Ana içeriğe atla

Baki - Gazel (Ayaklarda kalur sünbül o zülf-i nîm-tâbâsâ)

Ayaklarda kalur sünbül o zülf-i nîm-tâbâsâ Saçuñla bahs iderse başa çıkmaz müşg-i nâbâsâ Hevâñ içre ezel bir sadme urdı sarsar-ı âhum Döner dûlâb-ı çarh ol dem bu demdür âsiyâbâsâ Derûnuñ pür-ma’ârif hem-nişînüñ merd-i ‘ârif kıl Açılma ey yüzi gül şahs-ı nâ-dâna kitâbâsâ Kemânçe şekline girdüm elinde mutrib-i ‘aşkuñ Keş-â-keşden halâs olmaz dahı sînem rebâbâsâ Zer-efşân ol kef-i ihsân ile seyr eyle ‘âlemde Cihân-gerd ü cevân-merd-i cihân ol âfitâbâsâ Yüzüm üzre kadem basmaz cefâ vü cevrden geçmez Yolında kıldugumdan n’oldı ben cismüm türâbâsâ Tutarken câmı nâşî gelse tâc ü günbed altında Mey-i gül-rengi pinhân eyle ey sûfî habâbâsâ Hasûduñ dürd-i derdin çekme ey Bâkî bu bezm içre Nedîmüñ yâr-ı hoş-meşreb gerek câm-ı şarâbâsâ  ----------- Mefâ’îlün / mefâ’îlün / mefâ’îlün / mefâ’îlün

Mehmed Akif Ersoy - Hakkın Sesleri - Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi - (Safahat'tan - 58)

12 Rebîülevvel 1331
(18 Şubat 1913)

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki Şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i Ma’sûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.

* * *

Bize “Dînî, Felsefî Musâhabeler” gibi muazzam bir eser yazan yâr-ı cânım, üstâd-ı hâkîmim Hazret-i Ferîd’in kıymetdâr bir hâtıra-i iltifâtıdır:

“Enîs-i rûhum Akif’e,

Safahât’ın üçüncü kısmını neşre muvaffakiyetinden dolayı seni hâlisâne tebrîk eder; diğer kısımlarının da peyderpey neşrine muvaffak olmanı Cenâb-ı Hak’tan temennî eylerim.

Lisân-ı nazma -mâhiyetini tağyîr etmeksizin- müstaid olduğu inkişâfı verdin. Türkçe’nin nazma gâyet elverişli olduğunu eserlerin ile isbât ettin. Bir müddetten beridir lisânımızda herkes istediği gibi tasarrufâta kıyâm eylediğinden, lisânımız bütün Osmanlıların lisânı olmak derecesinden lisân-ı şahsî olmak derekesine düşmüştür. Filhakîka, üslûb, şahsın malı, ta’bir-i dîgerle sâhibinin timsâlidir; fakat lisânın rûhuna dokunulmamak şartıyle.

Herkesin lisânda bir tasarruf-i mahsûs icrâsına salâhiyetdâr olması bir hadde kadar mücâz olabilir; o haddi tecâvüz edenlere: “Dur!” demek lâzım gelir. Halbuki lisânımızda icrâ-yı tasarrufâta kıyam edenler, teceddüd gösterenler, hiçbir hadde riâyet etmiyorlar, hiçbir mikyâsa tâbi’ olmuyorlar, onun için lisânımız da günden güne çığırından çıkıyor.

Meselâ bir heykeltraş, tasarrufât-ı hayâliyesiyle eserini kemâl-i mümkine îsâle çalışır. Lâkin hiçbir zaman tabîatin ta’yin ettiği haddi tecâvüz edemez. Eserini o had dâhilinde kemâl-i mümkine îsâl eder. O haddi tecâvüz ettiği anda, eseri bir eser-i san’at değil, bir nümûne-i garâbet olur. Zîrâ sanâyie hâs olan kemâl nev’înin zevk-i sahîh denilen bir mikyâsı vardır. Âsâr-ı san’atte gösterilecek kemâl dâimâ o mikyâs ile ölçülür.

