Ana içeriğe atla

Murad Muhammed Dost - Kapının Önündeki Köpek

 

Alaper, gece boyu uyumadı. Başını biraz kaldırmaya görsün, beyninde o tarif edilemez ağrı uyanıyor, “lok lok” vuruyor, kafatasını yarıp çıkacakmış gibi oluyordu. O, burnunu yere dayayıp yatarken ağrıya dayanamayıp ara sıra uluyordu.


Seher vakti olmuştu. Alaper’in sol yağrısına bir köpek sineği iğnesini geçirdi. O, ayağını uzatıp sineğin iğnesini geçirdiği yeri kaşıdı. Yerinden kalkmaya çalıştı lakin bir ağrı göğsünü yakar gibi olup canını yaktı. Yan tarafa aktarılıp bir iki kez silkindi, sesi kesildi. O sırada nereden geldiği anlaşılamayan, henüz kuyruğu kesilmemiş bir köpek yavrusu gelip Alaper’in burnunu yalamaya başladı. Dili sıcaktı. Alaper biraz rahatlayıp inler gibi sesler çıkarmaya başladı. Çok geçmeden yavru köpeğin canı sıkılmış olmalı ki incecik kuyruğunu bacaklarına dolanarak, oynaklaya oynaklaya uzaklaştı. Sonra geriye dönüp baktı. Alaper’in ayaklarının ucundaki kemiği görüp yine geri döndü. Yavru köpek çok sevinmişti. Minnettarlığını göstermek için Alaper’in kuyruğunu çekiştirip biraz oynadı. Sonra kemiğe saldırdı. Onun dişleri zayıftı. İri ve sert kemiği kemirmeye gücü yetmedi. Yavru köpeğin canı sıkıldı ama kemiği kaldırmayı da gözüne kestiremedi. Kemiği küçücük damaklarının arasına kıstırdı. Çabucak kaçmaya utanmıştı anlaşılan. Sanki Alaper’i önemsemiyormuş gibi… Çirkin bir sesle hırıldadı. İşini tamamlamak üzere, sallana sallana kulübesine doğru yürümeye başladı. O sırada yaprakları seyrekleşen karaağacın dalına dalına tüneyen horozlar üst üste “kuk kuk” diye sesler çıkardılar. Sonra kendilerini beğenmiş gibi kanatlarını kaldırıp “kuk-ku-ri-ku” dediler. Köpek yavrusu önce korktu. Damaklarının arasına kıstırdığı kemik pat diye yere düştü. O, ağacaın altına gelip beklemediği bir anda bağıran edepsiz yaratıkları gözetlemeye başladı. Onların çok da korkulacak şeyler olmadığını anlayıp çirkin bir sesle inledi. Yavru köpeksonunda rahatladı ve kulübesine girdi.


Etrafa sessizlik çöktü. Alaper kımıldamadan yatıyor, hayal kuruyordu. Annesini, uzun memeleri sarkan o uslu köpeği hatırladı. Anne köpek, köyün dışındaki harabelikte yavrularını doğurmuştu. İnsanlara yaklaşmaz, sürekli kırlara çıkıp soğukta mundar gitmiş canlıların kellesini, bacaklarını yavrularına taşırdı. Alaper’in iki erkek bir dişi kardeşi vardı. Onlar, çürüyüp kuruyan otların üstünde büzüşüp yatalardı. Ayaz şiddetlendiğinde anne köpeğin altına sığınırlardı. Anneleri yanlarında yokken büyük kara tepeye kadar gidip gelir, birbirlerini ısıtırlardı. O kış çok soğuk geçmişti. Sonra bahar geldi. Ilık günler başladı. Baharın sonuna doğru anne köpek onlara semiz bir yılan getirdi. Sonra kendisi otların üstüne yattı, bir daha kalkmadı.


Yavru köpekler çok sıkıntı çektiler. Oradan geçen vicdan sahibi bir adam Alaper’i alıp evine getirdi. Ona süt, ufalanmış ekmek verdiler.


Alaper, üzgün üzgün uludu. Yine annesini, onun sıcak bakışlarını hatırladı. Onu hatırlayınca burnunun direği sızladı. Vücuduna sayısız bir sürü sivrisinek iğnelerini sokmuş gibi titredi.


