Ana içeriğe atla

Rıza Tevfik Bölükbaşı - Koca Hasan Dayı


Issız dağlar, gür ormanlar, akar sular geçerek
Rumeli'nin bir yanını baştan başa dolaştım.
Yaz günüydü, uzaklardan mezarlığı seçerek
Sabah vakti çukurda bir viran köye ulaştım.

Sisli bir dağ eteğinde isli birkaç evceğiz,
Bir ormanın gölgesinde dalgın dalgın uyurdu.
Çerden çöpden çatılmış bir viraneydi köyceğiz,
Gece dağdan kurtlar iner, dolanırdı o yurdu.

Lakin bilmem ne hikmettir! O kırlarda, bağlarda
Bir perişan güzellik var, sevdasına doyulmaz.
Sular çağlar, rüzgar ağlar gece gündüz dağlarda;
Irmaklarda iniltidoen başka bir şey duyulmaz.

Kestanelik gölgesinde hayal gibi yürürsün,
Bülbül şakır her ağacın, bir nazenin dalında.
Tarlalarda gülümseyen çiçeklerin alında
Ela gözlü gelinlerin gül benzini görürsün.

İğri büğrü geçitlerden, kumsal dere yanından
Dalgın dalgın geçiyorken, gözü kalır insanın.
Laleleri al al olmuş vahşi kara ormanın;
Kudret eli kalem çalmış şehidlerin kanından.

Akşam üstü o dağlara sanki bir yas bürünür:
Duman alır yükseklerde ıssız kaya başını.
Her gelincik uzaklardan bir damla kan görünür,
Gaza yeri zannedersin toprağını taşını.

Gölge yürür, köyü okşar, ufku sarar gizlice;
Tepelerden yalçın taşlar akan suya ses verir.
Karanlıklar inci serper çayırlara her gece,
Sabah olur, -peri gibi- gün yüzünü gösterir.

Bir düş görür gibi geçtim o kimsesiz yerlerden,
Harmanlara çıkar bir yol buldum, köye yanaştım.
Yalnız değil, çoktan beri ben gönlümle yoldaştım.
Ne düşündüm, bilmem niçin garibsedim seferden?

Dört yol ağzına gelmiştim, mescide pek yakındım
Azıcık durdum, doğruldum, etrafıma bakındım;
Bir şey gördüm, asırlardan kalma ulu bir çınar,
Altında yeşil sarıklı, bembeyaz bir ihtiyar.

Çeşme başında ağaca yaslanmış bir emirdi.
Kaygısız ve duygusuzdu dünyüyü boş bakışı.
Efsaneler naklederdi insana loş bakışı.
Yaşlı gürbüz bir yörükdü, paslanmış bir demirdi.

Hiç akranı kalmamıştı; köyde varsa bir eşi,
Gölgesinde dinlendiği koca, yüce çınardı.
Bir neş'eli çocuk gibi doğan sabah güneşi,
Temiz, beyaz sakalını öper, sever, okşardı.

Bu çehreye şen güneşin kahkahası vururdu,
Lakin koca karlı dağda artık çiçek açmazdı.
Bir devrilmiş kütük gibi kımıldamaz dururdu,
Bu zararsız ihtiyardan kuşlar bile kaçmazdı.

Yavaş yavaş ilerledim, küçük bir hendek aştım,
Üç adım sonra, sessizce ihtiyara yanaştım.
Selam verdim, selam aldı, tütün verdim sevindi.
Bir müslüman olduğumdan tamamıyle emindi.

Bir kav çaktık, çubuk yaktık, biraz duman savurduk.
Gölgelikte hoşbeş ettik, biraz yalan savurduk.
Aramızda söz uzadı, laftan lafa aşarak,
'Nerelisin? ' diye sordu, 'İstanbul'lu dedimdi.

'-Sultan Mahmut sağ mı? ' dedi, sonra birden coşarak;
'Tam beş yıl askerlik ettim, ekmeğini yedimdi.
'Hey devletli koca sultan, hey celalli arslan, hey!
'Bir kır ata biner gelir, gelen şahin sanırdın.