Ressamlık da böyledir. Ressam, eserinde göstereceği kemâli, anâsır-ı san’atin nazm-ı tabî’îlerini bozmamak şartıyle gösterebilirse mahâret ibrâz etmiş olur; gösteremezse tabîati kaba bir sûrette istinsâh ederek âdî bir mukallid derekesinde kalır.

Anâsır-ı san’ati vaz’-ı tabî’îlerinden çıkaran kimse, kavânîn-i san’ati ihlâl etmiş demektir. Vâkıâ bu hâl ender olarak duhâttan sudûr eder. Halbuki nazar-ı sahîh ile bakılacak olursa dehâ-yı hakîkînin, bu hareketiyle kavânîn-i san’ati ihlâl etmediği, belki san’atin kavânîn-i mevcûdesine bir kânun daha ilâve eylediği görülür. Dehâya has olan bu tasarrufu taklîde kıyâm edenler dâimâ aldanırlar, dâimâ muvaffakiyetsizlik girdâbına düşerler.

Mûsikînin de o gibi tasarrufât-ı mübdiâneye aslâ tahammülü yoktur. Heykeltraş olsun, ressam olsun, mûsikîşinâs olsun dâimâ san’ate hâs olan mikyâs-ı nev’îyi elinde tutmağa, san’atinde göstereceği eser-i kemâli o mikyâs ile ölçmeğe mecburdur.

Bu şarîtaya riâyet etmeyen san’atkârların eserleri âsâr-ı san’atten ma’dûd olamaz. Ne fâide ki şiirde bu dakîka asla nazar-ı i’tibâre alınmıyor. Çok kimseler sâha-i nazmı tasarrufât-ı mübdiâneleri için gâyet vâsi’, gâyet müsâid buluyorlar. O vâdîde gösterdikleri garâbetleri herkese birer bedîa-i ma’rifet sûretinde kabul ettirmek istiyorlar. Yeni şiirlerde bunun pekçok numûneleri görülüyor. Çok kimseler de şi’rin hakîkatini, şi’rde gösterilebilecek tasarrufâtın hadd-i tabî’îsini ta’yînden âciz olduklarından bu başkalıklara teceddüd, yâhud kemâl-i san’at nazarıyle bakıyorlar.

Elhâsıl öteki san’atlerin kabûl etmedikleri o gibi tasarrufât-ı dâhiyâneyi zavallı şi’r kolayca kabûl ediyor. Eğer şi’rimizde gösterilen keyfî tasarruflar bil-farz heykeltraşlıkta, ressamlıkta gösterilmiş olsaydı, heykeltraşın elinden çıkan bir heykel her halde bizim bilmediğimiz bir mahlûk olur idi! Kezâ bir ressamın böyle bir tasarruf netîcesinde vücûda getireceği eserler de bize görmediğimiz, bilmediğimiz bir âlemin menâzırını tasvîr eder idi. Şi’rimizde bu garâbet çoktan ta’ayyün etti. Fakat onun temyîzi diğer san’atlerdeki garâbetlerin temyîzi kadar kolay olmadığından bugün o garâbetlere yukarıda söylediğim gibi, teceddüd, yâhud kemâl-i san’at nâmı veriliyor. Bakalım bu hâl ne zamana kadar devam edecek? Fakat sen lisân-ı şi’ri, mâhiyet-i nev’iyesine hâs bir tekâmüle namzed kıldın; muvaffak da oldun; daha da olacaksın.

Gelelim ikinci mülâhazaya : İhtimâl ki “San’at san’at içindir; san’atten maksad yine san’attir; san’atte dinî, ahlâkî, siyâsî bir gâye aramak abestir” diye senin mesleğine i’tirâz edenler, onu hoş görmeyenler vardır. Fakat o halde, ya’ni san’at hakkındaki bu düstûr kabul edildiği takdirde, onu dinsizliğe, ahlâksızlığa da âlet ittihâz etmemek lâzım gelir. Zîrâ san’at, bu sûretle kayıddan âzâde edilmiş olmayıp, belki kuyûdun en berbâdıyle takyîd edilmiş olur. Ben, senin eserlerinde bu düstûra muhalefetini gösterecek bir şey görmüyorum. Çünkü sen san’atte gâye aramıyorsun; lâkin gâyede san’at arıyorsun. Mesleğin tamâmıyle maksadını te’mîne kâfîdir. Hemen feyyâz kalemine istediği cevelânı ver, ciddî eserlere teşne olanları feyz-i kaleminle reyyân et! Safahât’ın bu kısmını teşkîl eden manzûmelerin menbaı, Furkân-ı Hakîm olduğundan hepsinin ilhâm-ı mahz eseri olduğunu söylemek zâiddir . Hemen söyle, hemen yaz! Tevfîk-i Hudâ refîkin olsun azîzim.