Karşısındaki bahçede sofra kurulan yüksekçe yerde bir çıtırtı oldu. Köpek, gözlerini açtı. Sepetin üstündeki örtünü bir tarafı kalktı. Aralıktan kocaman bir kara kedi sürünerek çıktı. Sofra kurulan yüksek yerin kenarına kadar geldi. Ağır ağır gerindi. Sonra atlayıp yere indi. Burnuna kaymak bulaşmıştı. Kedi, Alaper’e aldırış etmedi. Çirkin bir sesle miyavladı ve burnuna bulaşan kaymağı yalamaya başladı. O, eskiden Alaper’den çok korkardı. Köpeği gördüğünde bütün tüyleri diken diken olurdu. Ödü patlamış gibi ürperip inlerdi. Can korkusuyla karaağacın tepesine çıkardı. Ya şimdi… Alaper, kendini aşağılanmış hissetti. Kedinin kül rengi yüzünü görmemek için tekrar gözlerini yumdu.


Tan ağarırken köpeği uyku bastı. Düşünde annesini gördü. Sonra sahibi onu baltosunun arasına alıp evine getirdi. Ona sırı dökülmüş büyük tabakta süt verdiler. Sahibinin çocukları onunla oynayıp eğlendiler. Siyah beyaz pençelerini öpüp yüzlerine sürdüler.


…


Birden o anlar kayboldu. Köpek, kendisini yaşlanmış olarak, karaağacın dibinde gün boyu kımıldamadan yatarken gördü. Sahibinin küçük oğlu bir parça et getirip onun yalına kattı. Alaper sürünerek yal kabına yaklaştı. O eti koklarken evden sahibinin karısı çıktı ve oğluna bağırmaya başladı.


—O ne? Şehirden yüklü deven mi geldi? Hah, o et senin gözlerine duracak. Çok yaşamayasın…


Alaper, korkuyla uyandı. Güneş epey yükselmişti. Köpeğin gözleri kamaştı. Kulaklarını dikip etrafı dinledi. Sahibinin karısı banyo tarafından söylene söylene geliyordu. Alaper kendini toparladı. Kadın, bir şeye sinirlense acısını köpekten çıkarırdı. O, şimdi gür yapraklı, hayvan yemi olacak yaban elmaların altından geliyordu. Ellerinde bulaşıklar vardı. Bahçede çocuklar görünmüyordu, okula gitmişlerdi. Alaper, karaağacın yanındaki kulübeye göz attı. Dün öğleyin gördüğü köpek yavrusu oradaydı. Yavru köpek, dün ganimet olarak aldığı iri kemiği bütün gücüyle kemiriyor, arada bir Alaper’e şüpheyle bakıyordu. Alaper, kemiği çekip almak istedi. Tam yerinden kalkmıştı ki yavru köpek kemiği unutup eve doğru kaçtı. Kapının önünde uyumaktan gözleri şişen sahibi vardı. Yavru köpek, koşarak kendilerine doğru gelmekte olan sahibinin dizine süründü. Onun bembeyaz elbisesine salyasını akıtarak kendince sevgisini göstermiş oldu. Onun bu yaptığı iş Alaper’in hoşuna gitmedi. O sahibini dünyadaki bütün köpeklerden hatta karısından bile kıskanırdı. Alaper,  laf anlamaz yavru köpeği boynundan ısırarak sofra kurulan yüksek yere çıkarıp atmaya karar verdi. Yaşlı vücuduna öfkenin gücü dolmuş gibiydi. Lakin o an beklenmeyen bir şey oldu: Yavru köpek sahibinin dizini bırakıp hırsla titreyen Alaper’in boynuna asıldı. Kuyruğunu sallaya sallaya onun derisini dişleriyle çekiştirmeye başladı. Kendi dilince: “Vaz geç. Çok da sinirlenme… Ben buyum işte…” demek istiyordu. Alaper’in ateşi bir anda soğudu. Yavru köpeği biraz sevdi. Sonra kulağını hafifçe ısırarak yolundan kenara çıkardı. Sahibinin yanına vardı.


Sahibi, köpeğin başını okşadı:


— Evet Alaper! Demek sen ha... Feryat ettin yahu. Köpek dediğin bu kadar sinirli olmaz. Bırak üzülmeyi dostum. O senin dostun olacak.


Alaper, onun sözlerini anlamış gibi zayıf sesler çıkardı.


