Ana içeriğe atla

Nef'î - Gazel (Neylesin)

Âşıka ta'n etmek olmaz mübtelâdır n'eylesin Âdeme mihr ü mahabbet bir belâdır n'eylesin Gönlü dilberden kesilmezse acep mi âşıkın Gamzesiyle tâ ezelden âşinâdır n'eylesin N'ola ta'yin etse zabt-ı mülk-i hüsnü gamzeye Zülfü bir âşüfte-i ser-der-hevâdır n'eylesin Zülfüne kalsa perîşân eylemezdi dilleri Anı da tahrîk eden bâd-ı sabâdır n'eylesin N'ola olsa muztarib hâl-i dil-i uşşâkdan Sînesi âyîne-i âlem-nümâdır n'eylesin Olmasa Nef'î n'ola dil-beste zülf-i dilbere Tab'-ı şûhu dâma düşmez bir Hümâdır n'eylesin

Divan Şiirinin Öncülerinden Şeyhi

 

Adı Yûsuf Sinâneddîn’dir. Sehî ve Latîfî şairin adını Yûsuf; Âşık Çelebi, Mecdî ve Riyâzî ise Sinân olarak kaydetmektedir. Dîvân’ının bir iki yerinde kendisinden “Yûsuf-ı Şeyhî” şeklinde söz eden Şeyhî’nin ailesi hakkında biyografik kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ancak Germiyan Beyi II. Yakûb’a ait iki vakfiyede Şeyhî şahit olarak kayıtlıdır. Bu vakfiyelerin birinde şairin baba adı Ahmed, diğerinde Mecdeddîn’dir. Timurtaş, bu iki farklı bilgiyi Şeyhî’nin babasının adının “Ahmed Mecdeddîn” şeklinde olabileceğini belirtmek suretiyle değerlendirmiştir. Şeyhî; 14. yüzyılın güçlü beyliklerinden Germiyanoğulları Beyliği’nin sınırları içerisinde, 773/1371-778/1376 ya da 786/1385-792/1390 yılları arasındaki bir tarihte Kütahya’da dünyaya geldi. 


Germiyan Beyi Süleymân Şâh zamanında doğan Şeyhî asıl şöhretini II. Yakûb Bey döneminde kazandı. 


Anadolu’nun ilk önemli kültür merkezlerinden biri olan Kütahya, divan edebiyatında söz sahibi birçok önemli sanatçıyı da yetiştirmiş ve bu birikimini daha sonra Osmanlı Devleti’ne yansıtmıştır. Bu kişilerden Ahmedî ve Ahmed-i Dâ’î, Şeyhî’nin yetişmesinde önemli rol oynamış âlim şairlerdendir. 


Gençlik yıllarında tahsilini ilerletmek için Germiyan Beyi Süleymân Şâh tarafından İran’a gönderilen Şeyhî, orada Seyyid Şerîf Cürcânî ile ders arkadaşlığı yaptı. Kaynaklara göre o, İran’daki eğitiminden sonra tasavvuf, tıp, edebiyat ve hikmet ilimleriyle mücehhez olarak Kütahya’ya döndü. Daha sonra Hakîm Sinân olarak şöhret bulan Şeyhî, özellikle göz hekimliği konusunda uzmanlaştı. 


Karaman Seferi sırasında Çelebi Mehmed’in sıkıntıdan gözleri rahatsızlanınca Çelebi Mehmed’i tedavi etmesi için Germiyan’dan getirtildi. Şeyhî’nin hizmetinden memnun kalan padişah da onu “re’is-i etibbâ” (doktorların başkanı) tayin etti. 


Şeyhî, İran dönüşü sırasında Ankara’da Hâcı Bayram Velî ile tanışıp kendisine intisap etti ve bundan sonra “Şeyhî” mahlasını aldı. Nitekim Güner, Bayramîlik tarikatının o dönemde Germiyan’da yayılmasını Şeyhî etkisine bağlamaktadır. Bir görüşe göre de Şeyhî, Hâcı Bayram’a değil Emîr Sultân’a bağlandığı için “Şeyhî” mahlasını seçmiştir. 


Gerek kendisini yetiştiren Germiyan sahasında gerek eğitim aldığı İran’da pek çok mutasavvıfla tanışan Şeyhî’nin Bursa’da Seyyid Nesîmî ile de görüştüğü rivayet edilmektedir. Bu rivayet Şeyhî’nin Emîr Sultân’a bağlandığı bilgisini güçlendirmektedir. Şeyhî’nin Emîr Sultân'a intisap ettiğini, hatta onun halifesi olarak irşat faaliyetlerinde bulunmak üzere Alaşehir’e gönderildiğini, Şeyhî'nin burada bir tekke kurduğunu, oğlunun ve torununun da aynı istikamette faaliyetlerini devam ettirdiği de ifade edilmektedir. Araştırmacıların fiilen şeyhlik yapmadığı konusunda hemfikir oldukları Şeyhî’nin mutasavvıflar çevresinde oldukça önemli bir yeri olduğunu Menâkıb-ı Akşemseddîn’de geçen Şeyhî ile ilgili bir anekdot ortaya koymaktadır. 


Şeyhî’nin Osmanlı sarayıyla doğrudan münasebeti Emîr Süleymân Çelebi’ye intisabıyla başladı. Zaman zaman Çelebi Mehmed ve II. Murâd gibi Osmanlı sultanlarıyla da teması oldu. Ancak onun asıl bağlandığı devlet adamı şüphesiz Germiyanoğulları’nın son beyi II. Yakûb’dur. II. Yakûb Bey’in 832/1428’de Edirne’de II. Murâd’ı ziyareti sırasında  ona refakat eden Şeyhî, bu tarihten kısa bir süre sonra memleketi Kütahya’ya döndü ve hayatının sonuna kadar burada attarlık yaptı. Kütahya’da attarlığın yanı sıra Dumlupınar Camii’nde hatiplik görevinde bulunduğunu, hatta bu camiin hatipliğini yakın zamana kadar Şeyhî’nin torunlarının sürdürdüğünü ve Doğlarlı Hoca diye bilinen bir kişinin hatipliği ele geçirdiği belirtilmektedir. 


Şeyhî’nin doğum tarihinde olduğu gibi ölüm tarihin hakkında da kesin bilgi yoktur. Şeyhî’nin mezarı Kütahya’ya bağlı Dumlupınar köyü sınırları içerisinde olduğu iddia edildiği gibi Alaşehir'de türbe yaptırdığı da söylenir.


Şeyhî’nin eserleri şunlardır:


Dîvân: Şeyhî’nin, 15 kaside, 2 terkib-bend, 4 terci-bend, 2 müstezad, 1 mesnevi, 202 gazeli içeren orta hacimde bir Dîvân’ı vardır.


Harnâme: Türk mizah edebiyatının ilk şaheserlerinden olan Har-nâme 126 beyitlik küçük bir mesnevîdir. Aruz vezninin fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Manzume Arapça bir darb-ı meselden ve Emir Hüseynî’nin Zâdü’l-Müsâfirîn’inde geçen bir beyitten ve esinlenerek kaleme alınmıştır. Diğer taraftan şairin, eseri, Firdevsî'nin Şeh-nâme'sinde yer alan ve Fahrî'nin Hüsrev ü Şîrîn'inde "Ki varmışdı eşek kim bula boynuz/ Kulakdan çıkdı oldı hâli yavuz" şeklinde tercüme ettiği beyitten ilham alarak yazdığı da ifade edilen düşünceler arasındadır. Şeyhî’nin Har-nâme’yi yazarken İbrani geleneğindeki benzer anlatıları ve Ezop’taki varyantları da bildiği günümüzde araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur. Eser klasik mesnevîlerde bulunması gereken tevhid, na't, padişah medhiyesi, sebeb-i telif, asıl hikâye ve dua bölümlerini içermektedir. Manzume yük taşımaktan bıkmış bir eşeğin semiz öküzlere özenmesi sonucu kulağını ve kuyruğunu kaybetmesini ironik bir dille anlatmaktadır. Har-nâme’nin yazılış sebebi ile ilgili çeşitli rivayetler ortaya atılmaktadır. Bunlara temel teşkil edeni Şeyhî’nin, Karaman Seferi sırasında Çelebi Mehmed’in gözünü tedavi etmesi sonucu kendisine Tokuzlu köyünün tımar olarak verilmesi ve bu köye giderken köy girişinde eski tımar sahipleri tarafından dövülmesidir. Halini padişaha arz etmek isteyen şair de bu manzumeyi kaleme almıştır. Diğer bir rivayete göre de II. Murâd Şeyhî'yi vezirlik makamına getirmek ister. Ancak Şeyhî'yi çekemeyen rakipleri onun, Nizâmî'nin Penc-genc'i gibi bir hamse yazabilirse bu makamın ona verilmesinin doğru olacağı konusunda padişahı ikna ederler. Bunun üzerine Şeyhî Hüsrev ü Şîrîn'i tercüme etmeye başlar. Çevirdiği 1000 beyti II. Murâd'a sunar. Padişah bu tercümeyi çok beğenerek Şeyhî'ye pek çok ihsanlarda bulunur. Şeyhî aldığı bu ihsanlarla memleketine giderken yolda haramiler tarafından soyulur, ellerinden canını zor kurtarır. Bu olay üzerine de Har-nâme'yi yazar. Bu iki rivayetten hareket eden araştırıcılar eserin kime sunulduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüştür. Ancak Cemal Kurnaz’ın Timurtaş'tan naklettiğine göre son dönemlerde eserin II. Murâd’a sunulduğu yolundaki görüşler ağırlık kazanmıştır. 


