Ana içeriğe atla

Ahmet Haşim - Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar


Kâriin[1] bu kitapta okuyacağı “Bir Günün Sonunda Arzu” isimli manzume ilk intişar[2] ettiği zaman, mânâsı bazılarınca lüzumundan fazla muğlâk telakki[3] edilmiş ve o münasebetle  şiirde “mânâ” ve “vuzûh[4] hakkında hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini hatırlamıyoruz. Nasıl hatırlayabilelim ki söylenen ve yazılanların bir kısmı şetm[5] ve tahkîr[6] ve bir kısmı da yevmî[7] gazete hezliyyâtı[8] nev’inden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silâhtır ki, şerefsiz bir mirâs halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından[9] batına intikal[10] eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele ilim ve edeb sahalarında nekre[11] ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî âdâba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet[12] olur.

Ne tekerleme, ne de tahkîr bir münakaşaya zemin olamayacağı için, biz bu satırlarda evvelce okuduklarımızı ve işittiklerimizi hatırlamağa lüzum görmeyerek şiirde “mânâ” ve “vuzûh”un ne kıymette şeyler olduğu hakkında kendi telâkki ve kanaatimizi söylemekle iktifa[13] edeceğiz.

Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki, şiirde mânâdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. “Fikir” dedikleri bayağı mütalaalar[14] yığını mı, hikâye mi, mazmun[15] mu; ve “vuzûh” bunların âdi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri, tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü söz sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alâiminde[16] seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mâhiyette telâkki oluşunu, resim, mûsiki ve heykeltıraşî gibi sanatların kendilerine has ve münhasır[17] fırça, boya, nota ve kalem gibi istimali[18] güç bir hünere mütevakkıf[19] vasıtalara mâlik bulunmalarına mukâbil, şiirin bu gibi hususi vesâitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiâreye[20] mecbur olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı mütehâşşi[21] ve hürmetkâr olan nâehiller kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi göründükleri şiiri alelâde “lisan” mâhiyetinde telâkki ile sırf bu zâviye-i rüyetten[22] bakarak başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahâne bir lâübâlilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.

Halbuki şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vâzı-ı kanundur. Şairin lisanı “nesir” gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt[23] bir lisandır. “Nesir”de üslubun teşekkülü için zaruri olan anâsırın hiçbiri şiir için mevzubahis olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla yekdiğeriyle nisbet ve alâkası olmayan ayrı nizamlara tâbi’, ayrı sahalarda ayrı ebâd ve eşkâl üzere yükselen ayrı iki mimâridir. “Nesr”in mevlidi[24] akıl ve mantık, “şiir”in ise idrâk mıntıkaları haricinde, esrar ve mechulâtın geceleri içine gömülmüş yalnız münevver[25] sularının ışıkları gâh ve bigâh afâk-ı mahsusata[26] akis iden kudsi ve isimsiz menbadır.

Şiirin evzâ[27] ve harekâtını taklide özenen sahteliğine ancak nesrin sarâhat[28] ve insicamını[29] istiare eden gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir nesre kabil ve tahvil[30] olmayan nazımdır.

Birkaç ay evvel “halis şiir” hakkında meşhur bir münekkidle münakaşası bütün medeni fikir dünyasını alâkadar eden “Rahip Bremon”un dediği gibi muhakeme, mantık, belagat, insicam, tahlil, teşbih, istiare ve bütün bunlara müşabih[31] evsaf şafk aydınlığı gibi her dokunduğu gül pembeliğini veren şiirin seherkâr tesiriyle tebdil-i mahiyet edip istihâle[32] etmedikçe anâsırın meyanına dahil olmadıkları “cümle” alelâde “nesir”den başka bir şey değildir. Hatta manzumede elektrik cereyanı nev’inden olan şiir seyyâlesi[33] bir an inkıtaa’[34]  uğradı mı, bütün bu anâsır derhal fıtri çirkinliklerine sükût ederler. Şiir bir hikâye değil, şiir bir şarkıdır.

“Mânâ” araştırmak için şiiri deşmek terennümü[35] yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe[36] içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi susturulan o sihrengiz sesi telafiye kâfi midir?

Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin mânâsı değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Şairin hizmeti her kelimenin cümledeki mevkiini diğer kelimelerle olacak temas ve tesadümden[37] ve esrarengiz izdivaclardan mütehassıl[38] tatlı, mahrem havai veya haşin sese göre tayin ve müteferrik[39] kelime ahenklerini mısraın umumi revişine[40] tâbi kılarak mütemevvic[41] ve seyyâli muzlim[42] veya muzi[43], ağır veya seri’ hislere kelimelerin mânâsı fevkinde mısraın musiki temevvücâtından nâmahdud ve müesser bir ifade bulmaktır.

Kelime tahvilâtı ve ahenk endişeleri arasında “mânâ” küsûfa[44] uğrarsa “ruh” onu ahengin lezzetiyle telafi eder. Esasen “mânâ” ahengin telkinatından başka nedir? Şiirde mevzu şair için terennüm ve tahayyüle bir vesiledir. Tıpkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur[45] kavanoz gibi, mânâ şairin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi hâricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kari, muhayyir-ül-ukul[46] arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır. Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.

Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı iddia edebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona “şiir” diyenler ancak yabancılardır.

Şiirin bir müşterek lisan olmasını isteyenlerin vahi[47] hayaline tahakkuk imkânı yemini etmekle beraber şimdiye kadar hiçbir büyük şairin mahdud bir insan tabakası haricinde anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanaatindeyiz. Hamid’in binlerce hayranı içinde onu okumuş olanlar yüzde on bile değil iken, anlayanlar bu yüzde onun binde biri nisbetinde bile değildir. Şöhret anlayan kuvvetli iki üç ruhtan taşan heyecan seyyâlelerinin zaif ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücud bulur. Başka türlü şöhret, asil ve mağrur bir ruh için mucib-i hicabdır[48].

Bilamübalağa[49] denilebilir ki, herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dün şairlerin işidir. Büyük şairlerin medhalleri[50], tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her an o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur. Son senelerde bir müverrihimizin[51] kolları, (Nedim)i belahete[52] karşı saklayan kalenin kapı kanatları araladıktan sonra der ki, cüceler o şiirin bahçelerine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi, ancak Nedim’i telvis[53] etmiştir. Her şiirin ruh seviyesine göre muhtelif derecelerde manaları olduğuna bundan daha kâfi bir delil aramaya lüzum var mı?

Şairin manalı olmaktan evvel daha nice endişeleri vardır ki, onlara nisbetle mana ve mevzu şiirin ancak ehl olmayana göre kurulmuş çarkı cephe ve cidarını[54] teşkil eder. Herhangi cinsten bir eser-i sanat karşısında (Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor. Benzemiyor.) tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir mütalaa beyan eden şahıs sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer[55] edeceği, âlem-i ruha musallat iğrenç bir tufeylîdir. Asâr-ı sanatta hamâkatına[56] feda bulamayan ve arzın her tarifinde en fazla münteşir[57] olan bu tıfli[58], her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur. Hayatta sanatkâr onun yüzünden kâh süfli bir dalkavuk ve kâh masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat tıflilerinin yanında, sanat mefhumunu taklit eden birde bir sanat memuru vardır ki, edebiyatta en müzevveci[59] “edebiyat hocası”dır. Vehle-i ûlâda[60] unvan ve sıfatı emniyetbahş olan bu adamın hakikatte “edebiyat dersi” kadar vâhi olduğunun düşünülmesi şayan-ı hayrettir. Edebiyat hocası hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi güzellik his ve idrakini bir tali mektep pür-garâmına[61] tebaen şakirtlerine öğreten şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhude bir mürebbidir. Ne şair şiiri ne sanatkâr sanatı tefsîr ve izah edemez. Onun için hiçbir memlekette edebiyat muallimi -nadir istisnalarla- ne bir şair ne bir nasir, ne de başka bir suretle sanata mensup olan bir insandır. Ekseriyetle kıraat imla ve sarf hocalığından istihale eden bu zat nazarında şiir, sualli cevaplı bir kıraat malzemesinden fazla bir kıymeti olmadığından nesre kabil-i tahvîl ve sarf u nahv[62] tatbikatına müsait olmayan her şiir genç zekâlar için bir tehlike ve bir sû-i misaldir. Anlaşılmak şartıyla edebiyat hocası için üstad ile mübtedinin[63] eseri mefâhir[64]-i lisan idâdına dahil, aynı ayarda güzel yazılardır. Bir siyah gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi izah edilmeksizin kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ibtidâi asabî techîzâttan mahrum olan hoca, şiiri imla, sarf ve nahv meselesi halinde anlatamadığı gün kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.

