Ana içeriğe atla

Dertli - Sâkiyâ (Ey sâkî)!

Sakiyâ camında nedir bu esrar Kıldı bir katresi mestane beni Şarab-ı la'linde ne keyfiyet var Söyletir efsane efsane beni. Ref' et nikâbını ey vech-i enver Zulmette gönlümüz olsun münevver Şarab-ı la'linin lezzeti dilber Gezdirir meyhane meyhane beni. Aşıkın çok bela gelir başına Tahammül gerektir âdû taşına Şem -i ruhsarına aşk ateşine Yanmada seyretsin pervane beni. Bakmazlar Dertli'ye algındır deyu Hakikat bahrine dalgındır deyu Bir saçı Leyla 'ya mecnundur deyu Yazdılar deftere divane beni.

Süleyman Nazif - Dâd Bir Feryâd İki


(18 Kânun-ı evvel 1324/1908, nr.133)

İstanbul’un cihangir olan şöhret-i letafetine meclûb olarak dünyanın bilmem hangi aktar-ı ba‘îdesinden gelen bir seyyah – hususiyle tarik-i vürûdu Rumeli şimendiferi ise- ilk nazarda, il hatvede bir haybet-i nefret-memzûca düçar olur gözüne bakan her hane bir sefalet-gede, her sokak muzayyık, murdar ve muavvic, hele kaldırımlı, kaldırımsız o yollar dünya yüzünde ne kadar pislik varsa hepsinin birer mev‘id-i mâyi‘-mülakisidir. Tasavvurât-ı şairânesi eşyasından daha çok olan o seyyah, zavallı İstanbul’un bu medhalinden girerken bu pisliklere birer birer tükürür. Ve şehremanetine bittabi senahan olmayarak herhangi bir misafirhane-i nâ-pâke mevcudiyet-i teab-nâkini emanet eder. Bugüne kadar her felaketimizin olduğu gibi, İstanbul’umuzun sebeb-i yegane-i harabı dahi istibdat olduğuna hükmeder ve  susarlardı. Şimdi istibdat maddeten ve tamamen zail olmak şöyle dursun, hayal ve hatıratı bile hâkimiyet-i ümmetle efkâr-ı umumiyenin huzur-ı satvetinden titriyor. 

Hiç şüphe etmem ki Bizans İmparatorluğu devrinin hizmet-i esvak ile mükellef olanları bizim devair-i  belediye memurîni kadar ihmalkâr, Yeniçeri zamanlarının ihtisap ağaları bu efendiler kadar teseyyüp-perest değildiler. Dört, beş ay zarfında koca bir âlemi değiştiren Allah, ne olurdu biraz da şehremanetinin rehavet ve tereddüdünü ta‘dîl etse! 

