Ana içeriğe atla

Saliha Malhun - Deryâ-yı Sîm İçinde Zümrüt Gerdanlık: Sultan Üçüncü Ahmed Hân Çeşmesi

Bâb-ı Hümâyun…

Sultan Üçüncü Ahmet Hân, güzel yüzünü ve mercan mevceli gözlerini annesi Râbia Gülnûş Emetullah Sultan’dan mı almış? Öyle olmasa ikindi güneşinin bu solgun saatinde varlığın orta yerinde dehrin gözleri gibi parlar mı bu çeşme?

Asırlardır ebediyete akan bu sebil, hâfızasına sinen binlerce bakışla beni fark etti mi acaba? Ürperiyorum… İlk defa eşyânın beni fark etmiş olmasından korkuyorum. Ona baktığımda kalbime üşüşen yüzler, sesler ve görüntüler, kendinden çok benim varlığıma bir kanıt sanki. Ne tuhaf… İlk defâ bir çeşmenin varlığımda bir payı olduğunu hissediyorum… Vâr olmak biraz da hâfızaya dokunan suretler, sesler ve kokularmış demek.

Peki ya bundan ötesi?

Sultân Üçüncü Ahmed Hân’in ilk padişahlık günleri disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayreti içinde geçmiş. Ne tuhaf… Devlet-i Âliyye, bir asitin demiri eritir gibi erimeye başladığı o sinsi ve menhus hastalığın sancısını ve solgun yüzünü örtmek için gülsima pâdişah kalbinin hâllerini şehre yansıtmış.

Topkapı Sarayı ile Yeni Câmi’ye kelebek elleriyle kütüphaneler kondurmuş. Padişah, yaralı kalbini kütüphanelerin kocaman meşin ciltlerinde onarmış. Belki de Enderunlu kâtiplerin kamışlarından damlayan mürekkep, bu sebillerin kurnalarından dolduruluyormuş. Öyle olmasa dipsiz bir hokkaya batırılmış gibi bunca cümleler çeşmenin mermer hâfızasına nereden kazınmış? Ya bu gümüş kubbesine çarpan Şehnaz şarkılar, suyun tenine nerden karışmış?

Nerede hatırası kazınmış bir sebil görsem aklım yaralanır. Aynada yüzüm yanmış gibi telâşa kapılırım. Şehrin eriyip akan her bir uzvu ile ben de eksilirim.

Ne garip… Sultan Üçüncü Ahmet Hân sanki hep acıya susmuş. Sustukça rahmeti artmış gönlünün, gözyaşları bereketlenmiş. Belki de bu yüzden kör kuşları toplayıp câmi ve sebîl kubbelerine kondurmuş. O kör kuşlar ki, tahtanın etrafında dönüp, altını oymuş. Oysa o tahtını indirenlere öfke bile duymamış. Şehrin her yerine lâleler ekerek kin ve nefretin oyununu bozmuş. İhanetin mor duvarlarında oynaşan gölgeleri “deryayı sim” içinde eritmiş.

Bir gün Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa bir düş görmüş. Zümrüt gerdanlık güzelliğinde bir çeşme cennet vâdilerinde akıyormuş. Bütün ulular ve hanlar, bu zümrüt kolyenin gerdanından âb-ı hayat içiyormuş. Ses mîmârı melekler zümrüt çeşmeyi getirip avucuna koymuşlar. Rüyanın en tatlı yerinde uyanmış. Kalbine bahşedilen bu çeşmeyi hemen Sultan Ahmet Hân efendimize arz etmiş. Çeşmenin planını bizzat Sultan Ahmet Hân çizmiş. Sebîl, hâl geometrisini iyi bilen saray mîmârı Kayserili Mehmet Ağa’ya yaptırılmış. Teni buz kesilmiş Bizans çeşmesi Perayton, nakkâşının elinde şehrin gerdanına zümrüt bir gerdanlık gibi asılmış. Üstelik Avrupa’da yara almış gibi gitgide batan Rokoko tarzı, Türk nâkkaşların elinde biraz aşk, biraz da rüzgârla kavrulmuş.

Karşıdan bakılınca, sekizgen prizma gövdeli su haznesinin köşeleri yumuşatılmış dikdörtgen içine alınmış. Fakat bu koku, iki basamakla çıkılan zümrüt köşkün neresinden geliyor? Çeşmenin dört bir yanını sarmış simetrik yıldız tozları belli ki o eski rüyadan gelirken üstünde kalmış.

Sebîlin çehresi bitkisel motifler, bezemeler, mukarnas, ve palmet gibi mîmâri işlemelerle bezenmiş. Bu çeşmeden içmek öldürebilir beni… Çünkü dört bir yanından akan kurnalar değil, şu üzerinde “Maşaâllah” yazan uzun vazolar resim tuvallerine hapsolmuş bütün çiçeklere her gün âh ü zâr etmekte…

Bakanın ruhunu, içindeki eğri büğrü çizgileri kim bilir ne kadar değiştirmiş bu nişler ve bordürler… Belki de sebîlden akan bu suyun tadı, sebîli güneş ve yağmurdan koruyan ahşap saçaklar sâyesinde bozulmuyordur. Çeşmenin tavan örtüsünü meydana getiren kurşun kaplamalı ahşap çatı, Türk aklının Osmanlı sebil mîmârisinde çeşmenin su ve ışığa nasıl da dönüştüğünü de anlatıyor.

