Ana içeriğe atla

Oyhan Hasan Bıldırki - Söylemez Sultan



      Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, memleketin birinde, bir padişahın, bir oğlu varmış. Gününü gün eder, hiçbir iş tutmazmış. Sarayın önünden gelip geçenlerle, körpedir, yaşlıdır demez, önüne gelenlerle alay edermiş. Şehzade olduğu için hiç kimse, ona bir şey diyemezmiş.
      Günlerden bir gün, bu şehzade, pencereden dışarıya bakıyormuş. Bu sırada yaşlıca bir kadın, elinde güğümü, sarayın önündeki çeşmeye, su doldurmak için gelmiş. Musluğa, testisini dayamış. Tam bu sırada, aklı havada, gönlü eğlencede olan Şehzade, attığı taşla, yaşlı kadıncağızın testisini kırmaz mı?
      Yaşlı kadın küplere binmiş. Binmiş ya, öfkesini kusacak birini ararken, bir de bakmış, penceredeki şehzadeyi görmüş. İçini çekmiş, söylemiş;
      - Dilerim Allah'tan, Söylemez Sultan'a aşık olur, derdine yanıp tutuşursun!
      Demiş, demesine ya, durmamış, oradan ayrılıp gitmiş.
      Zaman, su gibi akmış. Günler gelip geçmiş.
      Geçmiş ya?
      Şehzade'nin de içi yanmaya, gönlü tutuşmaya başlamış. Derken de, Söylemez Sultan'a aşık olmuş. Yemeden, içmeden kesilmiş. Bir deri, bir kemik kalmış. Yüreğindeki sırla yanmış, kavrulmuş. Padişah, biricik oğlunun, gözünün bebeğinin gün geçtikçe zayıfladığını görmüş. Sorup soruşturmuş, ne akranlarından, ne yâranlarından, ne de başkalarından bir karşılık alamamış. Baba yüreğidir, taş değil ya, yufka gibi olmuş, dayanamamış. Bir gün, oğlunu karşısına alıp sormuş:
      - Gözümün bebeği, gönlümün umudu, biricik şehzadem! Senin bir derdin var. Bunu, her halinden anlıyorum. Gittikçe etten, kemiğe dönmektesin. Başkalarını bilemem ama, derdinin çaresini, bilirse bir baban bilir. Derdini saklama! Söyle bana!
      Der demez, padişahtan arka bulan Şehzade:
      - Ben, Söylemez Sultan'a aşık oldum, demiş.
      - Söylemez Sultan, kimmiş? Onu nerede gördün?
      - Görmedim. İşittim!
      - Görmeden, insan birine aşık olur mu?
      - Ben oldum, baba! Eğer iznin olursa, bana destur verirsen, onu aramaya çıkacağım.
      - Ya sarayım, tahtım?
      - Taht da, saray da, şayet onu bulamazsam, bana haram olsun!
      - Aşığın gözü kördür, derler. Bilirim. Var, gönlünün umuduna yürü. Dileğinin ilmeğinde örselen. Fakat küçüksün, ufacıksın. Yol bilmez, iz süremezsin. Yanına bir muhafız vereyim. Seni, öyle yolcu edeyim.
      Şehzade, muhafız, kılavuz istememiş. Ertesi gün, yola düzülmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sel gibi akmış, yel gibi uçmuş. Günün birinde bir köye yolu düşmüş. Köyün girişindeki ulu bir ağacın dibinde oturan, bir ihtiyara rastlamış. Ona selâm vermiş, ondan selâm almış.
      İhtiyar;
      - Nereden geliyor, nereye gidiyorsun oğul? demiş.
      - Kafdağı'nın ötesinden bu yana geliyorum. Dertliyim, baba!
      - Derdini söylemeyen, dermanını bulamaz.
      - Söylemez Sultan'ı arıyorum.
      - Senden önce de onu, dal gibi, fidan gibi çok delikanlılar aradı. Fakat görüşemediler.
      - Siz, bana bir iyilik yapın. Onu biliyor, tanıyorsanız, bana yerini söyleyin.
      - Ne yapacaksın? 
      - Onunla evleneceğim.
      - Başına felâket gelir!
      - Neden?
      - O sultan, hiç konuşmaz. Onu, diğerleri gibi sen de konuşturamazsan, seni öldürürler. Sana da yazık olur. Birçok delikanlılar, onun uğruna yok yere ölüme gittiler.
      - Bir eksik, bir fazla! Bundan ne çıkar? Benim içim yanıyor baba. Bana yol göster. 