Hüsrev ü Şîrîn: Şeyhî’nin asıl ününü sağlayan eseridir. Araştırmacılara göre Türk edebiyatında yazılan Hüsrev ü Şîrîn mesnevîlerinin en başarılısı budur. II. Murâd’a sunulan eserin yazılış macerasıyla ilgili olarak Sehî Tezkiresi’nde kaydedilen şu olay ilginçtir: Şeyhî’yi çok takdir eden II. Murâd onu vezir yapmak ister. Şairi çekemeyen rakipleri, Şeyhî’nin şairlikteki kudretini göstermesi için Nizâmî’nin Hamsesi gibi bir eser vücuda getirmesini istemesi konusunda padişahı ikna ederler. Sultan II. Murâd da Şeyhî’yi imtihan etmek için Nizâmî’nin eserini ona verir. Şeyhî de içinden Hüsrev ü Şîrîn’i seçerek tercümeye başlar. 1000 beyit kadar tercüme ettikten sonra padişaha sunar. Padişah da Şeyhî’nin yaptığı tercümeyi çok beğenerek ona sayısız ihsanlarda bulunur. Kaynakların verdiği bilgi bu olmakla birlikte, Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye kazandırılması konusunda bilinçli bir politika izleyen II. Murâd, şark edebiyatlarının bu önemli mesnevîsini de Türkçeye kazandırmak istemiş, Sehî Bey de onun talebini ilginç bir anekdotla anlatmak ihtiyacını duymuş olmalıdır. Şeyhî, bir tercüme olarak başladığı çalışmaya, yaptığı ilave ve değişikliklerle telif eser niteliği kazandırmıştır. Şeyhî, kelime kelime değil, mealen tercümeyi tercih etmiştir. Nitekim bazen Nizâmî’nin bir beytini 2-3 beyitle, bazen de 4-5 beyitle anlattığını tek beyitle anlatmıştır.


Hüsrev ü Şîrîn, aruzun mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezniyle yazılmıştır. 6944 beyitten müteşekkil olan Hüsrev ü Şîrîn’de asıl hikâyeye girmeden önce “duâ, münacat, na’t, sebeb-i telif” gibi kısımların yer aldığı 775 beyitlik bölüm bulunmaktadır. Esas hikâye 11 bölümden oluşmuş, her bölüm de fasıllardan meydana gelmiştir. Bölümler “matla’-ı dâstân” başlıklarıyla birbirinden ayrılmıştır. Şair bir bölüme başlamadan evvel anlatacağı vakayla ilgili 10-15 beyitlik bir giriş yapmıştır. Baştaki giriş kısmı da dâhil edildikten sonra eserdeki fasıl sayısı 105’i bulmaktadır. Metin içinde Hüsrev, Şîrîn ve Ferhâd dilinden söylenmiş 26 gazel, Şîrîn ağzından kaside nazım şekliyle bir münacat ve Ferhâd dilinden 7 bendlik bir terci-i bend bulunmaktadır. Şeyhî, Hüsrev ü Şîrîn’i tamamlayamadan hayata veda etmiştir. 


Yukarıdaki eserlerin dışında şairin Hâb-nâme ve Ney-nâme adında iki küçük mesnevîsi ile tıbba dair bir manzumesinin olduğu ileri sürülmüşse de bunlar henüz ele geçmemiştir.


15. yüzyılda Germiyan sarayı tarafından himaye edilen Şeyhî, divan şiirinin ilk büyük ustasıdır. 

Yorumlar


Site Planı
Etiketler yükleniyor...

Çok okunanlar:

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülrû kelmedi)

  Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.

Cengiz Dağcı - Korkunç Yıllar (Roman Özeti)

  ESERİN ADI: Korkunç Yıllar YAZARI: Cengiz Dağcı YAYINEVİ: Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001 1.    ESERİN KONUSU:   İkinci Dünya Savaşı esnasında Sovyetler Birliğinde yaşayan Türklerin Çektiği sıkıntılar, haksızlıklar, kullanılmaları ve vatan sevgisi. 2.    ESERİN ÖZETİ: Olaylar İtalya’da Sadık ve Cengiz’in bir akşam sohbeti esnasında doğuyor.Sadık 1930-1940’lı yıllarda Rusya’da yaşamış bir Kazak Türkü.Hayatını hatıralar adı altında bir defterde topluyor. Sadık çocukluk yıllarında köyde yaşıyor daha sonra babasının milisler tarafından tutuklanmasıyla şehre taşınıyorlar; babasının bir kaç ay sonra serbest bırakılmasıyla da Akmescit’e taşınıyorlar. Sadık durumları çok kötü olmasına rağmen babasının ısrarları üzerine okula yazılır.(1937) Ruslar 150 yıldır Türkleri yok etmek için her türlü yolu deniyorlardı.Önce camilerde ezan okunmasını yasakladılar, ardından da onları yıkmaya başladılar.

Mikayıl Müşfiq - Yenə o bağ olaydı

Yenə o bağ olaydı, yenə yığışaraq siz O bağa köçəydiniz. Biz də muradımızca fələkdən kam alaydıq, Sizə qonşu olaydıq. Yenə o bağ olaydı, səni tez-tez görəydim, Qələmə söz verəydim. Hər gün bir yeni nəğmə, hər gün bir yeni ilham, Yazaydım səhər axşam. Arzuya bax sevgilim, tellərindən incəmi? Söylə, ürəyincəmi?

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaçak

     Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?

Esat Mahmut Karakurt - Vahşi Bir Kız Sevdim (Roman Özeti)

Eserin Adı: Vahşi Bir Kız Sevdim Yazarı: Esat Mahmut Karakurt Yayınevi: İnkılap Ve Aka Kitabevleri   Koll.Şti. Ankara Cad. No :95 – İstanbul. Basım Yılı: 1967 ( İlk baskı   1926 ). Eserin Konusu : Balkan harbi yıllarında bir   Türk subayı ve Bulgar kızının aşkı. Eserin Ana Fikri : Gönül   ferman dinlemez. Eserin Özeti: Abdulhamid’in saltanatı sırasında Adil adında, otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı İstanbul’dan   Makedonya’ya Cisri Mustafa Paşa Tepesi’ni içine alan mıntıkada görevlendirilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu Bulgar çetesinin saldırıları ile karşılaşır ve bu çetenin terör faaliyetlerine son vermek üzere görevlendirilir.

Mehmed Akif Ersoy - Küfe (Safahat'tan - 5)

Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı...

Tarık Buğra - Küçük Ağa (Roman Özeti)

Küçük Ağa ,  Tarık Buğra ‘nın 1964 yılında yayınlanan romanıdır. Kurtuluş mücadelemizin  Akşehir'de yaşanan bölümünü konu edinir. Zamanla cepheye ve Ankara'ya dair hususlara da girilir. KONUSU: Birinci Dünya Savaşı (1914) ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Romanda, bir Anadolu kasabası olan Konya ilinin bir ilçesi olan Akşehir’den yola çıkılarak, bütün zor koşullar altında millî kurtuluş mücadesi veren Kuva-yı Milliye konu edilmiştir. Olaylar Anadolu'nun küçük bir kasabasında başlar ve gelişir. ÖZET: Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri dönmüştür. Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

Halit Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah (Roman Özeti)

  ESERİN ADI           :MAİ ve SİYAH ESERİN YAZARI    :HALİD ZİYA UŞAKLIGİL YAYINEVİ                 :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ BASIMYILI              :1980 1.ESERİN KONUSU: Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi. 2.ESERİN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.