Üstte mukarnaslı bir kuşak, onun üzerinde de çini bir kuşak yer alıyor. Tıpkı pâdişahın bahtı ve tahtı gibi iç içe, üst üste… Aslında yara almış bir gemiyi okyanus ortasında onarmak pek mümkün değildir. Onu kıyıya çekmek yenilemek gerekir. Belki de bu yüzden Tebrizli ustaların ruh haritasının içine klasik motiflerin yanında, hem lâle, hem de akantüs yaprakları gibi Avrupâi motiflerde ilâve edilmiş.

Bir türlü bitmek bilmeyen yeniçeri isyanları yüzünden göğsü daralmış, gül sîmâsı solmuş pâdişahın. Yine de ülkeyi geriletmeye çalışanlara inat Avrupa dünyâsına şekil veren her şeyi ülkesinde gerçek mânasına kavuşturmak için çalışmış. Sait Efendi ve İbrâhim Müteferrika’ya ilk matbaayı kurdurmuş. Elbette ülkeyi karanlıktan aydınlığa götürürken elindeki kandili söndürmemesi gerekiyordu. Vazo içindeki bu çiçek motifleri Avrupa’ya geçici olarak gönderdiği kültür ve medeniyyet akıncılarını mı temsil ediyordu?

Avrupa’nın abajurlu odalarında kalbinde kufi yazıyla dolaşan bu münevverler, kütüphanelerin serin meşîn kokularını, katedrallerin küf kokusuyla bulanık salonlarına bir ıtır gibi taşımışlardı. Dönerken getirdikleri motifler, nakkâşların varlıkları aslî mânâsına dönüştüren karanfil tırnaklarında san’at zevkine dönüştürülüyordu. Belki de pâdişah kütüphanesine yaptırdığı bu motiflere bakarken gönüllü yüklendiği bu yangında ülkenin yapısını, halkın gönlünü ve ruhunu muhafaza eden kapının anahtarını kaybetmemeye çalışıyordu.

Aç besmeleyle iç suyu Hân Ahmet’e eyle dua

Her şey besmele ile başlanmalıydı. Yangının içinde, suyun üzerinde buğulmadan kalabilmek için besmele… Sebillerin ve her kenarda bulunan çeşmelerin üzerine ta’lik hatla yazılmış on dört kıt'alık Kayseri ve Halep kadısı şair Seyyit Hüseyin Vehbî bin Ahmet’e ait kasidenin sonundaki beyt ise Sultân’a ait… Hatta çeşmeyi çepçevre saran kitâbeyi de bizzat kendi yazmış… Seyyid Vehbî’ye ait bu kasideyi nakşetmek sanki Sultân’ın “Patrona Halil” isyanıyla gönlüne darlık veren yükü atmak için bir vesile imiş..

Çünkü suyun yüzünde kalabilmek için fazlalıkları atmak gerekir denize. O fazlalıkların avuçlarda bıraktığı kesikleri yıkamak için de çeşme…

Çünkü su güzeldir, serindir… Bakmasını bilene sırrını gösterebilecek kadar berraktır. Fakat biz yüreğimizi görecek kadar cesur değiliz ki, artık unuttuk sebilleri, terk ettik, kırdık, kuruttuk… Bulanık kalplerle dolaştığımız şehirlerde çiçeklerimizi soldurduk. Düşlerimizi kemirir gibi eskiye ait ne varsa kalbura çevirdik…

Çeşmenin Ayasofya’ya bakan yüzündeki mısraya takılıyor gözüm:

Aç Besmeleye iç suyu

Hân Ahmed’e eyle dua.

Ben deminden beri bir masal mı uydurdum?

Bu griye boyanmış şehir…

Dev binalar…

Bakışları silinmiş şehzadeler, valide sultanlar bu eski zaman kaçağı sebillerden bize bakıp kim bilir neler söylemekteler…

Ne tuhaf…

İlk defa eşyânın beni fark etmiş olmasından korkuyorum. Ona baktığımda kalbime üşüşen yüzler, sesler ve görüntüler kendinden çok benim varlığıma bir kanıt sanki.

Ne tuhaf…

İlk defa bir çeşmenin varlığımda bir payı olduğunu hissediyorum…

Vâr olmak biraz da hâfızaya dokunan suretler, sesler ve kokularmış demek.

Peki ya bundan ötesi?

Saliha Malhun

(Sosyal medya hesabından alındı.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Qaçaq Nəbi

Azərbaycanın xalq qəhrəmanı Qaçaq Nəbi 1854-cü ildə Gəncə quberniyasının Zəngəzur qəzasının Aşağı Mollu kəndində (indiki Qubadlı rayonunda) anadan olub. Onun qaçaqçılıq etməsinin maraqlı tarixçəsi var.

