Ana içeriğe atla

Nef'î - Gazel (Neylesin)

Âşıka ta'n etmek olmaz mübtelâdır n'eylesin Âdeme mihr ü mahabbet bir belâdır n'eylesin Gönlü dilberden kesilmezse acep mi âşıkın Gamzesiyle tâ ezelden âşinâdır n'eylesin N'ola ta'yin etse zabt-ı mülk-i hüsnü gamzeye Zülfü bir âşüfte-i ser-der-hevâdır n'eylesin Zülfüne kalsa perîşân eylemezdi dilleri Anı da tahrîk eden bâd-ı sabâdır n'eylesin N'ola olsa muztarib hâl-i dil-i uşşâkdan Sînesi âyîne-i âlem-nümâdır n'eylesin Olmasa Nef'î n'ola dil-beste zülf-i dilbere Tab'-ı şûhu dâma düşmez bir Hümâdır n'eylesin

Ömer Seyfeddin - Gizli Mabed

— Müfide Harunımefendi'ye-

Geçen gün Tokatlıyan'da Sermet bana genç bir Frenk takdim etti. Sorbonne'dan arkadaşmış! Kumral, çini mavi gözlü, güzel, narin, nazik bir çocuk! Aşırı bir Doğu düşkünü. İlk lafı bu oldu:

— Azizim, siz kendinizi bilmiyorsunuz. Avrupa'yı bir şey zannederek kendi güzelliklerinizi görmüyor, kendi sırlarla dolu dünyanızı yaşamıyorsunuz.

Birdenbire haklı mı, haksız mı olduğunu kestiremediğim bu eleştiriye gülümsedim:

— Yaşamadığımızı, göremediğimizi ne biliyorsunuz?

— Bunu gözümle gördüm, diye coştu. Üç senedir Sermet'in evindeyim. Her şey alafranga: Yemek salonu, yatak odası, karısının, kardeşlerinin giyinişleri, hareketleri, hatta düşünceleri, anlayışları bile hep Avrupalı gibi! Ah, nerede Loti'nin[1] Türkiye'si?

— Loti'nin Türkiye'si karşı tarafta! dedim.

— Evet, öyle söylüyorlar. Fakat içine girilmez bir âlem!.. Yazık ki siz bu tablolara konu olmaya layık âlemi sevmiyorsunuz.

                — Sevenlerimiz de var! dedim.

— Siz sevenlerden misiniz?

— Evet... diye abartılı bir hareketle başımı salladım.

Sabit fikirlerinin hududunu aşmayan Frenkler ne masumdurlar! Bu genç Avrupalı da bunlardan biriydi. Türkiye'ye dair konuşmaya başladık, iddia ediyordu ki biz kendimizi tanımıyoruz; en güzel, en zengin, en güzel sokaklarımıza pis diyoruz. Artık güzellikten mahrum Avrupa binalarına, muazzam caddelere; tabiatı öldüren geometrik çizgilerine kıymet veriyoruz... Rumlara hiddeti, garaz derecesini geçiyordu. Beyoğlu'ndan öyle nefret etmişti ki: "Ne iğrenç Batı karikatürü, ya Rabbi!" derken âdeta sararak tiksiniyordu. Kafası Loti'nin hayalleriyle doluyordu. Bizim sefalet, vahşet, cehalet dediğimiz perişanlıklarımıza o "harika" diyor, bu sonu gelmeyen süprüntülükler, baykuşlu viraneler karşısında nasıl olup da sanatkârca bir heyecan duymadığımıza şaşıp kalıyordu. Nihayet kendisinin, Avrupalılaşmamış bir Türk evine götürülmesini benden rica etti. Aklıma birdenbire Karagümrük'te oturan ihtiyar sütannem geldi. Bu gayet sofu ve gayet kaderci, gayet muhafazakâr bir kadındır. Kendinden büyük eski Arap hizmetçisi ile oturur, kocasından kalan ufacık bir kira geliri rahat rahat geçinir.

