Türkiye Büyük Millet Meclisi, kuruluşundan bir yıl sonra Ankara hükumeti ve Millet Meclisi her çağdaş ülkenin bir milli marşı olduğunu, Türkiye'nin de milletler arası faaliyetlerde, milli duyguların ifadesinde bir milli marşa ihtiyaç duyulduğunu fark ettiler. Duyulan ihtiyaç üzerine "Milli Marş" yazımı için 500 lira ödüllü bir yarışma düzenledi.
Bu ödülün miktarını ve yarışmanın düzenlenmesini yürüten dönemin Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) bir yarışma açtı. Yarışmaya olabildiğince çok sayıda katılım olması için Meclis tarafından aktif olarak çalışan gazetelere ve ülkede ulaşılabilen her yere bilgi gönderilirken, 6 ayda 724 şiir gönderildi.
İstiklal Marşı yazılması için TBMM tarafından gönderilen ilanın orijinal metni şu şekildeydi:
"Şairlerimizin dikkatine; Milletimizin dahili ve harici İstiklal uğruna girişmiş olduğu mücadeleyi ifade ve terennüm için bir İstiklal Marşı, Umur-u Maarif Vekili Celilesi'nce müsabakaya vazedilmiştir. İşbu müsabaka, 23 Kanun-u evvel sene 36 tarihine kadar olup bir heyeti edebiye tarafından, gönderilen eserler arasından intihap edilecektir ve kabul edilen eserin güftesi için beş yüz lira mükafat verilecektir ve yine laakal beş yüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca bir müsabaka açılacaktır. Bütün müracaatlar Ankara'da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekaleti'ne yapılacaktır."
Yarışmaya gönderilen 724 şiirin değerlendirilmesi için Meclis bünyesinde görev yapan hükümetin Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) bir komisyon kurdu. Komisyon üyeleri, 724 şiiri tek tek okuyarak değerlendirme yaptı ve arasından altı şiiri diğerlerine göre başarılı buldu. Ancak gerek Bakanlık gerekse meclis başkanlığı daha iyi bir şiir arıyordu. Para ödülü konulduğu için yarışmaya katılmak istemeyen Burdur milletvekili Mehmed Akif Ersoy, daha sonra Hamdullah Suphi'nin ısrarı ve Karesi mebusu (Balıkesir milletvekili) Hasan Basri Çantay'ın araya girmesi üzerine Taceddin Dergahı'nda kaleme aldığı ve Türk Ordusu'na hitap ettiği şiiriyle yarışmaya katıldı.
Hamdullah Suphi (Tanrıöver), "İstiklal Marşı" şairi Mehmed Akif Ersoy'a şu mektubu yazmıştı:
"Pek aziz ve muhterem efendim,
İstiklal Marşı için açılan müsabakaya, iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır.
Zat-ı üstâdânelerinin matlub şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır.
Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim."
Yapılan elemeler sonucu TBMM'nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, Mehmed Akif'in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edildi. Meclis'te İstiklal Marşı'nı okuyan ilk kişi de Hamdullah Suphi Tanrıöver oldu. Mehmed Akif Ersoy, marşın kabulü sonrası bütçeden ayrılan 500 lira ödemeyi kadın ve çocuklara mesleki eğitim veren Darül Mesai Vakfına bağışladı. İstiklal Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmeyen Mehmed Akif Ersoy, İstiklal Marşı'nın Türk milletinin eseri olduğunu beyan etti.
Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı ve 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etti. Bu beste 1930'a kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konuldu.
Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na dahil olmasıyla birlikte, Mehmed Akif elindeki imkanlarla savaşın kazanılması için devlete destek olmaya çalıştı. Bu amaçla Müslümanları bir bayrak altında toplamak, Türk birliği ülküsüne hizmet etmek ve Osmanlı devletinin istihbarat alanındaki ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan Teşkilat-ı Mahsusa'ya katıldı.
Akif, İstiklal Marşı gibi 10 dörtlükten meydana gelen "Cenk Marşı” ve "Cenk Şarkısı" olarak bilinen eserini 1912'de Sebilürreşad dergisinde adsız olarak yayımlarken, üzüntüyü gidermek, halkı birliğe davet etmek ve orduya manevi destek vermek gibi konularda camilerde vaazlar da verdi.
* * *
Cenk Şarkısı
Sebîlürreşâd cerîde-i İslâmiyyesinin kahraman askerlerimize armağanı
Yurdunu Allâh’a bırak, çık yola:
“Cenge!” deyip çık ki vatan kurtula.
Böyle müyesser mi gazâ her kula?
Haydi, levend asker, uğurlar ola!
Ey sürüden arkaya kalmış yiğit!
Arkadaşın gitti, yetiş, sen de git.
Bak ne diyor, cedd-i şehîdin, işit:
“Durma git evlâdım, uğurlar ola!
Durma git evlâdım, açıktır yolun...
Cenge sıvansın o bükülmez kolun;
Süngünü tak, ön safa geçmiş bulun,
Uğrun açık olsun, uğurlar ola!
Yerleri yırtan sel olup taşmalı!
Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı!
Sendeki coşkunluğa el şaşmalı!
Haydi git evlâdım, uğurlar ola!