Sahibi seslendi:


—Hatun! Ey Hatun! Bu Alaper’in karnı aç mı yoksa diyorum. Karnı iyice içeri göçmüş gibi. Akşam yallığına bakmadın mı?


Kadın, elindeki karavanayı ters çevirip sofra yerine koydu.


—Allah belasını versin onun. Kuru gürültü. O köpek pisliği bile olamaz. Gece boyu bir kere bile havlamıyor geberesice. Gece sütü içip bitirmiş.


Sahibi kendi gömleğinin yakasını tutarak:


—Alaper mi? Yalan söylüyorsun ey hatun! Vay seni yalana alıştıran geçmişine… Görsem derisini yüzerim onun. Alaper, ne zamandan beri hırsızlık yapıyor?


—Ne yani? Ben Alaper demedim ki. Şu yerden bitme Hamid’in kedisi yahu. Beyaz kedisi var ya. O sütü içmiş.  Huysuz nine ondan boşuna mı yakınıyor? Bir sebebi var ki şikâyetçi.


Kocası karşı çıktı:


— Senin kara kedin yapmıştır onu. O da melek değil ya.


— Bizimki evde yatıyordu. Senin kulağın sağır olmuş. Yorganının üstündeki kedinin mırıltısını işitmiyorsun.


— Hah! Sen de iyice bakar kör olmuşsun hatun! Ne zamandan beri bu kediyi koruyorsun. Aslında kadınla kedinin mizacı aynıymış. Ben demiyorum, peygamberimiz demiş.


— Demek öyle. Kedin ölsün. Karın da ölsün… Hepsinin sebebi işte şu Alaper. Gece boyu uzanıp yatıyor. Bu da köpek mi? Ziyafetin süslü olması yemeğin, ekmeğin belasıymış. Görünüşü de aç gözlü Resul’ünkine benziyor. Hah, gebersin…


—Hey, köpeğe laf söyleme kadın! On tane Resul olsa Alaper’in tırnağı etmez. Onun gençliğinde kurt yakaladığını unuttun mu? Şunu bil: Köpek vefa, kadın cefa…


Kadın, umulmadık bir anda hüngür hüngür ağlamaya başladı.


—Vah zavallı anam, beni niye doğurdun? Vay, benim canım çıka! Demek senin gözünde bir it kadar değerim yokmuş… Allah canımı alsın benim…


Kadın kahırlandı. Elindeki sabunu Alaper’e fırlattı. Köpek kenara kaçmaya çalışınca sabun gelip sahibinin dizine çarptı. Alaper, bahçede sofra kurulan yüksekçe yerin arkasına saklandı. Sinirlenen kadına acıyarak baktı. Sahibi de Alaper gibi biraz aşağıdan alsaydı belki sonraki felaketler olmazdı…


Kadınla kocası kedinin içtiği süt yüzünden kavga ettiler. Birbirlerine sövüp hakaret ederek eve girdiler. İçeriden sandık kapağının tak diye kapanış sesi, yüklükten alınıp odanın ortasına atılan yorganların güp diye sesi geldi. Belki de onlar ayrılacaklardı…


Aradan bir güğüm su kaynayacak kadar zaman geçti. Kavga bitti. Kadının ara sıra burnunu çekerek hıçkırması işitiliyordu. Sahibi sesini kesip evden dışarı çıktı. Başına eski, mavi bir bandana bağlamıştı. Kalın bir palto giymişti. Sahibi, omzunda çifte kırma av tüfeği, köpeği “meh meh” diye çağırdı. Alaper, dayanamadı. Ona yaklaştı. Sahibinin cilalanan parlak çizmelerini, tüfeğinin soğuk namlusunu kokladı ve sevinçten havlamaya başladı. Barut kokusu ona çok tanıdık geliyordu. Köpek, tilkileri kovaladığı kırları hatırladı. Burnuna kırlardaki otların kokuları gelir gibi oldu.


Sahibi, sokak kapısını açıp köpeği çağırdı. Boynuna bir zincir bağladı. Yavaş yavaş çekerek yürüdüler. Alaper’i sıkıntı bastı. Eskiden ava giderken sahibi boynuna zincir bağlamazdı. Onu kendi haline bırakır, yol boyunca “Karagözlüm” türküsünü mırıldanırdı. Şimdiyse o sus pus… Dilini yutmuş gibi sessizce gidiyordu.