— Öyleyse sizi hiç Avrupalılaşmamış ihtiyar bir dulun evine götüreyim, dedim.

Teşekkür etti. Sevindi:

— Ne vakit?..

— Bugün, hatta isterseniz şimdi...

— Bu mümkün mü?

— Mümkün, yalnız başına bir fes alacağız, dedim.

Böyle ansızın gitmek, alaturka evde resmiyete, hazırlığa meydan bırakmayacak, tabiatı, tabloyu, bu Doğu meftunu Frenk'e olduğu gibi gösterecekti. Sermet, zavallının sevincine gülmekten katılıyordu. Ona veda ettik, bir arabaya atladık. Beyazıt'ta indik. Frenkçiğe bir dükkândan ciğer gibi kıpkırmızı bir fes aldık. Kalıplattık. Tramvaya binmek istemedi:

— Buradan aşağı hep Türk Mahallesi mi? dedi.

— Evet, hep Türk Mahallesi.

— O hâlde rica ederim yayan gidelim.

— Pekâlâ... dedim.

Yangın yerlerinden yürüdük. Sisli bir hava, buludu, karanlık bir sema, harap evlerin, tenha viranelerin sükûnuna sanki acı bir hüzün kanştınyordu. Yolda ona talimat verdim. Sütanneme kendisi için "Çerkez" diyecektim.

Gerçi o horozdan kaçan bir kadın değildi. Fakat belki bir Hristiyan'ın yanına çıkmak istemezdi. Bu basit entrika genç Frenk'in muhayyilesini daha beter alevlendirdi. Bir tarafa çarpılmış siyah, çürük, tahta evler, yıkık duvarlar, sökük çatılar karşısında duruyor, "Oh, ne manzara, ne manzara!" diye bir türlü ayrılamıyordu. İki saatte eve gelebildik. Bu, üç katlı, ahşap, biraz viranca bir binadır. Kapıyı çaldım, ihtiyar Arap açtı:

—  Sütannem yok mu? diye sordum.

—  Komşuda... Buyurun...

—  Haydi Karanfil Dadı, git, koş, benim geldiğimi söyle. Yanımda da bir misafirim var. Bu gece sizde kalacağız dedim.

İçeri girdik. Temiz, fakat karanlık taşlıktan geçerek koca bir merdivenden çıktık. Misafir odasına genç Frenk bayıldı. Yerde güzel bir Acem halısı yayılıydı. Duvarlar -merhum hattat sütbabamın yadigâr bıraktığı- levhalarla süslenmişti.

Yastıklarına fes rengi perdelerin düştüğü sedirler kırmızı battaniylerle örtülüydü. Karşı karşıya oturduk. Kafeslere hayran oldu.

— Âdeta kendimi bir rüyanın içinde sanıyorum! dedi.

Sütannem gelince benim gibi elini öptü. Ara sıra başındaki fesi unutuyor, elinde olmadan selam verirken saygı ile eğilme gibi hareketler yapıyordu. Sütannem bunun pek farkına varmadı ama:

— Konuştuğunuz laf Çerkezceye benzemiyor, dedi.

Ben:

— Anneciğim, bu senin bildiğin Çerkezce değil, Çerkezlerin göç etmelerinden sonra çıkmış. Rusçayla, Çeçence ile karışık yeni bir Çerkezce! diye kandırdım.

Sözde bu Çerkez misafir, hacca gitmek için istanbul'a gelmişti. Sütannem, hac vakti olmadığını hatırlatınca ona da bir kulp buldum. Maksadı daha evvel davranıp istanbul'da biraz Türkçe öğrenmekti.

— Ah, bu yaşta hacı olmak, ne mutlu, ne mutlu! Darısı senin başına! diyordu.

— Âmin, âmin!..

