Câbi Efendi, öyle her ihtiyar gibi, sabahtan akşama kadar evinde pineklemezdi. Sonuçta yine ciddi bir işe elini sürmez, "Yiyeceğim var, içeceğim var! İş benim neme gerek?" derdi. Ama her sabah, güneş doğmadan kendini sokağa atardı. Yegâne merakı dünyanın işlerini araştırmaktı. "Okur, yazar" güruhundandı. Fakat bu faziletini hiç kullanmıyordu. Kütüphanelerin önünden geçerken kendini tutamaz: "İşte cahillerin akıl ambarı!" diye gülümserdi. Onun fikrince kitaplar hakikatin üstürte gelişigüzel yığılmış birtakım zarif, süslü, kıymetli kerpiçlerdi. Bu kerpiçleri toplayıp bir tarafa atmayan, mümkün değil, hakikati göremezdi. Hakikat kitapta değil, hayatın kendisindeydi. Kitaba inanan esir olur, zihni katılaşır, kafası kerpiçleşirdi. Hâlbuki ancak... Her gün değişen, hiçbir kavramın dar çerçevesine sığmayan hayat okumaya lâyıktı. Hayatın her adımında binlerce gariplik, binlerce sır... Binlerce dalavere gizliydi. İlim, hikmet, kültür, felsefe, anlayış hep hayatın i...