Köpek ve sahibi iki yanında iğdeler, dikenli çalılar olan toprak yolda gidiyorlardı. Kerpiç duvarlı evlerde sessizlik vardı. İnsanlar, köyün aşağısındaki bostanlara gitmişlerdi. Sürüden ayrılan inekler, biçilip arka bahçelere yığılan mısırların koçanlarını çekip yiyorlardı.


Yolda postacıyla karşılaştılar. Postacı, tüyleri dökülen eskli kalpağını yana yatırıp giymişti. Bir türkü mırıldanıyordu. Aradığı eve geldiğinde eşeğini biraz durdurup torbasındaki gazete, dergi ve mektupları alıyor, duvarın arkasındaki bahçelerin ekilmemiş yerlerine atıveriyordu. Postacı sahibine selam verdi lakin sahibi işitmedi veya kasıtlı olarak kendini dalgın gibi göstermek mi istedi her ne ise selama karşılık vermedi. Postacı kızdı. Çirkin bir ses tonuyla sövüp sayarak eşeğin sağrısına kızılcık sopasıyla vurdu. Zavallı eşek sopayı yiyince sol yanına doğru bükülür gibi oldu. Tıpır tıpır yürüyerek yol kenarındaki çamur dolu hendeğe yaklaştı. Postacı ayaklarını üzengilerden çıkarıp eşeğin sırtından yere atlamaya hazırlanıyordu lakin eşek son saniyede umulmadık bir çeviklikle yine kendini toparladı. Can acısıyla toprağı tozutarak koşmaya devam etti.


Alaper ve sahibi köyün ortasındaki çukurdan geçip ağaçlık yere geldiler. Bu yolun ucu avuç içi kadar bir açık alandan geçtiler. Kırlara çıktılar. Orada yol patikalara bölünüyordu. Patikalar kırlara, vadilere, uzakta görünen dağların düzlüklerine doğru uzanıp gidiyordu. Sahibi, vadiye giden yolu seçti. O patikada yarım kilometre kadar yürüdüler. Sağ taraftaki dikenliklerin arasından bir uçurumun kenarına geldiler.


Köpeğin boynundaki zincir epeyce uzundu. O, uçurumun kenarındaki çukura inip oradaki inleri birer birer kokladı. Sonra aşağı baktı. Uçurumun dibinde selin getirdiği taşlardan başka bir şey yoktu. Alaper, bir köpeğe mahsus sezgiyle etrafı dikkatlice inceledi.  Sonra “Beni nuraya neden getirdin?” der gibi sahibine baktı. Sahibi hala çok öfkeliydi. Köpeği yanına çağırıp başını okşadı. Alaper, sahibinin soğuk parmaklarının titrediğini hissetti. Sahibi, zinciri uçurumun kıyısındaki çalının köküne bağladı. Sonra yirmi adım kadar uzaklaştı. Geriye döndü. Alaper, sahibinin yaptığı tuhaf hareketleri anlayamadı. İleri atılmak istedi lakin çalı kökü sağlamdı. Zincir şakırdayıp köpeğin boğazına dolandı.


—Alaper! Uslu dur!


Alaper, sahibinin emrine uydu. Zincir biraz gevşedi. Köpeğin vücudu da rahatladı. Sahibi, çifteyi eline alıp ona doğru çevirdi. Alaper bunu da anlamadı. Bir uçurumun karşı kıyısına, bir sahibine merakla baktı. Sahibi, parmağını tetiğe götürdü lakin basmaya cesaret edemedi. Derin bir “uh” çekip tüfeğin kundağını yere indirdi. Kalın paltosunun eteğini kaldırıp alnındaki teri sildi. Sonra yine köpeğe nişan aldı. Artık bu oyun Alaper’i iyice şaşırtmıştı. Sahibinin sık sık inip kalkan ümüğünden gözlerini ayıramıyordu.


Tüfek patladı… Köpek uçuruma yuvarlandı. Sol ön ayağı keskin bir taşa çarparak “kırt” diye kırıldı. Uzun zincirin bir kısmı yılan gibi boynuna dolandı. Acıya dayanamayıp sesinin bütün gücüyle ağlayıp feryat etti. Başı dönüyordu…


…


Alaper, burnuna düşen ılık damlalarla kendine geldi. Başucunda sahibi yere çökmüş, oturuyordu. Köpeğin yaralı ayağını yavaşça elleri arasına aldı. Alaper, gıkını çıkarmadı. Dişlerini sıkıp sahibine baktı. Sahibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.