Frenk, ağzımızdan çıkan bu kelimeyi birdenbire tanıyor, aşinalığını göstermek fikriyle kendi şivesiyle tekrarlıyordu:

— Âmen, âmen!..

                Sütannem, bu Çerkez'le hacca beraber gitmemi tutturdu. Hâsılı yemek zamanına kadar hep hacdan, hocadan filan bahsettik. Ben sütannemin nasihatlerini çıtır çıtır hep Çerkezceye(!) tercüme ettim. Sofraya oturunca Frenk, bütün bütün sanat heyecanının içinde kendinden geçti. Yalnız yabancı misafirlere çıkan gümüş sini, zavallıyı deli edecekti. Çatalı bırakıyor, sütannem gibi eliyle yemeye çalışıyordu. Ben vazgeçirdim. Elle yemek yalnız ihtiyar kadınlara mahsus olduğunu söyledim. Dünyanın en rahat vaziyeti bağdaş kurmak olduğunu iddiaya başlarken sofradan kalktık. Kahvelerimizi içtik. Sütbabamın kütüphanesinde yadigâr gibi duran eski yazma kitapları misafirime gösterdim. Nakışlara, ciltlere, minyatürlere hayran kaldı. Uyku zamanı gelince onu Karanfil'le beraber, en üst kata çıkardık. Yatağını bahçe üstündeki odaya yapmışlardı. Ayakyolunu falan gösterdim. "Bonsuvar" (iyi geceler) dedim. Ben de orta kattaki odaya çekildim. Gece fırtına çıktı. Şiddetli bir yağmur yağdı. Sabahleyin gayet güzel bir hava açılmışû. Frenk'i, uyanmış, giyinmiş buldum. Yatağın içine oturmuş, bir şeyler yazıyordu.

—  Bonjur... (Günaydın.)

—  Bonjur mon ami! (Günaydın arkadaşım.)

—  Ne yazıyorsunuz?

—  Oh, duygularımımı...

—  O kadar mı duygulandınız?

— Tarif edemem, size tarif edemem...

— …

                Aşağı indik, sabah kahvelerimizi içtik. Sütannemin ellerini öptük. Bu Frenki, daha beter Doğuya has manzaraların içine batırmak için yayan olarak Fatih'e götürdüm. Camiin karşısındaki kahveye oturduk. Birer nargile ısmarladım. Dışarı üflemesin diye evvela önem vererek içmek işini öğrettim. Keyiflerimiz gelmeye başlıyordu. Zavallıyı yine azıttırmak, coşturmak için:

— Azizim, şu karşıdaki mabede bak, dedim. Ne kadar hoş, ne ne kadar büyüleyici, değil mi?

                Frenk gülümsedi, o kadar heyecanlanmış gibi görünmedi. Daha dün yıkık çeşmelerin, eğrilmiş duvarların huzurunda deli gibi çırpınan bu adamın kayıtsızlığı tuhafıma gitti. Sordum:

—  Bu abideyi beğenmediniz mi, yoksa?

—  Bu, bu mabet hiç, diye mavi gözlerini küçülterek tekrar gülümsedi.

—  Ne demek hiç? Bu, İstanbul'un en muazzam bir abidesidir...

—  Bu hiç... Bu mabet hiç...

—  Ne demek?..

—  Ben, ondan daha mühimini gördüm.

—  Olamaz, dedim, ne vakit gördünüz?

—  Bu gece...

—  Rüyanızda mı?

—  Hayır...

— Ya nerede?

— Evde...

— Hangi evde?

 — Yattığımız evde...

Şaşaladım:

— Ne gördünüz canım?

— Piyer Loti'nin göremediği bir şeyi! Hiçbir Avrupalının tanımadığı bir sırrı...

                Gülümsüyordum:

— Evet, ben sizin gizli mabedinizi gördüm...

— Nasıl gizli mabet, canım?..