Yükselerek kuş gibi Balkanlar’a,
Öyle satır at ki kuduz Bulgar’a:
Bir daha Osmanlı’ya güç sırtara!
Git de gel evlâdım, uğurlar ola.
Düşmana çiğnetme bu toprakları;
Haydi kılıçtan geçir alçakları!
Leş gibi yatsın kara bayrakları!
Kahraman evlâdım, uğurlar ola.”
Balkan’ı bildin mi nedir, hemşeri?
Sevgili ecdâdının en son yeri,
Bir sıla isterdin a çoktan beri,
Şimdi tam vakti... Uğurlar ola!
Balkan’ın üstünde sızan her pınar,
Bir yaradır, durmaz içinden kanar!
Hangi taşın kalbini deşsen: Mezar,
Gör ne mübârek yer... Uğurlar ola!
Eş hele bir dağları örten karı:
Ot değil onlar, dedenin saçları!
Dinle: Şehîd sesleridir rüzgârı!
Durma levend asker... Uğurlar ola!
Ey vatanın şanlı gazâ mevkibi,
Saldırınız düşmana arslan gibi.
İşte Hudâ yâveriniz , hem Nebî.
Haydi gidin, haydi, uğurlar ola!
* * *
İngiliz ve Fransızların sömürgelerinden topladıkları Müslüman askerlerine yaptıkları propagandaya karşı propaganda yapmak üzere 1914'te Berlin'e gönderilen Mehmet Akif'in gayesi, belki de neye hizmet ettiklerinin farkında olmadan Osmanlı devletine karşı savaşan bu Müslüman askerleri aydınlatmaktı.
Akif, aynı hedeflerle Arabistan'a gitmek üzere 1915'in mayıs ayında yola çıktıktan sonra Çanakkale Zaferi'nin haberini aldı. Bu zafer haberini yeni nesillere aktarmadan canını almaması için Allah'a yalvaran Mehmet Akif'in hissiyatını yol ve görev arkadaşı Eşref Kuşçubaşı şöyle ifade eder: "Duası hıçkırıklarla kesiliyordu. Onu teskin etmek mümkün değildi, zaten müdahale etmek de istemiyorduk. Bu bir ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş mutlu bir fani idim."
Ankara'da 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmasıyla, Milli Şair Mehmet Akif Ersoy Mustafa Kemal'in davetiyle Sebilürreşad dergisini Ankara'da yayımlamak üzere 24 Nisan 1920 tarihinde Ankara'ya ulaştı ve sonrasında Taceddin Dergahı'na yerleşti. Akif'in Ankara'ya gelişi pek çok kişi tarafından sevinçle karşılandı, "Hakimiyet-i Milliye" ve "Açıksöz" gibi gazetelerde haber olarak verildi.
Ankara'dayken Burdur milletvekili olan Mehmed Akif Ersoy'un halka yaptığı konuşmalar yayımlanarak halka ve askerlere dağıtıldı.
İstiklal Marşı'nı 48 yaşında kaleme alan Mehmed Akif Ersoy, meclis seçimlerine tekrar katılmayı düşünmedi. Ersoy, ailesi ve Sebilürreşad Dergisi ekibi ile birlikte İstanbul'a geri dönmesinin ardından, inkılapları fırsat bilip kendisini gerici vb. sıfatlarla tahkir edenlerle yüzgöz olmamak için Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine gittiği Mısır’a 1926'da ailesi ile birlikte yerleşir.
Osman Yüksel Serdengeçti Akif'in, şiirlerinde halktan kopuk aydın tipini ele aldığını, hürriyetin ilanındaki meydan hatiplerinden iğrendiğini, çığırtkanları değil gerçek hürriyet ve din mücahitlerini takdir ettiğini söyler. Abdülhamit devrinde oradan oraya sürülen Mandallı Hoca'yı tasvir eden şiirinin bir şaheser olduğunu, Nazım Hikmet'in ihtilalci bir adamı anlattığı Yürüyen Adam şiirinin, bunun yanında yürümeyip sadece yerinde saydığını belirtir. Âkif inkılâpçı nesil tarafından dindar, softa diyerek okunmamakta, o sadece istiklal Marşı ve Çanakkale şairi olarak tanıtılmaktadır. Oysa onun Safahat'ında çok kişinin okumadığı veya anlayarak okuyamadığı çok güzel şiirler bulunmaktadır.
Şair, hastalıklar ve maddi sıkıntıların yakasını Mısır'da da bırakmamasına rağmen, Mısır Üniversitesi’nde Türk Dili eğitimi verdi ve Mısır'da kaldığı sürede "Firavunla Yüzyüze" adlı şiirini yazdı.
Mehmet Akif, 1935'te hastalandı ve gurbette yaşadığı sürece, çok sevdiği, hasretini çektiği memleketinde ölmek istediğinden 1936'da İstanbul'a döndü.
Büyük şair 27 Aralık 1936'da Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nda vefat etti ve tabutu Türk Bayrağına sarıldı. Hayatı boyunca taşıdığı asaletine, tevazuuna uygun, gösterişten ve şatafattan uzak bir merasimle Edirnekapı Mezarlığı'na defnedildi.
* * *
İstiklâl Marşı
-Kahraman Ordumuza
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!
Mehmed Akif Ersoy