—İsabet etmemiş…


O, başını üzgün üzgün salladı. Kurşun köpeğe isabet etmemişti. Alaper, kendini koruma içgüdüyle tüfeğin namlusu alev saçmadan uçuruma atılmıştı.


Sahibi üzerine eğildi. Yüzünü köpeğin başına değdirdi:


—Affet beni dostum. Seni hiçbir yere sığdırmadı, ne yapayım? Biliyorsun. O gece, o yabancıyı ısırdığından beri seni sevmiyor. Üzerinden beş yıl geçti. Çare yok dostum… Ortada çocuklar var, ayrılamam. Beni de çok üzüyor… Kolay mı sanıyorsun? İnsan olsan anlardın… İyi ki olmamışsın. Sen bir köpeksin, kolayca ölüp gidersin. Artık kocaldın. Al, şu eti ye. –Sahibi belbağını çözüp bir parça et çıkardı.– Mutfaktan senin için çaldım. Artık burada öl Alaper… Yarın gelip gömerim. Bundan sonra eve gidip ne yapacaksın? Seni hor görecekler…


Köpek yine kendinden geçti. Sahibi onu öldü zannederek başında birkaç dakika üzgün üzgün oturdu.  Sonra uçurumun çıkılabilir bir yerinden tırmanarak yukarı çıktı. Üstünü başını silkeledi. Öne doğru bükülerek hızla yürüdü, uçurumun kenarından uzaklaştı.


Alaper, öğle geçip akşamüstü oluncaya kadar bazen kendinden geçerek, bazen kendine geldi.  Susuzluktan boğazı kurumuştu. Hareketsiz yatıyordu. Gözlerini açtığında uçurumun başına konmuş iki karga gördü. Yukarıda görebildiği gökyüzünde alıcı kuş sürüsü ağır ağır süzülüyordu. Köpek, sonunun geldiğini anladı. Sanki ölüm duygusunu kovalamak ister gibi uzun uzun uludu. Kargaların ödü koptu, batıya doğru uçup gittiler. Alaper, son bir gayretle yerinden kalkıp uçurumdan yukarı tırmandı. Yaralı ağağı sızlıyor, sanki gözlerinden ateş fışkırıyordu. Ağrısına, sızısına aldırış etmeden uçurumdan yukarı çıkmak için tırnaklarını sert toprağa batırdı. Lakin uçurumun yarısına gelmeden dermanı kesildi. Ayaklarından can boşaldı. Güp diye aşağı düştü. Baştan ayağa sapsarı toza ve toprağa belendi.  Köpek, acıyla inledi. Sonra kaderine razı olmuş gibi uçurumun dibini takip ederek aşağıya doğru gitmeye başladı. Taşlar, dikenli çalılar tüylerini yolup vücudunu kanatıyordu. Sonunda ayağının altında nemli toprağı gördü.


Alaper, biraz hızlandı. Uçurumdan aşağı gittikçe dere yatağı genişliyordu. Önüne küçük bir bataklık çıktı. Köpek, bataklığı kaplayan sık nane köklerinin arasından geçerek ummadığı bir anda bir pınar başına indi. Pınarda su çoktu ama köpeğin susuzluğu dinmedi. Sudan kan ve tüylerinin keskin kokusu geliyordu.


Alaper, çukurdan çıkan patikayı geçip harabe halindeki bir değirmene geldi. O sırada güneş ufka doğru batıyor; güneş, harap değirmenin ayakta kalabilen duvarlarında ve bahçelerdeki ağaçlarda ateş gibi parlıyordu. Köpek, sabahleyin güneş yükselirken geldikleri yolda yürümeye başladı.


Bir sığır sürüsü geliyordu. Sığırlar, bir ayağı havada gelen Alaper’i görünce tehdit eder gibi pışkırdılar. İki üç yaşlarında bir dana sürüden geri kalıp köpeğin yolunu kesti. Kötü kötü bakarak vurmaya çalıştı. Köpek, ona aldırış etmedi. Yolun iyice kenarından yürüyüp devam etti. O eve varıncaya kadar uzun zaman yürüdü. Önce bir dişi köpeğin peşinde koşan bir köpek sürüsü; sonra da çöp atan bir yaşlı kadın gördü. Köpekler ona bulaşmadılar. Yaşlı kadınsa elindeki küreğin sapına dayanıp tuhaf tuhaf başını salladı.


