Orhan Pamuk - Beyaz Kale (Roman Özeti)

0

ESERİN ADI: Beyaz Kale

YAZARI: Orhan Pamuk

YAYINCI: İletişim Yayınları, 2000.

ESERİN KONUSU:

17. yüzyılda Türkler tarafından esir edilen astronomi,matematik ve tıp uzmanı bir Venedikli bilim adamının başından geçenler.


ESERİN ÖZETİ:

Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.

  

 Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi, gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa'ya bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra Paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla Türkçe dersi aldığı ve Türkçeyi hemen öğrendiğini gören Paşa şaşırır.

  

Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz. Kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde hocayla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hocayla her gün çalışırlar planlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkisi de çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan memnun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hocayla yazar arasında ilginç bir rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmezse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hocanın evine giderler. Hocanın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hocanın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenleri dinlemesini ister. Çok şey bilen hoca olmalıdır hep... Böyle garip bir rekabet içinde çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca ayla dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende hocanın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.

  

Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün hocayı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler, çocuk padişah bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Hocanın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hocanın kafasında çocuğu etkileyip bundan bilimsel hakkında çalışma yapmak için gelir elde etme düşüncesi vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar uydurup bunları padişaha anlatırlar. Çocuk padişah bunlardan çok etkilenir.

  

Çocuk artık büyümüş ve ergenlik çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi başına odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişahı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.

  

Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan uzaklaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalıdır. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve hocanın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, kendininkileri yazar fakat hoca yazdığında hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...

  

Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar hoca da tedirgindir bu çıbandan ancak pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye, yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer, Artık kaçmalıdır bu evden, kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden hocayı görür karşısında şok olur ama hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur. Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. 


Hemen çalışmaya başlamaları gerekmektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatistikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarının gerektiğini, çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama padişahın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evlerinde karantina altında tutar. Daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık padişahın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz padişahla yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip padişahın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Yıllar böyle geçer...

  

Birgün padişah hocadan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık yazar gider. Padişahla zaman zaman sohbet edip hocayla çok benzerliklerinin olduğunu, aslında hocanın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört yıl böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini beklemektedir.  Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi bir şeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir. Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır. Silah için adamlar çağrılır çünkü hoca silahın da savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibi de olur, silahı savaşa çağırılır ve sefere çıkılır. Seferde günlerce ilerlenir, çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır. Hoca Hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler. Söyler ama hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleri de vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan kaleyi alacakları yere doğru yaklaşırlar. 


Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar padişaha bakamaz bir ara bakar ve padişahın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam hocayı padişahın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar hocayı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Sabaha karşı hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar. Kızkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve hocanın da aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.

 

Aradan yıllar geçmiştir.Yazar müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir. Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.

  

 Padişah’la iki kere görüşmesinde laf  ondan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş. O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri Onun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar onu özler 

  

Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir, bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde misafir olur, gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.

  

Yaşlı adamın gitmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı onunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra onun kadar olmasa bile onun yanlışlarıyla Türkçe konuşur. Adını ondan öğrendiğini buraya kendisini onun gönderdiğini söyler. Onun İtalya’da kitaplar yazdığını, zengin olduğunu, öncesinden bir kadınla evlenip sonra eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisinin de onun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler, atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler, kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur, hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabii ki çok iyi bilir:

  

Evde bir masanın üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.


ESERİN ANA FİKRİ:


İnsan sevdiği hele de hayatını bağladığı birinden asla şüphelenmemeli, hatta ona git gide daha da bağlanmalı; onu kaybetmemek için elinden geleni yapmalıdır. 


ESERDEKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN    DEĞERLENDİRİLMESİ:


Venedikli;ülkesinde çok iyi eğitim almış,her bilim alanında bilgisi ve kitapları olan,fakat kendini biraz beğenen bir kişidir.Hoca;iyi bir eğitim almış ve parlak bir zekası olan,aynı zamanda hırslı ve okumayı seven bir kişidir.Padişah;hayalperest,hayvanları ve avlanmayı çok seven ve olayları çok iyi takip eden, insanların etkisinde kalan bir kişidir.Paşa;sinsi ve hırslı,çevresindeki insanları kullanmayı seven bir kişidir.



ESER HAKKINDA ŞAHSÎ GÖRÜŞLER:


Çok sürükleyici bir kitaptı. Özellikle kitabın edebi yönü beni derinden etkiledi. Olaylar arasındaki felsefi bağ beni bazen saatlerce düşündürdü.


YAZAR HAKKINDA BİLGİ:


 7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesinde üç yıl mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli başlı Batı dillerinde çevrildi. Romanları onüç dile çevrilen Orhan PAMUK’un kitapları Brezilya’dan Avustralya’ya, Norveç’ten  İtalya’ya pek çok ülkede yayımlanmaya devam ediyor. 

















Yorum Gönder

0 Yorumlar

Yorum Gönder (0)

#buttons=(Çerezleri kabul et) #days=(20)

Sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Kabul
Çerezleri kabul et