Mamafih bir dakika için şiirde “vuzûh”un lüzumu kabul edilse bile, evvela vuzûhun ne olduğunu anlamak lazım gelir. Hangi türlü zekânın anlayışı vuzuha mikyas[65] addedilmeli? Birisine göre açık olan bir şiirin diğer birisine de öyle görünmesi hiç lazım gelmez. Zekâlar vardır ki kâinatın ortasına atılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir, sıkı mechûlat ormanları bunların zekâlarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan mânânın, uçurumdakine nâmer’i[66] olması kadar zaruri ne olabilir? Şair, umumi lisandan müfriz[67] kelimeleri yeni mânâlarla zenginleşmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân[68], reviş ve şahsi bir lehçe vücûda getirdiği andan itibaren eserinin vuzûhu karie göre tahavvül etmeye başlar. Zira vuzûh, esere ait olduğu kadar karinin de zekâ ve ruhuna taalluk[69] eden bir meseledir. Her yerde olduğu gibi bizde de yevmî gazetenin tembel alıştırdığı kari, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Halbuki şiir, anlaşılmak için ruh ve zekâ istidadından başka çetin bir hazırlanma ve hatta ziya, hava ve zaman şartları gibi birtakım harici avâmilinde[70] yardımını ister. Şiirler var ki sular gibi akşamla renklenir ve ağaçlar gibi mehtapla gölgelenir, güneşin ziyasında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını veya bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz öğlelerin hararetinde taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler mânâlarını kâriin ruhundan alan şiirlerdir.

Şiirde bazı aksâmın şüphe ve müphemiyette kalması bir hata ve kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilakis, şiirin bediîyeti nokta-i nazarından elzemdir. Üslûpta köreltici bir sarâhât İngiliz bediiyatçısı Ruskin’in dediği gibi, muhayyileye yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatkâr en kıymetli müttefiki olan kariin ruhundan gelecek yardımı kaybetmiş olur. Eser-i sanatın en büyük hedefi muhayyileyi kendine râm[71] etmektir. Buna muvaffak olamayan eserin diğer bir bütün meziyet ve faziletleri onu bir eser-i sanat olmaktan kurtaramaz.

Mevzu gece içinde güller gibi, cümlenin ahenkli karanlığında ve muattar[72] heyecanı için bir nîm-şekl olarak, ancak sezilir bir halde bırakılırsa muhayyile onun eksik kalan aksâmını ikmâl eder ve onu hakikatten bin kerre daha müheyyic[73] bir vücut verir. Harabelerin, uzaktan gelen seslerin, nâ-tamam resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir. İlk defa kapılardan gece girdiğimiz şehirlerin gündüz manzarası hayal için en azından sukut olduğunu kim tecrübe etmemiştir? Muhayyile, yarasa kuşu gibi, ancak şirin nîm karanlığında pervâz edebilir.

Hâsılı şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif teşrifata müsait bir vüs’at[74] ve şümulü hâiz olmalı. Bir şirin mânâsı diğer bir mânâ olmaya müsait oldukça her okuyan ona kendi hayatının da mânâsını izâfe[75] eder ve bu suretle şiir, şairle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz[76] edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh nâmütenâhî[77] hassasiyetleri isti’âb[78] edecek bir vüs’ati olandır. Mahdud ve münferit bir mânânın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, hududu, beşeri teessürâtinin mahşerini çeviren o mübhem ve seyyâl şiirin yanında nedir?  

 

Ahmet HAŞİM

Piyale, 1926


--------------------------------

[1] Okuyucu

[2] Yayınlanma, dağılma.

