31 Mart 2025 Pazartesi

Oyhan Hasan Bıldırki - Kader, Bozulmaz ki

 

Kalbimizde birbirimizin sıcaklığı, yürüdük.
      Kavuşma bayramındayız!
      Yoldan geldiğini, soluklanman gerektiğini düşündüm. Üstelik kalbimde ayaklanan duygular, beni can evimden kuşatan sevgi kıvılcımları… Anlatılması zor duygular. Göz bebeklerimin içi gülüyor. Bunu biliyorum. Ama kavuşma bayramının bu ilk yangını, gözlerime düşüyor. Gözlerimde mutluluğum ıpıslak, ince ince sızıyor.
      Cıvıl cıvılsın, konuşuyorsun. Soruyorsun, anlatıyorsun…
      Konuşuyoruz.
      Birbirimize anlatacak o kadar çok şeyimiz var ki…
      “Gözlerin hiç değişmemiş!”
      “Senin de!”
      “Elâ mı?”
      “Bal rengi…”
      “Saçlarını kısaltmışsın. Rengi de değişmiş… Arasında gümüşler var. Meç mi yaptırdın?”


      Gülümsedin. Gözlerime baktın, gülümsedin.
      Gülümsemen, yıllar ötesinden gelen atlıların taşıdığı bayraklar gibiydi. Atlas olmalıydılar, değişmez renklerle bana bakıyordun. Gülümsüyordun.
      “Meç değil. Yaptırmam. Bildiğin ak düşmüş saçlar işte!”
      “Sanmam!”
      “Neden?”
      “Gözlerin hiç değişmemiş. Balkonda Alp dağlarını düşünen genç kız değil misin?”
      Gülümsedin.
      “Geçti o günler. Ama sen de hiç değişmemişsin.”
      Tek tek yüzümdeki çizgileri onar onar sayıyorum: On, yirmi, otuz, kırk…
      “Kırk yıl olmuş. Değişmişimdir!”
      Gözlerimde mutluluğum ıpıslak, ince ince sızıyor.
      Meydanın tam ortasındaki yığma parka çıktık. Kesme taştan yolları geçtik. Çam ağaçlarından birini, ağacımız olarak seçtik. Ona “o ağacın altı” dedik. Aynı banka yan yana oturuverdik. İlkin belki de iliştik ama, dakikalar geçtikçe, omuz omzaydık.
      Cıvıl cıvılsın, konuşuyorsun. Soruyorsun, anlatıyorsun…
      Konuşuyoruz.
      Gözlerimde mutluluğum ıpıslak, ince ince sızıyor.
      “Sevginin seni nereden nereye sürüklediğini biliyorum. Mor dağların ardından çıkıp geldin işte.”
      “Sen de öyle.”
      Ellerimi avuçlarına aldın, göğsüne götürdün. Bastırdın.
      “Sanatkâr eli bunlar derdin. Hatırlıyor musun?”
      “Evet canım!”
      Onca yılın hasreti, söz olup düşüyordu dudaklarımızdan. Sular seller gibi konuşuyorduk. Soruyordun, anlatıyordum. Soruyordum, anlatıyordun.
      Güneş, pırıl pırıl…
      Kavuşma bayramımıza o da katılmıştı, sımsıcak… Kanatlanmış güvercinlerin en yükseğine çıktığı gökyüzünü, inadına en açık mavilerle boyamıştı.
      Otobüsler, taksiler vızır vızır. İnsan ortada, hayat devam ediyor.
      Onca yılın hasreti, söz olup düşüyordu dudaklarımızdan.
      “Fakat hayatım, benim ellerimi babamın elleriyle karıştırmışsın. Öykünde küt parmaklardan söz ediyordun. Baksana parmaklarıma…”
      Bu defa da ben, ellerini avuçlarıma aldım. Sımsıcaktılar… Küttüler!
      Güvercinler kanatlandı. Palazlarının dışında hepsi birden havalandı. Tünekliğin altındaki çimenlerin arasında bir şeyler arayan alaca kedi, başını kaldırıp kim bilir hangi umudunun peşinde, yukarı baktı. Güvercinler ters takla attılar, döne döne uçtular, uçtular…
      Güneş, kavuşma bayramımıza katılmıştı, sımsıcak…
      “Hava serin, üşüyor musun? Ceketimi vereyim.”
      “Üşümüyorum. Yanımda sen varsın. Üşür müyüm hiç?”
      Daha çok sokuluyorum sana. Susuzluğumu gidermek için olmalı.
      Baktım. Karşımızda falancanın hayratı yazılı, bir çeşme vardı. Kalktım, kurnasını çevirdim. Bir yudum su içtim. “Buranın suları güzeldir.” dedim. Ama nedense bir tanem, avuçlarımı suyla doldurup sana o sudan içirmedim. Kalbime koyu gölgeler düşüren noktalardan biri bu.
      Alaca kedi fırladı gitti. Güneş biraz daha eğildi. Mavi gökyüzü grileşmeye, yer yer de turuncu renklerin baskınına yenilmeye başladı.
      Gözlüğümü silme bahanesiyle gözlerimi de kuruladım.
      Sen de gözlüklerini çıkardın.
      Hayranı olduğum gözlerin, gülümseyen gözlerin gözlerimdeydi işte.
      Göz gözeydik.
      “O balkonda uzun uzun Alp dağlarının ardına bakarken, şimdiki halimizin resmini görmüş müydün hiç?”
      “Hayır!”
      “Gerçekten mi?”
      “Evet!””
      “Kadere bak.”
      “Kadere inanmam. Biliyorsun…”
      Şiir defterimde sana ayırdığım sayfalara bölüm başı olarak yazdığın şiirini -sana ait olduğunu sanıyorum- hatırladım.  “Kader” adını verdiğin şiirini okudum:

      “Kızınca sorarım anama
      Beni niye doğurdun sanki
      Verdiği cevap şudur daima
      Kader, bozulmaz ki…”

      “Ay, bu şiiri ben mi yazmışım?”
      “Senin üslubuna benziyor. Üstelik imzasız. Yani öteki şiirlerin altında şairlerinin adı var.”
      “Benim şairim de, şiirim de sensin…”
      “Kız, sen aşıksın!”
      “Ya sen?”
      “En büyük şiirim. Kader, bozulmaz ki…”
      Güvercinler guruldadı, sözleşmiş gibi kanatlanıverdiler. Ters takla attılar, döne döne uçtular, uçtular…
      “Bu ağacın altını unutmayasın” dedin…
      Gülüştük.
      Kalbimizde birbirimizin sıcaklığı, yürüdük.
      Dolmuş durağına gittik.
      “En büyük şiirim. Kader, bozulmaz ki…”
      Dağlara, akşamın gölgesi düşüyordu.
      Güzelim güneşin rengi, perde perde gölgelenmişti.
      Mutluluktan uçuyorduk.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder