Ana içeriğe atla

Orhan Seyfi Şirin - Kıvrımlı Nehirlerin Kunduzlarına Şiir


Ovalarda nehirler,
Kıvrım kıvrım akardı.
Baraj mühendisleri,
Kunduzlar, set yapardı.

Dalları, kütükleri
Dizerlerdi geçide
Daha büyük kütükler,
Gelip takılsın diye.

Böylece oluşurdu,
Ahşap barajlar suda;
Kunduzlar balık tutar,
Bekleşirdi pusuda…

Nazla akardı nehir,
Doygun, kalın ve durgun
Kıvrımları, hayatın
Kutsal yüküyle yorgun.

Kunduzların setleri,
Nehirler taşırırdı.
Kahverenkli, verimli
Ovalar oluşurdu.

Çocukken bir nehirde,
Kunduzları izlerdim.
Birkaç gün göremesem,
Deli gibi özlerdim.

Sazlıklar, fundalıklar,
Tatlı su yosunları;
Yaşatırdı bağrında,
Nice tatlı canları.

Türkçesi “allı turna”
Olan flamingolar
Binlerce yıl boyunca,
Bu sulara kondular.

Oradan beslenirdi,
Kazlar, toylar leylekler,
Yeşil başlı ördekler,
Rengarenk kelebekler…

Bir yudum bulanık su,
Bir avuç kara toprak,
On binlerce canlının
Gücüyle canlanarak…

Yapmıştı bu vatanı,
Bir yeryüzü cenneti.
Motor gürültüleri,
Başlattı bir cinneti.

Sinsi ve kurnaz beyler,
Geldiler bir araya;
Başlayıp yaygaraya,
Koştular Ankara’ya…

Ellerinde, bir kutu
Sade lokum, hediye.
Doldurdular başkenti,
Derdime çare diye…

Toprağımız artacak,
Nehir dümdüz akarsa,
Gelirimiz artacak,
Göğsümüz kabaracak!

Kimseler düşünmedi,
Bin can taşıyan suyu.
Bir ırmağın yerini,
Alır mı bin bir kuyu?

İşe koyuldu hemen,
Makineler kepçeler,
Nehirlerin boynuna
Vuruldu kelepçeler

Artık nazlı ırmaklar,
Akıyordu olukta.
Yirmi günlük menzili,
Aşarak bir solukta.

Su, beş misli inceldi;
Hem, beş misli hızlandı.
Nehrin su tutma gücü,
Yirmi beş kez azaldı.

Birkaç sinsi açıkgöz,
Biraz yer kazanmıştı.
Nice günahsız kunduz,
Mahvolmuştu, yanmıştı…

“Bıldır niye azaldı
Acep kazlar, leylekler? ”
Dese de ihtiyarlar,
Boş verdi ötekiler.

Her biri bir pompayı,
Irmağa salladılar.
En vahşi yöntemlerle,
Toprağı suladılar.

Yok olan canlılara,
Kimse dönüp bakmadı.
Tokadan başka şeyi,
Kafasına takmadı!

Bir tek ben üzülmüştüm,
Ağladım gizli gizli
Bir de kara topraklar,
Olmuştu saz benizli.

Çok sürmedi, ardından
Bir kuraklık belirdi.
Haşeratlar çoğaldı,
Doğa sanki delirdi!

Herkes bir avuç çamur,
Bir tas su arıyordu.
Kuru nehrin dibinde,
Kumlar ağarıyordu.

Dedi ki biri “Nehir,
Aksaydı kıvrım kıvrım,
Bu kurumuş yatakta,
Mutlaka su bulurdum! ”

At gözlüğü takılmış,
Kör edilmiş ırmaklar…
Artık döner mi geri,
Koşarak giden sular?

Bitmişti artık çoktan,
Ovanın bereketi.
Bu yerlerden gidenler,
Bir gün doldurdu kenti

Dediler,“Toprak küstü,
Ne iş olsa yaparız.
Birer çöpçülük bulsak,
Havalara zıplarız.”

Yalnız benim gönlümde,
Hâlâ o nehir akar,
Bazen de taşıverir,
Yanaklarımı yakar.

Kıvrım kıvrım süzülür,
Düşer yanık bağrıma.
Beni alır götürür,
Eski anılarıma.

Orda uçar kuğular,
Kazlar, allı turnalar.
Eprimiş rüyalarda,
Hâlâ sulara dalar.

Telaşla baraj yapar,
Al kınalı kunduzlar.
Olanları andıkça.
Kalbim acıyla sızlar! ..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Qaçaq Nəbi

Azərbaycanın xalq qəhrəmanı Qaçaq Nəbi 1854-cü ildə Gəncə quberniyasının Zəngəzur qəzasının Aşağı Mollu kəndində (indiki Qubadlı rayonunda) anadan olub. Onun qaçaqçılıq etməsinin maraqlı tarixçəsi var.