[3] Alma, kabul etme.

[4] Açık ve belli olma, anlaşılır olma.

[5] Sövme, sövüp sayma.

[6] Hakaret etme, hor görme, küçük görme.

[7] Günlük, gündelik.

[8] Şaka ve mizahla ilgili şiir ve sözler.

[9] Kuşak.

[10] Bir yerden başka bir yere geçme, göçüş.

[11] Tuhaf sözler, garip ve gülünç hikâyeler.

[12] Saflık, halislik, temizlik.

[13] Yetinmek.

[14] Okuma, tetkik, düşünce.

[15] Nükteli sanatlı, ince söz.

[16] Nişanlar, belgeler.

[17] Sınırlı.

[18] Kullanma.

[19] İlgili, bilen.

[20] Dokundurma.

[21] Korkan, saygı ile karışık korkup çekinen. ?

[22] Bakış açısı.

[23] Aracılık eden, aracı.

[24] Doğma, doğuş.

[25] Nurlu, nurlanmış.

[26] Gözle görülür şeyler.

[27] Haller, duruşlar, vaziyetler.

[28] Açıklık, ibarede açıklık.

[29] Denge.

[30] Değiştirme, değişme.

[31] Benzeyen, benzer.

[32] Bir halden başka bir hale geçiş.

[33] Akışı, akan.

[34] Kesilme, tükenme, bitme.

[35] Yavaş ve güzel bir sesle şarkı söyleme.

[36] Titreme, titreyiş.

[37] Çarpışma, tokuşma.

[38] Hasıl olan, meydana gelen.

[39] Dağınık, ayrı ayrı.

[40] Gidiş, yürüyüş; tarz üslup.

[41] Dalgalı.

[42] Karanlık, şüpheli.

[43] Zayi eden, kaybeden.

[44] Güneş tutulması. 

[45] Çin’de porselenden yapılan kapkacak.

[46] Akıllara şaşkınlık veren, akılları durduran.

[47] Boş, manasız, faydasız.

[48] Utanma sebebi.

[49] Mübalağasız, abartmaksızın.

[50] Dahil olacak, girecek yer, giriş, başlangıç.

[51] Tarih yazan, tarihçi.

[52] Bönlük, alıklık, kalın kafalılık.

[53] Bulaştırma, kirletme, pisletme.

[54] Duvar.

[55] Sakınma, kaçınma, korunma.

[56] Ahmaklık, beyinsizlik, bönlük.

[57] Yayılmış, açılmış, dağınık.

[58] Küçük çocuk.

[59] Çiftleştirilmiş.

[60] Başlangıçta.

[61] Aşk, sevda, şiddetli arzu fazla gönül düşkünlüğü.

[62] Dilbilgisi.

[63] Bir şey öğrenmeye yeni başlayan acemi.

[64] Övünülecek.

[65] Kıyas edilecek alet.

[66] Görünmez, görülmez, modası geçmiş

[67] İfraz eden, ayıran.

[68] Tınlayan, çınlayan.

[69] İlişiği, ilgisi olma.

[70] Sebepler.

[71] İtaat eden, boyun eğen.

[72] Itırlı, güzel kokulu.

[73] Heyecan veren.

[74] Genişlik, bolluk.

[75] Katma, karıştırma.

[76] Alma, kazanma, elde etme.

[77] Sonsuz, uçsuz bucaksız.

[78] İçine alma.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Omon Matjon - Umr o'tar

Umr o'tar, vaqt o'tar, Xonlar o'tar, taxt o'tar, Omad o'tar, baxt o'tar, Lekin hech qachon chiqmas yodimdan Sening yurishlaring, sening kulishlaring. Bahorda bog' na go'zal, Qor tushsa tog' na go'zal, Bu yoshlik chog' na go'zal, Lekin hech qachon chiqmas yodimdan So'zsiz qarashlaring, holim so'rashlaring. Oy chiqar goh zaholi, Do'stlar ko'pdir vafoli, Hayot shundan safoli, Lekin hech qachon chiqmas yodimdan Sokin so'zlashlaring, pinhon izlashlaring. Umr - yo'l, qayrilish ko'p, Uchrashish, ayrilish ko'p, Unutish, aytilish ko'p, Lekin hech qachon chiqmas yodimdan O'sha kulishlaring, o'sha kelishlaring... 1979