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Divan Edebiyatı (Türk Klasik Edebiyatı)

  “ Türk  Klasik   Edebiyatı ” olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda “ Havas Edebiyatı “, “ Yüksek Zümre Edebiyatı “, “ Saray Edebiyatı ”  “Eski Türk Edebiyatı ” gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini “ Divan ” denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok “ Divan edebiyatı ” adıyla ifade edilmektedir.

Abdulla Oripov - Birinchi muhabbatim

Kecha oqshom falakda oy bo‘zarib botganda, Zuhro yulduz miltirab, xira xanda otganda, Ruhimda bir ma’yuslik sokinlik uyg‘otganda, Men seni esga oldim, birinchi muhabbatim, Eslab xayolga toldim, birinchi muhabbatim.

Pir Sultan Abdal - Dostum

  Bin cefâlar etsen almam üstüme Gayet şirin geldi dillerin dostum Varıp yad ellere meyil verirsen Kış ola bağlana yolların dostum İlâhi onmaya yardan ayıran Bahçede bülbüller ötüyor uyan Kula gölge olsa Allah’a ayan Senden ayrılalı gülmedim dostum Pir Sultan Abdal’ım gülüm dermişler Bu şirin canıma nasıl kıymışlar İster isem dünya malın vermişler Sensiz dünya malın neylerim dostum

Erkin Vohidov - O'zbegim

  Tarixingdir ming asrlar Ichra pinhon, o‘zbegim, Senga tengdosh Pomiru Oqsoch Tiyonshon, o‘zbegim.

Munis Faik Ozansoy - Dilek

Yurdumda bir evlik toprak isterim Yayla olsun, yamaç olsun, düz olsun Orada bir ömür kalmak isterim Yaz, kış olsun, bahar olsun, güz olsun. Bir dam altı gece barındıracak Daldan, sazdan yapma bir çardak olsun İçinde kütükler yanan bir ocak, Yünden veya ottan bir yatak olsun. Çardağı sarmalı bir çiçek dalı, Salkım olsun, gül olsun, leylâk olsun. Yakınlarda bir de su bulunmalı Deniz olsun, göl olsun, ırmak olsun. Ekmeğim topraktan, suyum ırmaktan Katığım kâh zeytin, kâh peynir olsun Mutluluk duyayım nefes almaktan Dost güvenilir, düşman bilinir olsun. Tanrım, başka bir şey ister değilim İçimde ne bir hırs, ne bir kin olsun Yolumu beklesin, akşam sevgilim Bence güzel, ellerce çirkin olsun.

Ozan Arif - Açılım

  Dinle beni ey millet... Dinle beni ahali... Bu "açılım" ne iştir, nedir bunun meali? Ne olacak bunlarla memleketin bu hali?      Habur'da gördünüz bak, çizgiden kaydı bunlar,      İhanetin adını açılım koydu bunlar... Herkes merak ederken "açılım" neyin nesi, Önce adı "Kürt" dendi, sonra da "demokrasi" Ve hatta "milli birlik", "kardeşlik" projesi!..       Kavramların içini boşaltıp soydu bunlar,       İhanetin adını açılım koydu bunlar... Millet yetki verecek, sırtına giyeceksin, Milleti ayrıştırıp her haltı yiyeceksin, Sonra bunun adına kardeşlik diyeceksin!       Hep işleri takiyye!.. Önce de buydu bunlar,       İhanetin adını açılım koydu bunlar... Hele bak bak, lafa bak; "kardeşlik projesi!.." Yahu bu, "eş başkan"ın bir eşlik projesi! Bu var ya bu, bu tam bir kalleşlik projesi...       Böyle süslü laflarla milleti baydı bunlar,       İhanetin adını açılım ko...

Yetik Ozan - Atmaca Uçurumu

Sarı Uygurların ardından Orda, Kansu'daki o yalçın yarda Bir aylak atmaca döner bunalır, Yorulup diplere doğru ağar da İnsan kokusuna konar bunalır. Bir sarı karanlık bastı basacak, Humma gibi sinsi, soluksuz, sıcak Yılan deliğine gizlenen bıçak Son diri ışıkta yanar bunalır. Bir dilsiz gece tek tanığı günün, Bakır yüreklerde paslanan kinin, Kanlı gerçeğini örtünce Çin'in Afyonlu düşüne iner, bunalır. O düşte bir yıldız azar, açılır, Beş ucundan kızıl hışım saçılır, Yeryüzü bir haşhaş kadar küçülür, Çizildikçe pınar pınar bunalır. İnsanlığa yumak çapaklı gözler Kara fenerlerle şeytanı izler, Ölüm bayramınca maskeli yüzler Çirkin gülüşlerde donar, bunalır. Kötürüm dağlara çarpan kör yollar, Sessizlik içinde boğulan göller, Uçurum başında titreyen güller O sonsuz düşüşü anar, bunalır. Gerçek bu, sanmayın bir Çin masalı, Beyaz güvercinler ürkek, tasalı, Atmaca ağzında bir defne dalı Kırılmış yerinden kanar, bunalır.