— Nafile, saklıyorsunuz. Ben gördüm işte!.. Asırlardan beri Avrupalıların gözlerinden sakladığınız gizli mabedinizi, hususi bu gece gördüm.

— Ama emin olunuz, bu sırrı muhafaza edeceğim. Paris'e gidince gazetelere yazmayacağım. Defterimde mukaddes bir şey gibi bu hatıra saklı kalacak.

— Laflarınızdan hiçbir şey anlamıyorum, dedim.

— Israr etmeyiniz, gördüm, gördüm...

— Neyi, canım?

— Gizli mabedinizi!..

— Bizim gizli mabedimiz filan yoktur.

— Nafile inkâr ediyorsunuz, ben gördüm.

— Tuhaf, çok tuhaf... diye başımı sallıyordum.

Frenkçik dayanamadı. Cebinden deri kaplı bir defter çıkardı:

— Bak görmüş müyüm, görmemiş miyim? dedi.

Son sayfaları okumaya başladı:

"... Sabah! Büyük bir heyecan, bir haz içinde şu satırları yazıyordum. Dün Sermet'in takdim ettiği bir Türk'le bu İstanbul'un en meçhul yerine geldim. Meğerse Jacques Casanova, Pierre Loti filan konaklarla yalıların selamlık dairelerinde birer kahve içmekle Doğu’yu gördük sanıyorlarmış. Asıl Doğu görünmeyen tabakalarda... Ben işte hiçbir Avrupalı'nın göremediği şeyi gördüm.  Burası ihtiyar, dul bir kadının evi.  Gayet dindar bir kadın. Evin içi, sofra takımı, âdet, tarzlar, kısacası her şey hiç bozulmamış... Tamamıyla alaturka. Gece beni en üst katta bir odaya yatırdılar. Sabahleyin gayet erken uyandım. Yataktan kalktım. Garip bir merak içimi yiyordu. Ayaklarımın uçlarına basarak dışarı çıktım. Karşıda bir oda vardı. Kapısı aralıktı. Yavaşça ittim. Bir de ne göreyim ? Gizli bir aile mabedi!..

Beyaz perdeler inik. Aralarından soluk bir aydınlık giriyor. Duvarlarda birçok büyük levhalar asılı. Köşelerde ağır, ceviz ağacından yapılmış, demir çemberli mezarlar duruyor. Şüphesiz bu mezarlarda sevgili ölülerin mumyaları var. Bir tanesini açmaya çalıştım. Mümkün değil, kilitli. Sonra yerde irili ufaklı birçok kaplar duruyor.  Bazıları bakırdan, bazıları porselenden.  İçlerinde kıymetlileri var. Mesela kapının hizasında, birinci mezarın önündeki gayet kıymetli, etrafı altınla yaldızlanmış bir kap. Köşedeki yeşil bir vazo... Kim bilir nasıl bir topraktan yapılmış. Mabedin içinde manasını anlayamadığım bir şrkilde ipler,  birtakım geometrik şekillerde, açılarda gerilmiş. Bu mukaddes açıların üzerinde şüphesiz ölülere ait olan birtakım hatıra eşyalar asılı. Kaplarda mukaddes sular duruyor. Bazısında taşacak derecede çok. Mekke'nin, Medine'nin, kim bilir hangi meçhul, hangi mukaddes köşelerinden gelen bu esrarlı, bu mukaddes sulardan tattım. Biraz kekremsi... Kapların dibinde hafif, ama gayet hafif bir toprak tortusu var. Her kaptan içtim. Hepsinin tadı var. Kalbim çarpmaya başladı. Girişi yasaklanan bir mabede girmiş bir küfürbaz, bir hain, bir kâfir heyecanıyla dışarı çıktım. Sanki bu mezarlar birdenbire açılacak, içlerinden yüzlerce sene evvel ölmüş ihtiyar Türkler kavuklarıyla, yatağanlarıyla kalkıp üzerime yürüyecekler sandım. Sanki duvardaki levhalar sallandı. Mukaddes kapların içi çalkandı. Sanki o an bir deniz olacak, oralarda beni boğacaklardı. Bu mukaddes suların hiddetini, durgunluğunu, yüceliğini şimdi içimde duyuyor gibi oluyorum.