Evvelki gün itina-kâr-ı telebbüs bir dostuma rast geldim bir ziyafet-i resmiyeye kıyafet-i mu‘tade ile azimet ediyordu. Bununla beraber festen potinlerine, eldivenlerinden bıyıklarına kadar her tarafında yaş, kuru birçok çamur vardı. Ben sebebini sormadan dostum şu hakikat-i elîme ile isti‘zâr etti: “İstanbul’da bu hal umumîdir kimse ta‘yip edemez. Herkes ve her şey gibi devâir-i belediyemiz de meclis-i mebusanın küşâdına intizâr ediyordu. İşte meclis açıldı şehremaneti boş durmakta olduğunu göstermemiş olmak için meclis-i umumi-yi belediyeyi teşkil ediyor ve ikinci içtima da evvelki gün vaki olarak ümitlerimize bir darbe-i hüsran daha indirdi. Gerek makam-ı emanetin nutuk ve projelerine gerek mukarrerât-ı müttehazeye bakılırsa şimdiki mesai ile evvelki atalet arasında faide-bahş olmakça hiç… Ama hiç,hiç,hiçbir fark yoktur. Mektupçunun namı Fransızca “Sekreter General” ünvanının tercüme-i harfiyesi olmak üzere “Kâtib-i Umumî”ye tahvil olunursa her tehir her teşeddüt ve tezebzüb ortadan kalkacakmış. Vakıa şimdiye kadar ve maattessüf hala ekser devairde müracaat ve hatta istimdat edecek bir yer bulamayanlar şehremanet-i aliyyesinin tesis etmek istediği “müracaat odası”na hiç olmazsa dertlerini dökebilmekle müteselli olurlar. Fakat bu odanın mürettebatı – ki terbiye-i kadîmenin enkaz-ı müdevviresinden başka bir şey olmayacaklar- ashab-ı mesalihi rencîde-i unf ü azar etmekte isr-i eslâfa tebaiyet etmeyecek mi? Şehremanetinin eyyam-ı ahîrede bir eser-i teceddüt ve faaliyet gösterememiş olmasına nazaran “müracaat odası” da bir şîven-gâh-ı ibâd olup kalacaktır. Hele bu proje ile mukarrerat arasında pek acip ve garip bir tenakuz var. Şehremaneti namına okunan projede deniliyor ki: Esnaf kalemi: Patent rüsûmunu maliye nezareti aldığı halde esnafın umur-ı maliyesine müteallik iş kalmayacağından esnâf kaleminin lağvıyla umur-ı idare ve inzibatiyesi kendi cemiyetlerine havale
olunarak bunlara meclis-i emanetin merci ve ser-müfettişliğin de vasıta-i tebliğat olması iktiza eder.

Mukarrerât kısmında ise, “ Oktarva(?) resmî hakkında emanetin hukuku muhafaza edilmekle beraber  maliyece vaz‘-ı yed olunmak istenilen patent rüsumu hakkında dahi merci-i aidine müracaat kılınması lüzumu kararlaştırılmıştır.” deniliyor. 

Bundan şu anlaşılıyor ki şehremaneti esnâf tezkeresi veya patent rüsûmu vâridâtının kendisine mi, yoksa maliye nezaretine mi ait olduğunu hala bilmiyor, evvela en sarih ve mühim menâfi‘ ve menâbi‘ini tayin etmesi iktiza etmez mi?...

Hele biçare esnafın “umur-ı idare ve inzibatiyesi kendi cemiyetlerine havale” kararı yalnız garip değil, fevkalade muharriptir. Fransa inkılâb-ı kebirinden evvel a‘mâl ve sanayie pâ-bend-i tekâmül ve terakki olan “Jorand”, yani esnaf kahyalığı kayd ü hapsini bizim şehremaneti Osmanlı inkılâb-ı kebirinden sonra ihyaya çalışırsa hakikaten müellim olur. Hasılı İstanbul pislik ve sekenesinin sıhhat ve hayatı mehâlik içindedir. Ne içtiğimiz sulara, ne diğer vesait-i tahaffüz-i hayata, hasılı hiçbir şeye bakılmıyor.

Yapmamak hususunda müddet-i medîde ısrar ettikten sonra icraat ve ıslahata aksi taraftan başlamak bu biçare halkın mukadderât-ı bâkiyesini bir kat daha inletecek acâib-i idaredendir. 

Ha, gerçek, haksızlık etmeyelim. Mukarrerat-ı müttehaze meyanında “müzakere olunurken sigara içilmemesini” mütezammın bir karar var. Bu pek münasip ve lazımdır. Hiç olmazsa müzahrefât-ı mevcudeye daha az tütün külü iltihak eder.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Cho'lpon - Go'zal Turkiston

Go‘zal Turkiston, senga ne bo‘ldi? Sahar vaqtida gullaring so‘ldi. Chamanlar barbod, qushlar ham faryod, Hammasi mahzun. Bo‘lmasmi dil shod? Bilmam ne uchun qushlar uchmas bog‘chalaringda?

Faruk Nafiz Çamlıbel - Sen Nerdesin?