Alaper, sahibinin evine geldiğinde etraf karanlıktı. Köpeğin burnuna kavurma kokusu geldi. Kilitlenen kapının aralıklarından yere ocakta yanan ateşin alevlerinin rengârenk ışığı düşüyordu. Alaper, sokak kapısının biraz ötesine külçe gibi yığılıp yattı. Biraz sonra içerden çocukların kendi aralarında konuştukları işitildi. Köpek kulaklarını dikti.


—Anne, anneciğim! Gidelim.


Çocuklar annelerine yalvarıyorlardı.


—Git, git bakalım! O köpekle mezarınız yan yana olsun. Yarın babanız gelsin, derinizi yüzdürürüm, diye bağırdı kadın.


—Alaper, korktu. Yine o uçuruma, keskin taşların olduğu yere gitmek istedi. Tam yerinden kalktığında sahibinin  oğlu evden çıktı.


—Gel, Berna. Gel, diye kızkardeşini çağırdı.


Çocuklar çıktıkları sokak kapısını kapatıp korka korka karanlığın bağrına doğru ilerlediler.


Küçük kız sevinçle bağırdı:


—Vay, abi! Baksana, Alapey!


Alaper’e yaklaştılar. Oğlan köpeği boynundan kucakladı. Küçük kızsa köpeğin burnunu okşuyor, tatlı sesiyle durmadan “Alapey, Alapey…” diye cıvıldıyordu. Köpek, yaralı ayağını havaya kaldırmıştı. Çocuklarsa onun yaralı olduğunu farketmedile bile.


Biraz sonra oğlan:


—Berna, ben üşüdüm. Bak Alaper de ıslanmış. Ben gidiyorum, dedi.


—Gitme abi. Azıcık duyalım…


—Ben gidiyorum. Sen kal istersen.


—Tek başıma koykayım.


Çocuklar soğuktan titremeye başlayıp eve doğru gittiler. Küçük kız, sokak kapısının önünde durdu:


—Giy içeyi Alapey, giy hadi…


Alaper, kapıya yaklaştı lakin çocukların bütün ısrarlarına rağmen içeriye adım atmadı.


Etraf sessizliğe gömüldü. Alaper, ıslak toprağa uzanıverdi. Yarası çok sızlıyordu. Sonra hareketsiz kalıp uyudu.


Düşünde sahibi ile ava çıkmışlardı. Dağ eteklerine varmışlardı. Çalıların arasından bir tavşan çıktı ve ön bacaklarının kısa olduğuna bakmadan kaçmaya başladı. Sahibi: Koş Alaper! Dostum, o senin olacak!” diye bağırdı. Alaper, tavşanı kovalamaya başladı. Aniden tavşan, incecik belli bir kara kedi oluverdi. Köpek fena halde öfkelendi. Tam kediyi yakalayayım derken derin bir uçurum göründü. Kedi kelebek gibi atlayıp karşı tarafa geçti. Alaper de sıçradı lakin uçurumu geçemedi. Yuvarlanan bir taş gibi aşağıya düştü. Uçurumun dibine çarpıp paramparça olmayı beklerken vücudu aşağı düştükçe küçülüverdi. Alaper, birden bire hafiflediğini hissetti. Sonra rüyalardaki gibi ağır ağır, gamsız gamsız gökyüzünde uçmaya başladı…

*          *          *

Murad Muhammed Dost

1948 Yılında Semerkand’ın Cam köyünde doğdu. Taşkent Devlet Üniversitesini (şimdiki Özbekistan Milli Üniversitesi) bitirdi. Moskova’da Edebiyat Enstitüsünde okudu.

Özbekfilm işletmesinde ve Şark Yıldızı gazetesinde görev yaptı. 1970’li Yıllarda yazı hayatına hikâyeler yazarak başladı.  İlk hikayeleri Nerdesin Mutluluğun Sesi adlı kitapta yayımlandı. Daha sonra Mustafa, İstifa, Çöllerde ve Kırlarda, Yaşlılardan Biri gibi kitapları okuyucuyla buluştu. 1988 Yılında Lalezar romanı yayımlandı. Bu romanla 1990 yılında Hamza ödülünü kazandı.