Pir Sultan Abdal - Dostum

  Bin cefâlar etsen almam üstüme Gayet şirin geldi dillerin dostum Varıp yad ellere meyil verirsen Kış ola bağlana yolların dostum İlâhi onmaya yardan ayıran Bahçede bülbüller ötüyor uyan Kula gölge olsa Allah’a ayan Senden ayrılalı gülmedim dostum Pir Sultan Abdal’ım gülüm dermişler Bu şirin canıma nasıl kıymışlar İster isem dünya malın vermişler Sensiz dünya malın neylerim dostum

Abdulla Oripov - Birinchi muhabbatim

Kecha oqshom falakda oy bo‘zarib botganda, Zuhro yulduz miltirab, xira xanda otganda, Ruhimda bir ma’yuslik sokinlik uyg‘otganda, Men seni esga oldim, birinchi muhabbatim, Eslab xayolga toldim, birinchi muhabbatim.

Ordu Marşı

Ordumuz etti yemin, titredi hak-i zemin Milleti etti emin, açıldı râh-i nevin      Sancağımız şanımız, yüce Türk ünvanımız      Vatan bizim canımız, feda olsun kanımız Terk-i arâm eyledik, neşr-i meram eyledik Cehd-i ikdâm eyledik, Hakk'a kıyâm eyledik      Sancağımız şanımız, yüce Türk ünvanımız      Vatan bizim canımız, feda olsun kanımız Şanlı Türk ahfadıyız, biz vatan evlâdıyız Milletin efradıyız, hürriyet eşhadıyız      Sancağımız şanımız, yüce Türk ünvanımız      Vatan bizim canımız, feda olsun kanımız Tarihleri dolduran, dünyaya karşı duran Düşmanları yıldıran, şanlı Türk ünvanımız      Sancağımız şanımız, yüce Türk ünvanımız      Vatan bizim canımız, feda olsun kanımız

Feyzi Halıcı - İstanbul Caddesi

Bu cadde İstanbul Caddesi, Aziziye minaresinde çifte ezan Nal sesleri, motor gürültüleri Arasında kaybolursunuz bazan.

Sherzod Ortiqov - Knyaz Andrey Bolkonskiy (esse)

Bolaligimda onamning sheʼrlar daftari boʻlardi. Muqovasiga oq atirgulning rasmi yopishtirilgan. Undagi sheʼrlarni tushunmasam-da, koʻpincha daftarni qoʻlimda ushlab oʻtirardim. Sakkiz yashar bolaga unda nimalar yozilganining deyarli ahamiyati boʻlmas, men faqat varaqlardim, qiziqishim sheʼrlarni hijjalab oʻqish va har bir sheʼrga ilova qilingan suratlarni  tomosha qilish bilan cheklanardi, xolos.

Victor Hugo - Geldim, Gördüm, Yaşadım

Değil mi ki o derin acılarımla şimdi Buna destek olacak tek bir kolda yoksunum Ve çocuklara bile zorlukla gülüyorum Ve açmıyor içimi çiçekler renkleriyle Anlamalıyım artık : Yaşadın yeterince!

Həcər Atakişiyeva - Zaur Ustac yaradıcılığında folklor motivləri və ənənə

Həcər Atakişiyeva “Yazarlar” jurnalının redaktoru və  Yaradıcılıq Komissiyasının sədri,  ədəbiyyatşünas-tənqidçi   Məqalədə yaradıcılığında folklor motivləri və milli ənənələrin bədii ifadə xüsusiyyətləri araşdırılır. Müəllifin poeziyasında xalq yaradıcılığından gələn obrazlar, atalar sözləri, deyimlər, milli-mənəvi dəyərlər və folklor elementlərinin poetik funksiyası təhlil edilir. Tədqiqat göstərir ki, Zaur Ustac folklor irsindən yalnız mövzu mənbəyi kimi deyil, həm də bədii-estetik düşüncə tərzinin əsas komponenti kimi istifadə edir.