaşça yırtıp parça parça etti. Sonra şiir defterini pencereden dışarı, çamurlu suların gürül gürül aktığı arka attı. Defter kanat açan bir güvercin gibi “şıkk” diye uçup arka düştü. Küçük dalgaların arasında bir iki beyaz yaprağı göründü ve… Akıp gitti.
Masume’nin gözlerinin derinliğinde ne zamandır yer edinen bir damla yaş sızıp kirpiklerine indi. Sonra güneşte kararan yüzünde iz bırakarak atlas entarisine yuvarlandı. Orada da duramayıp yere düştü.
[1] Âlime: Bilgili kadın veya kız.
Ali Şir İbadinov
12 Aralık 1953’te
Fergana ilinin Altarık ilçesine bağlı Eskiarab köyünde doğdu.
Taşkent Devlet
Üniversitesi (şimdiki Özbekistan Milli Üniversitesi) Gazetecilik Fakültesini
bitirdi.
Hikâye ve kıssaları
Süsen Kokusu, Güneş de Alev, ‘Letafet’ Dükkânındaki Cinayet, Korbaşı Medeminbek, Yağmur ve Rüzgâr
Pencerene Vurunca gibi kitaplarında yayımlandı.