'Bin yiğidin arasında, bir görüşte tanırdın.
'Ak sakallı vezirleri karşısında titrerdi,
'Ardı sıra derya gibi kullar yürür giderdi.
'Fermanına yedi kıral baş eğermiş derlerdi.

'Evliya kuvveti vardı, ona ermiş derlerdi.
'Biz ne mutlu günler gördük, dehey gidi devran hey!
'Delikanlıydım o zaman, kapısında çavuştum,
'Beş sene hizmetten sonra geldim köye kavuştum.

'Bir daha çıkmadım artık. Tarla takım edindim,
'Elli sene şu toprakla güreş ettim, didindim.
'Çocuklar askere gitti, biri geri gelmedi,
'Hiç birinin bugüne dek bir haberi gelmedi.

'Sonra kadın öldü. Çoktan kimsesizim, yoksulum;
'İhtiyarlık pençesinde zebun kalmış bir kulum.'
Bu sözleri o söylerken ben dikkatle dinledim,
Can evimde acı duydum, için için inledim.

Bu adamın sergüzeşti bana hayli dokundu.
Dertli gönlümde mazinin ezanları okundu.
Sakin sakin ağlamışım, baktım gözüm yaşarmış,
Zavallı, kimsesi yokmuş, yapayalnız yaşarmış.

Ben de merak edip sordum hayatını, yaşını.
Biraz daha kurcaladım canlı mezar taşını.
'-Bu köyde doğmuşum, dedi, çoluk çocuk kalmadı,
'Seksenbeşlik varım belki, bak şu yaşta öksüzüm.

'Gözde fer yok, dizde derman, canda soluk kalmadı,
'Baykuş gibi şu kovukta geçer gecem, gündüzüm.
'Ben de halimce gün gördüm, sorma inceden ince,
'Bana Koca Hasan derler; Hasan Dayı deyince,

'Yedi köyden karı kızan hep tanırlar bilirler,
'Beni görmek için harman vakti bazı gelirler.'
Dedim: 'Baba, İstanbul'a döneceğim, sen de gel.
'Evlat gibi heoş tutarım, misafir ol bende, gel.

'Bizde sana canla başla hizmet edip bakarlar,
'Yazın taze süt bulurlar, kışın ateş yakarlar.
'Dinlenirsin biraz belki...' İhtiyarın yüzüne
Ateş bastı, bir kıvılcım düştü solgun yüzüne.

Dedi: '-Oğlum, bu dünyüda artık nedir umudum?
'Allah senden hoşnud olsun, ben köyümden hoşnudum.
'Gönlüm, gözüm bu yerlerde ne şenlikler görmüştür.
'Hepsi yalan. Geldi, geçti fani dünya bir düştür.

'Gelen gitti, konan göçtü, kervan geçti, ben kaldım,
'Yalnızlıktan dilsiz oldum, ıssızlıktan bunaldım.
'Şimden sonra nerde olsam benim için mezardır,
'Nerde ölüm pençesinden kurtulacak yer vardır?

'Bak ben artık bir sararmış, bir kurumuş yaprağım,
'Rüzgar beni savurursa burasıdır toprağım.
'Burda rahat ölmek için ölenlere ağladım,
'Niçin candan ayrı düştüm, kara yazma bağladım.

'Arslan gibi üç oğlumu kurban ettim uğrunda,
'Çifti sattım, evi, barkı viran ettim uğrunda.

'Altmış sene oldu belki, ben bu köyden çıkmadım,
'Ormanından, deresinden, kuşlarından bıkmadım.
'Oğul, arzum budur benim: Burda ölmek isterim!
Yad ellerde neylerim? ...'

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Qaçaq Nəbi

Azərbaycanın xalq qəhrəmanı Qaçaq Nəbi 1854-cü ildə Gəncə quberniyasının Zəngəzur qəzasının Aşağı Mollu kəndində (indiki Qubadlı rayonunda) anadan olub. Onun qaçaqçılıq etməsinin maraqlı tarixçəsi var.

Divan Edebiyatı (Türk Klasik Edebiyatı)

  “ Türk  Klasik   Edebiyatı ” olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda “ Havas Edebiyatı “, “ Yüksek Zümre Edebiyatı “, “ Saray Edebiyatı ”  “Eski Türk Edebiyatı ” gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini “ Divan ” denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok “ Divan edebiyatı ” adıyla ifade edilmektedir.

Abdulla Oripov - Birinchi muhabbatim

Kecha oqshom falakda oy bo‘zarib botganda, Zuhro yulduz miltirab, xira xanda otganda, Ruhimda bir ma’yuslik sokinlik uyg‘otganda, Men seni esga oldim, birinchi muhabbatim, Eslab xayolga toldim, birinchi muhabbatim.

Erkin Vohidov - O'zbegim

  Tarixingdir ming asrlar Ichra pinhon, o‘zbegim, Senga tengdosh Pomiru Oqsoch Tiyonshon, o‘zbegim.

Munis Faik Ozansoy - Dilek

Yurdumda bir evlik toprak isterim Yayla olsun, yamaç olsun, düz olsun Orada bir ömür kalmak isterim Yaz, kış olsun, bahar olsun, güz olsun. Bir dam altı gece barındıracak Daldan, sazdan yapma bir çardak olsun İçinde kütükler yanan bir ocak, Yünden veya ottan bir yatak olsun. Çardağı sarmalı bir çiçek dalı, Salkım olsun, gül olsun, leylâk olsun. Yakınlarda bir de su bulunmalı Deniz olsun, göl olsun, ırmak olsun. Ekmeğim topraktan, suyum ırmaktan Katığım kâh zeytin, kâh peynir olsun Mutluluk duyayım nefes almaktan Dost güvenilir, düşman bilinir olsun. Tanrım, başka bir şey ister değilim İçimde ne bir hırs, ne bir kin olsun Yolumu beklesin, akşam sevgilim Bence güzel, ellerce çirkin olsun.

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Fuzuli - Gazel (Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar)

  Mukavves kaşların kim vesme birle reng tutmuşlar Kılıçlardır ki kanlar dökmek ile jeng tutmuşlar

Zafer Bayramımız Kutlu Olsun

Milletin hürriyeti, dini, namusu ve şerefi, vatanın bütünlüğü, devletin bağımsızlığı  için şehid ve gazi olan kahramanlarımızın ruhları şad, Türk Milletinin  Zafer Bayramı  kutlu olsun ...

Sherzod Ortiqov - Stokgolm Oqshomlari (esse)

Mabodo hozir  Nelli Zaks hayot boʻlganida yoki men sal oldinroq tugʻilganimda undan, albatta intervyu olgan boʻlardim. Aytaylik, 1950 yilda tugʻilganimda  yoki u qazo qilmay hech boʻlmaganda yigirma birinchi asrning boshiga oʻtib qolganida bunga ulgurardim (shunday deb oʻzimga koʻp gapiraman. Bunga sabab frau [1] Nellining sheʼriyati taʼbimga mos kelib, judayam yoqqani uchun emas, balki uni yodimga olganimda yuragimni tinmay qiynaydigan bitta savolga undan javob olish uchun). Shu kunlarda bu haqida yana koʻp oʻyladim. Yuqoridagi ikkita farazni tasavvur qilib, ulardan biriga, aniqrogʻi ikkinchisiga toʻxtaldim. Yaʼni, “frau Nelli omonatini Yaratganga topshirmay, yigirma birinchi asrning boshiga oʻtganida undan qanday intervyu olardim?” degan xayol shuurimni qamrab oldi. Agar shunday boʻlganida, albatta birinchi galda Stokgolmga borish uchun rosa bir yil yemay-ichmay, yangi kiyim kiymay, dam olish uchun sihatgohlarga bormay, yoqilgʻiga pul ketmasin deb mashina haydamay gonorarla...