      İhtiyar, ayaklanıp, köyün yakınındaki evine götürür Şehzade'yi. Sofra kurulur, yerler içerler.
      Şehzade'yi yolcu eden ihtiyar;
      - Daha üç şehir geçeceksin, dördüncü şehre varınca, parıl parıl yanan, çevresini aydınlatan bir saray göreceksin. O sarayda, aradığını bulacaksın. Bu, felâketin de olur, saadetin de olur. Sana canım ısındı, kanım kaynadı. Seni gözüm tuttu. Al, bu papağanı. Yolda sana yük olmaz. Sıkıştığın zaman sana yardım eder, demiş.
      Gün kaybolur, ay doğar. Günler, günleri kovalarmış.  Derken, Şehzade, dördüncü şehre gelmiş. Varıp padişahın huzuruna çıkmış.
      Padişah;
      - Delikanlı, dileğin nedir? demiş.
      - Kızınızla evlenmek istiyorum.
      - Demek onca yolu, bu uğurda göze aldın?
      - Evet!
      - Baştan söyleyeyim. Daha sonra, bin dereden su getirip yok duymadıydım, yok işitmediydim demeyesin. Benim, bazı şartlarım vardır. Kızım, hiç konuşmaz, gülmez. Onu güldürecek ve de konuşturacaksın. Bunu başardığın gün, dünyalar incisi kızım senindir. Yok, eğer başaramazsan, seni, konusunda ün salmış, nice kelleler kopararak nam almış cellatlarıma teslim eder, işini bitirtirim.
      Şehzade bu ya, ucuz lâfa pabuç mu bırakır?
      Korkusuz;
      - Her şeye razıyım, demiş.
      Yorgundur diye, onca yoldan geldi diye, o gece, muhteşem sarayda ağırlanmış. Ölçüp biçmiş, tartmış. İnce fikre dalmış. Sabahı beklemiş. Derdini, papağana anlatmış.
      Papağan dile gelmiş, söylemiş:
      - Gün ola, harman ola!
      Ertesi gün, papağanı ile birlikte, kızın sarayına varmışlar. Bekletmemişler, onu, hemen sultanın yanına götürmüşler. Sultan, ay parçası, nur pınarı gibi karşısına çıkmış.
      Şehzade, papağanına;
      - Bana bir masal anlat, demiş.
      Papağan dile gelmiş, anlatmış:
      - Bir marangoz, bir kuyumcu, bir terzi ve bir hoca varmış. Vaktin birinde bunlar, beraberce yola çıkmışlar. Gece olunca, nöbetleşe nöbet tutmuşlar. Önce marangoz, nöbet tutma sırasını almış. Vakit geçirmek için, tahtadan bir bebek yapmış. Sonra terzi, nöbeti almış. Tahta bebeğe güzel bir elbise dikmiş. Daha sonra kuyumcu, bu bebeği mücevherle süslemiş. Sıra hocaya gelmiş. Hoca da, Allah'a duâ ederek, bebeğe can istemiş. Allah, hocanın duâsını kabul etmiş. Sabah olmuş, diğerleri de uyanmışlar. Hocanın yanında, dünyalar güzeli bir kız görmüşler. O kız, parlak aydan bile güzelmiş. Marangoz, bu kız benimdir demiş. Terzi, hayır benim demiş. Kuyumcu da durur mu? O da ayak diretmiş, siz kim oluyorsunuz? Bu kız, benimdir demiş.
      Bu noktada papağan, az susmuş, biraz beklemiş. Şehzadeye dönüp sormuş:
      - Bu kız, kimindir?
      Şehzade, atılmış:
      - Marangozundur!
      Papağan üste çıkmış, tekrar demiş:
      - Terzinindir!
      Yok onundur, yok bunundur derken, aralarında kavga başlamış. Gürültüler ayyuka çıkmış. 
      Odaya padişah ve adamları girmiş. Tartışmaya onlar da katılmışlar. Bu kavgadan sıkılan Söylemez Sultan, araya girmek için dile gelmiş, söylemiş;
      - Bu kız, hocanındır! demiş.
      Alkış, tufan! Sarayda sanki yer, yerinden oynamış. Her yana muştucu tellallar çıkarılmış. Düğünümüz var diye.
      Yalanım varsa, kör olayım. Ben de o düğüne çağrılıydım. İşte bakın, heybemde üç elma getirdim. Biri çağrıyı duyana, biri düğüne gidene, biri de bu masalı size anlatana.
      Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Divan Edebiyatı (Türk Klasik Edebiyatı)