 Özbekistan Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezinde yönetici olarak görev yapmaktadır.

 Kaynak: 20. ve 21. Asır Özbek Hikaye Ve Kıssaları


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülrû kelmedi)

  Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.

Cengiz Dağcı - Korkunç Yıllar (Roman Özeti)

  ESERİN ADI: Korkunç Yıllar YAZARI: Cengiz Dağcı YAYINEVİ: Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001 1.    ESERİN KONUSU:   İkinci Dünya Savaşı esnasında Sovyetler Birliğinde yaşayan Türklerin Çektiği sıkıntılar, haksızlıklar, kullanılmaları ve vatan sevgisi. 2.    ESERİN ÖZETİ: Olaylar İtalya’da Sadık ve Cengiz’in bir akşam sohbeti esnasında doğuyor.Sadık 1930-1940’lı yıllarda Rusya’da yaşamış bir Kazak Türkü.Hayatını hatıralar adı altında bir defterde topluyor. Sadık çocukluk yıllarında köyde yaşıyor daha sonra babasının milisler tarafından tutuklanmasıyla şehre taşınıyorlar; babasının bir kaç ay sonra serbest bırakılmasıyla da Akmescit’e taşınıyorlar. Sadık durumları çok kötü olmasına rağmen babasının ısrarları üzerine okula yazılır.(1937) Ruslar 150 yıldır Türkleri yok etmek için her türlü yolu deniyorlardı.Önce camilerde ezan okunmasını yasakladılar, ardından da onları yıkmaya başladılar.

Mikayıl Müşfiq - Yenə o bağ olaydı

Yenə o bağ olaydı, yenə yığışaraq siz O bağa köçəydiniz. Biz də muradımızca fələkdən kam alaydıq, Sizə qonşu olaydıq. Yenə o bağ olaydı, səni tez-tez görəydim, Qələmə söz verəydim. Hər gün bir yeni nəğmə, hər gün bir yeni ilham, Yazaydım səhər axşam. Arzuya bax sevgilim, tellərindən incəmi? Söylə, ürəyincəmi?

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaçak

     Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Esat Mahmut Karakurt - Vahşi Bir Kız Sevdim (Roman Özeti)

Eserin Adı: Vahşi Bir Kız Sevdim Yazarı: Esat Mahmut Karakurt Yayınevi: İnkılap Ve Aka Kitabevleri   Koll.Şti. Ankara Cad. No :95 – İstanbul. Basım Yılı: 1967 ( İlk baskı   1926 ). Eserin Konusu : Balkan harbi yıllarında bir   Türk subayı ve Bulgar kızının aşkı. Eserin Ana Fikri : Gönül   ferman dinlemez. Eserin Özeti: Abdulhamid’in saltanatı sırasında Adil adında, otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı İstanbul’dan   Makedonya’ya Cisri Mustafa Paşa Tepesi’ni içine alan mıntıkada görevlendirilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu Bulgar çetesinin saldırıları ile karşılaşır ve bu çetenin terör faaliyetlerine son vermek üzere görevlendirilir.

Tarık Buğra - Küçük Ağa (Roman Özeti)

  Küçük Ağa ,  Tarık Buğra ‘nın 1964 yılında yayınlanan romanıdır. Kurtuluş mücadelemizin  Akşehir'de yaşanan bölümünü konu edinir. Zamanla cepheye ve Ankara'ya dair hususlara da girilir. KONUSU: Birinci Dünya Savaşı (1914) ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Romanda, bir Anadolu kasabası olan Konya ilinin bir ilçesi olan Akşehir’den yola çıkılarak, bütün zor koşullar altında millî kurtuluş mücadesi veren Kuva-yı Milliye konu edilmiştir. Olaylar Anadolu'nun küçük bir kasabasında başlar ve gelişir. ÖZET: Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri dönmüştür. Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

Mehmed Akif Ersoy - Küfe (Safahat'tan - 5)

Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı...

Halit Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah (Roman Özeti)

  ESERİN ADI           :MAİ ve SİYAH ESERİN YAZARI    :HALİD ZİYA UŞAKLIGİL YAYINEVİ                 :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ BASIMYILI              :1980 1.ESERİN KONUSU: Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi. 2.ESERİN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.