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Divan Edebiyatı (Türk Klasik Edebiyatı)

  “ Türk  Klasik   Edebiyatı ” olarak da tanımlanan Divan edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu oluşturdukları bir edebiyattır. Bu edebiyat, bazı kaynaklarda “ Havas Edebiyatı “, “ Yüksek Zümre Edebiyatı “, “ Saray Edebiyatı ”  “Eski Türk Edebiyatı ” gibi adlarla da anılmaktadır. Ancak belli ilkeler çevresinde gelişen bu edebiyat, şairlerin şiirlerini “ Divan ” denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok “ Divan edebiyatı ” adıyla ifade edilmektedir.

Abdulla Oripov - Birinchi muhabbatim

Kecha oqshom falakda oy bo‘zarib botganda, Zuhro yulduz miltirab, xira xanda otganda, Ruhimda bir ma’yuslik sokinlik uyg‘otganda, Men seni esga oldim, birinchi muhabbatim, Eslab xayolga toldim, birinchi muhabbatim.

Pir Sultan Abdal - Dostum

  Bin cefâlar etsen almam üstüme Gayet şirin geldi dillerin dostum Varıp yad ellere meyil verirsen Kış ola bağlana yolların dostum İlâhi onmaya yardan ayıran Bahçede bülbüller ötüyor uyan Kula gölge olsa Allah’a ayan Senden ayrılalı gülmedim dostum Pir Sultan Abdal’ım gülüm dermişler Bu şirin canıma nasıl kıymışlar İster isem dünya malın vermişler Sensiz dünya malın neylerim dostum

Erkin Vohidov - O'zbegim

  Tarixingdir ming asrlar Ichra pinhon, o‘zbegim, Senga tengdosh Pomiru Oqsoch Tiyonshon, o‘zbegim.

Munis Faik Ozansoy - Dilek

Yurdumda bir evlik toprak isterim Yayla olsun, yamaç olsun, düz olsun Orada bir ömür kalmak isterim Yaz, kış olsun, bahar olsun, güz olsun. Bir dam altı gece barındıracak Daldan, sazdan yapma bir çardak olsun İçinde kütükler yanan bir ocak, Yünden veya ottan bir yatak olsun. Çardağı sarmalı bir çiçek dalı, Salkım olsun, gül olsun, leylâk olsun. Yakınlarda bir de su bulunmalı Deniz olsun, göl olsun, ırmak olsun. Ekmeğim topraktan, suyum ırmaktan Katığım kâh zeytin, kâh peynir olsun Mutluluk duyayım nefes almaktan Dost güvenilir, düşman bilinir olsun. Tanrım, başka bir şey ister değilim İçimde ne bir hırs, ne bir kin olsun Yolumu beklesin, akşam sevgilim Bence güzel, ellerce çirkin olsun.

Ozan Arif - Açılım

  Dinle beni ey millet... Dinle beni ahali... Bu "açılım" ne iştir, nedir bunun meali? Ne olacak bunlarla memleketin bu hali?      Habur'da gördünüz bak, çizgiden kaydı bunlar,      İhanetin adını açılım koydu bunlar... Herkes merak ederken "açılım" neyin nesi, Önce adı "Kürt" dendi, sonra da "demokrasi" Ve hatta "milli birlik", "kardeşlik" projesi!..       Kavramların içini boşaltıp soydu bunlar,       İhanetin adını açılım koydu bunlar... Millet yetki verecek, sırtına giyeceksin, Milleti ayrıştırıp her haltı yiyeceksin, Sonra bunun adına kardeşlik diyeceksin!       Hep işleri takiyye!.. Önce de buydu bunlar,       İhanetin adını açılım koydu bunlar... Hele bak bak, lafa bak; "kardeşlik projesi!.." Yahu bu, "eş başkan"ın bir eşlik projesi! Bu var ya bu, bu tam bir kalleşlik projesi...       Böyle süslü laflarla milleti baydı bunlar,       İhanetin adını açılım ko...

Yetik Ozan - Atmaca Uçurumu

Sarı Uygurların ardından Orda, Kansu'daki o yalçın yarda Bir aylak atmaca döner bunalır, Yorulup diplere doğru ağar da İnsan kokusuna konar bunalır. Bir sarı karanlık bastı basacak, Humma gibi sinsi, soluksuz, sıcak Yılan deliğine gizlenen bıçak Son diri ışıkta yanar bunalır. Bir dilsiz gece tek tanığı günün, Bakır yüreklerde paslanan kinin, Kanlı gerçeğini örtünce Çin'in Afyonlu düşüne iner, bunalır. O düşte bir yıldız azar, açılır, Beş ucundan kızıl hışım saçılır, Yeryüzü bir haşhaş kadar küçülür, Çizildikçe pınar pınar bunalır. İnsanlığa yumak çapaklı gözler Kara fenerlerle şeytanı izler, Ölüm bayramınca maskeli yüzler Çirkin gülüşlerde donar, bunalır. Kötürüm dağlara çarpan kör yollar, Sessizlik içinde boğulan göller, Uçurum başında titreyen güller O sonsuz düşüşü anar, bunalır. Gerçek bu, sanmayın bir Çin masalı, Beyaz güvercinler ürkek, tasalı, Atmaca ağzında bir defne dalı Kırılmış yerinden kanar, bunalır.