Mezarlık gayet sessiz. Yalnız, patikanın iki yanında saf
tutmuş kavaklar, mezarın üstüne başlarını eğmiş çocuklar gibi analarına huzur
dileyip ninniler söylüyorlardı. Onların kederli fısıltıları, Kur’an okuyan
hafızların seslerine karışıp yürek burkan bir ahenge dönüşüyordu. Beyaz cüppe
giymiş, kırçıl sakalı kendisine yakışan mezarcı Fatiha okuyup ayağa kalktı:
— Tamam, evladım,
tamam! Böyle yaparsan kendini mahvedeceksin. Dünyanın işleri böyledir. Çaresi
nerde? Dedikten sonra bir müddet sessiz kaldı ve devam etti:
— Sevgili valideniz
gerçekten Allah’ın sevgili kuluymuş. Yatalak olup kalmadı, kimseye yük olmadı.
Böyle rahat ölüm herkese nasip olmaz.
Daha nemi kurumamış şu toprağa bakıp düşünüyorum. Muhtemelen
öyledir. Annem bu dünyada elindekiyle yetinmesini bilen bir insan gibi yaşardı.
Hiç kimseyle, hiçbir şey için tartışmazdı. Belki tabiatın en acımasız elçisi
olan ölümle de pazarlık etmeyi istememiştir. Belki de…
Yaşlı adam düşünceli bir tavırla:
— Gördünüz mü? O günün
gecesinde sağanak başladı. Ta kabre koyuncaya kadar dinmedi. Kabrine koymamızla
birlikte pırıl pırıl bir güneş çıktı. Böyle temiz ruhlu insanlar az bulunur
evladım. Ben bilirim.
Belki de öyledir. Belki, insanların
derdine ortak olmayı iyi bilen bu yaşlı adam, gerektiğinde herkese böyle
teselli sözleri söylemiştir. Teşekkür ederim beybaba. Yanıp duran yüreğime su
serpen kalbin için teşekkür ederim. Yalnız… Her şey yağmurla bitse. Yine, hiç
olmazsa, anacığımın ömrü üç gün uzasa da… Sonra yağmur değil devamlı taş yağsa
razıydım… Bir hafta oldu ki; dostlarım, tanıdık tanımadık herkes, kapımdan
hüzünlü giriyorlar. Dostlarım sessizce oturup sessizce çıkıp gidiyorlar.
Başkaları, sessizce soruyorlar:
— Valideniz kaç
yaşındaydı?
Ben diyorum ki… Ben diyorum ve düşünüyorum ki: “Ananın genci veya yaşlısı olmaz. Şefkatin de… Sadakatin de… Eskiden bir gerçeği bilirdim. Ana için evladın büyüğü küçüğü olmazdı. Şimdi yine bir gerçeği daha anladım. Evlat için de ananın yaşlısı genci olmuyor. Ana anadır. Ona başka sıfat gerekmez.”
-------