Sırlarla dolu, belli belirsiz bir rehavet, bir ateş damarlarıma yayılıyor. Beynimde karanlık, meçhul bir kubbenin derin çınlamalarını işitiyorum, öyle anlatılmaz bir heyecan duyuyorum ki..."

                Kendimi tutamadım, öyle bir kahkaha attım ki... Frenk, marpucunu elinden düşürdü. Az daha nargilesi devrilecekti. Sabah keyfini çatmaya gelmiş müşterilerin afyonlarını patlattım. Dik dik yüzüme bakıyorlardı.

Frenk sordu:

— Neye gülüyorsun?

— Ayol, sen gizli mabede girmemişsin, dedim.

— Ya nereye girmişim?

— Sütannemin sandık odasına!

— Sandık odası mı?

— Bizim evlerde komidin, aynalı dolap filan yoktur. Eşyalarımız birer sandıkta, sandıklar da birer odada durur. O mezar zannettiğin demir çemberli ceviz tabutlar, bizim çamaşır sandıklanmızdır.

— Ya duvardaki levhalar?..

— Sütbabamın eserleri... Yadigâr diye sütannem satmıyor.

Frenk inanmıyordu. Ben hâlâ gülüyordum.

— Ya ipten yapılmış geometrik şekiller?.. O hatıra eşya?..

— Yağmurlu havalarda çamaşır asmaya mahsus ip. Açılar, üçgenler, tesadüfen teşekkül etmiş; hatıra eşya zannettiğiniz de kullanılmayan giysiler...

Frenk yine inanmıyordu. Mavi gözleri birdenbire bulutlanmıştı. Yalanımı yakalamış gibi başım salladı:

— Ya o mukaddes sular?.. Onlara ne diyeceksin azizim?., dedi.

— Gece yağmur yağdı. Sütannemin sandık odası, bildim bileli akar. Tavandan damlayacak yağmur suları yerleri ıslatmasın diye geceleyin Karanfil, o kapları odaya sıra sıra dizmiş olmalı... dedim.

Frenk, evlerimizin üzerindeki "Maşallah" levhalarını millî bir sigorta şirketinin amblemleri, saçaklarımızda sallanan nazarlık pabuçlarını, damdan dama kaçan hırsızların oralara takılıp kalmış ayakkabıları zanneden meşhur milletdaşı gibi bir an durdu, düşündü. Derin derin nargilesini çekti. Yutkundu. Elinde açık kalan defterini cebine soktu. Ben hâlâ duruyor, duruyor, gülüyordum.

— Gülme azizim, sizin sandık odalarınızda bile öyle esrarlı, öyle anlaşılmaz, öyle belirsiz, öyle dinî bir hâl var ki...

— Ne gibi?..

— Öyle bir şey ki... Siz körsünüz... Görmüyorsunuz vesselam, dedi.

Fakat bizim görmeyip de o yalnız kendi gördüğü şeyin ne olduğunu bir türlü söyleyemiyordu.

Malum ya, Türkler, hükümlerinde çok naziktirler! "Biz körsek, işte siz de dilsizsiniz!" cevabı ta dudaklarımın ucuna gelmişken sustum. Hiç ses çıkarmadım.



[1] 1876 yılında İstanbul'a gelerek buraya yerleşen Fransız roman yazarı ve doğubilimci Julien Viaud’un lakabı.


Yorumlar


Site Planı
Etiketler yükleniyor...

Çok okunanlar:

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülrû kelmedi)

  Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.