  “ Türk  Klasik   Edebiyatı ” olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda “ Havas Edebiyatı “, “ Yüksek Zümre Edebiyatı “, “ Saray Edebiyatı ”  “Eski Türk Edebiyatı ” gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini “ Divan ” denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok “ Divan edebiyatı ” adıyla ifade edilmektedir.

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Munis Faik Ozansoy - Dilek

Yurdumda bir evlik toprak isterim Yayla olsun, yamaç olsun, düz olsun Orada bir ömür kalmak isterim Yaz, kış olsun, bahar olsun, güz olsun. Bir dam altı gece barındıracak Daldan, sazdan yapma bir çardak olsun İçinde kütükler yanan bir ocak, Yünden veya ottan bir yatak olsun. Çardağı sarmalı bir çiçek dalı, Salkım olsun, gül olsun, leylâk olsun. Yakınlarda bir de su bulunmalı Deniz olsun, göl olsun, ırmak olsun. Ekmeğim topraktan, suyum ırmaktan Katığım kâh zeytin, kâh peynir olsun Mutluluk duyayım nefes almaktan Dost güvenilir, düşman bilinir olsun. Tanrım, başka bir şey ister değilim İçimde ne bir hırs, ne bir kin olsun Yolumu beklesin, akşam sevgilim Bence güzel, ellerce çirkin olsun.

Erkin Vohidov - O'zbegim

  Tarixingdir ming asrlar Ichra pinhon, o‘zbegim, Senga tengdosh Pomiru Oqsoch Tiyonshon, o‘zbegim.

Qaçaq Nəbi

Azərbaycanın xalq qəhrəmanı Qaçaq Nəbi 1854-cü ildə Gəncə quberniyasının Zəngəzur qəzasının Aşağı Mollu kəndində (indiki Qubadlı rayonunda) anadan olub. Onun qaçaqçılıq etməsinin maraqlı tarixçəsi var.

Fuzuli - Gazel (Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar)

  Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar Kılıçlardır ki kanlar dökmek ile jeng tutmuşlar

Abdulla Oripov - Birinchi muhabbatim

Kecha oqshom falakda oy bo‘zarib botganda, Zuhro yulduz miltirab, xira xanda otganda, Ruhimda bir ma’yuslik sokinlik uyg‘otganda, Men seni esga oldim, birinchi muhabbatim, Eslab xayolga toldim, birinchi muhabbatim.

Ümit Yaşar Oğuzcan - Acılar Denizi

  Ben acılar denizinde boğulmuşum İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

Nazım Hikmet - Tahirle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, Bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte Yani yürekte. Mesela bir barikatta dövüşerek Mesela kuzey kutbuna keşfe giderken Mesela denerken damarlarında bir serumu Ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. Seversin dünyayı doludizgin Ama o bunun farkında değildir Ayrılmak istemezsin dünyadan Ama o senden ayrılacak Yani sen elmayı seviyorsun diye Elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık Yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.