Caddeden sokaklara doğru sesler elendi, Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi. Bir kömür dumanıyla tütsülendi akşamlar, Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar... Son yolcunun gömüldü yolda son adımları, Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları. Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda: Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda, Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye, Yollarını bekledim görüneceksin diye. Senin için kandiller tutuştu kendisinden, Resmine sürme çektim kandillerin isinden. Saksıda incelendi yapraklar senin için, Söylendi gelmez diye uzaklar senin için... Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle, Saatler son gecemin geçti cenazesiyle, Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü, Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü...

Divan Edebiyatı (Türk Klasik Edebiyatı)

  “ Türk  Klasik   Edebiyatı ” olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda “ Havas Edebiyatı “, “ Yüksek Zümre Edebiyatı “, “ Saray Edebiyatı ”  “Eski Türk Edebiyatı ” gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini “ Divan ” denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok “ Divan edebiyatı ” adıyla ifade edilmektedir.

Oğuz Atay - Özge'ye Mektup

  Sevgili Özgeciğim, Mektubunu bu sabah aldım. Bana böyle uzun ve güzel bir mektup yazdığın için teşekkür ederim; Ahmet Mithat Efendi-Hüseyin Rahmi hikâyesini de çok beğendim.

Abdulhak Hamid Tarhan - Makber

  Eyvah!. Ne yer, ne yar kaldı, Gönlüm dolu âh-u zâr kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede gelip ezelden.

Orhan Veli Kanık - Cımbızlı Şiir

Ne atom bombası, Ne Londra Konferansı; Bir elinde cımbız, Bir elinde ayna; Umurunda mı dünya!

Süleyman Sani Axundov - Nurəddin

Qafqazda Hacı Nəsir adlı bir tacir sakin idi. Bu tacirin Həlimə adlı arvadı camalda gözəl olduğu kimi, xasiyyətdə də gözəldi. Bu arvadın dünyada övladsızlıqdan başqa bir qəm, qüssəsi yox idi. Axırda bunların bir oğlu oldu. Hacı Nəsir o gün oğlunun təvəllüdünü şadlıq edib, şəhərin fəqir-füqərasına pul və xörək payladı. Oğlunun adını Nurəddin qoydular. Bir dəfə Hacı Nəsir oğlu üçün kibrit qutusu irilikdə bir “Gülüstan” kitabı gətirmişdi. Həlimə bu qəribə şeyi haradan aldığını soruşduqda Hacı Nəsir cavab verdi: –Bir gün bazardan qayıdarkən, bir nəfəri körpü üstündə ağlayan gördüm. Mən dayanıb bunun səbəbini soruşdum. Kişi dedi: – Mən bir kasıb adamam. Əslim iranlıdır. Əldə xırdavat satmaqla üç yüz manat pul düzəldib buraya gəldim ki, mal alıb aparam. Bir saat bundan qabaq pulumun hamısını cibimdən çıxartmışlar. Bu kişinin halına ürəyim yandı. Cibimdən üç yüz manat çıxarıb dedim: – Al, kişi, bu sənin üç yüz manatın, get mal al, kəsbindən qalma. Qazanıb, sonra pulumu qaytararsan. İndi isə b...

Fuzuli - Kıt'a (Kıyl u kâl)

İlm kesbiyle pâye-i rif'at Ârzû-yı muhâl imiş ancak 'Aşk imiş her ne var âlemde 'İlm bir kıyl u kâl imiş ancak

O'tkir Hoshimov - Gilom paypoq (Hikoya)

Har yili dam olishga borganimda onamga gilam paypoq olib kelaman. Kavkaz tomonda koʻp boʻladi. Juba deyishadi, jurabi deyishadi. Oyim xuddi noyob narsaga ega boʻlgandek, uzundan-uzoq duo qiladi. Shundoq mehribon oʻgʻli borligini aytib qoʻshnilarga maqtanadi. Uning oyogʻi kasal. Salqin tushishi bilan shishib ketadi, ogʻriydi.