Cengiz Dağcı - Korkunç Yıllar (Roman Özeti)

  ESERİN ADI: Korkunç Yıllar YAZARI: Cengiz Dağcı YAYINEVİ: Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001 1.    ESERİN KONUSU:   İkinci Dünya Savaşı esnasında Sovyetler Birliğinde yaşayan Türklerin Çektiği sıkıntılar, haksızlıklar, kullanılmaları ve vatan sevgisi. 2.    ESERİN ÖZETİ: Olaylar İtalya’da Sadık ve Cengiz’in bir akşam sohbeti esnasında doğuyor.Sadık 1930-1940’lı yıllarda Rusya’da yaşamış bir Kazak Türkü.Hayatını hatıralar adı altında bir defterde topluyor. Sadık çocukluk yıllarında köyde yaşıyor daha sonra babasının milisler tarafından tutuklanmasıyla şehre taşınıyorlar; babasının bir kaç ay sonra serbest bırakılmasıyla da Akmescit’e taşınıyorlar. Sadık durumları çok kötü olmasına rağmen babasının ısrarları üzerine okula yazılır.(1937) Ruslar 150 yıldır Türkleri yok etmek için her türlü yolu deniyorlardı.Önce camilerde ezan okunmasını yasakladılar, ardından da onları yıkmaya başladılar.

Mikayıl Müşfiq - Yenə o bağ olaydı

Yenə o bağ olaydı, yenə yığışaraq siz O bağa köçəydiniz. Biz də muradımızca fələkdən kam alaydıq, Sizə qonşu olaydıq. Yenə o bağ olaydı, səni tez-tez görəydim, Qələmə söz verəydim. Hər gün bir yeni nəğmə, hər gün bir yeni ilham, Yazaydım səhər axşam. Arzuya bax sevgilim, tellərindən incəmi? Söylə, ürəyincəmi?

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaçak

     Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?

Esat Mahmut Karakurt - Vahşi Bir Kız Sevdim (Roman Özeti)

Eserin Adı: Vahşi Bir Kız Sevdim Yazarı: Esat Mahmut Karakurt Yayınevi: İnkılap Ve Aka Kitabevleri   Koll.Şti. Ankara Cad. No :95 – İstanbul. Basım Yılı: 1967 ( İlk baskı   1926 ). Eserin Konusu : Balkan harbi yıllarında bir   Türk subayı ve Bulgar kızının aşkı. Eserin Ana Fikri : Gönül   ferman dinlemez. Eserin Özeti: Abdulhamid’in saltanatı sırasında Adil adında, otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı İstanbul’dan   Makedonya’ya Cisri Mustafa Paşa Tepesi’ni içine alan mıntıkada görevlendirilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu Bulgar çetesinin saldırıları ile karşılaşır ve bu çetenin terör faaliyetlerine son vermek üzere görevlendirilir.

Mehmed Akif Ersoy - Küfe (Safahat'tan - 5)

Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı...

Tarık Buğra - Küçük Ağa (Roman Özeti)

Küçük Ağa ,  Tarık Buğra ‘nın 1964 yılında yayınlanan romanıdır. Kurtuluş mücadelemizin  Akşehir'de yaşanan bölümünü konu edinir. Zamanla cepheye ve Ankara'ya dair hususlara da girilir. KONUSU: Birinci Dünya Savaşı (1914) ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Romanda, bir Anadolu kasabası olan Konya ilinin bir ilçesi olan Akşehir’den yola çıkılarak, bütün zor koşullar altında millî kurtuluş mücadesi veren Kuva-yı Milliye konu edilmiştir. Olaylar Anadolu'nun küçük bir kasabasında başlar ve gelişir. ÖZET: Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri dönmüştür. Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

Halit Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah (Roman Özeti)

  ESERİN ADI           :MAİ ve SİYAH ESERİN YAZARI    :HALİD ZİYA UŞAKLIGİL YAYINEVİ                 :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ BASIMYILI              :1980 1.ESERİN KONUSU: Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi. 2.ESERİN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.