30 Mayıs 1329 (12 Haziran 1913)
Ferîd”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Faruk Nafiz Çamlıbel - Sen Nerdesin?

Caddeden sokaklara doğru sesler elendi, Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi. Bir kömür dumanıyla tütsülendi akşamlar, Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar... Son yolcunun gömüldü yolda son adımları, Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları. Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda: Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda, Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye, Yollarını bekledim görüneceksin diye. Senin için kandiller tutuştu kendisinden, Resmine sürme çektim kandillerin isinden. Saksıda incelendi yapraklar senin için, Söylendi gelmez diye uzaklar senin için... Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle, Saatler son gecemin geçti cenazesiyle, Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü, Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü...

Süleyman Sani Axundov - Nurəddin

Qafqazda Hacı Nəsir adlı bir tacir sakin idi. Bu tacirin Həlimə adlı arvadı camalda gözəl olduğu kimi, xasiyyətdə də gözəldi. Bu arvadın dünyada övladsızlıqdan başqa bir qəm, qüssəsi yox idi. Axırda bunların bir oğlu oldu. Hacı Nəsir o gün oğlunun təvəllüdünü şadlıq edib, şəhərin fəqir-füqərasına pul və xörək payladı. Oğlunun adını Nurəddin qoydular. Bir dəfə Hacı Nəsir oğlu üçün kibrit qutusu irilikdə bir “Gülüstan” kitabı gətirmişdi. Həlimə bu qəribə şeyi haradan aldığını soruşduqda Hacı Nəsir cavab verdi: –Bir gün bazardan qayıdarkən, bir nəfəri körpü üstündə ağlayan gördüm. Mən dayanıb bunun səbəbini soruşdum. Kişi dedi: – Mən bir kasıb adamam. Əslim iranlıdır. Əldə xırdavat satmaqla üç yüz manat pul düzəldib buraya gəldim ki, mal alıb aparam. Bir saat bundan qabaq pulumun hamısını cibimdən çıxartmışlar. Bu kişinin halına ürəyim yandı. Cibimdən üç yüz manat çıxarıb dedim: – Al, kişi, bu sənin üç yüz manatın, get mal al, kəsbindən qalma. Qazanıb, sonra pulumu qaytararsan. İndi isə b...

O'tkir Hoshimov - Gilom paypoq (Hikoya)

Har yili dam olishga borganimda onamga gilam paypoq olib kelaman. Kavkaz tomonda koʻp boʻladi. Juba deyishadi, jurabi deyishadi. Oyim xuddi noyob narsaga ega boʻlgandek, uzundan-uzoq duo qiladi. Shundoq mehribon oʻgʻli borligini aytib qoʻshnilarga maqtanadi. Uning oyogʻi kasal. Salqin tushishi bilan shishib ketadi, ogʻriydi.

Fuzuli - Kıt'a (Kıyl u kâl)

İlm kesbiyle pâye-i rif'at Ârzû-yı muhâl imiş ancak 'Aşk imiş her ne var âlemde 'İlm bir kıyl u kâl imiş ancak

Ahmet Haşim - Başparmak

İnsanın en asil uzvu hangisidir? diye sorsalar hepimizin vereceği cevap budur: Dimağ! Hâlbuki dimağdan daha yüksek ve hattâ insanı diğer yaratıklardan ayıran ve onu bütün hayvanlara nazaran üstün bir mevkie çıkaran dimağ değil, sadece elinin başparmağı imiş. Başparmağın diğer parmaklarla birleşip iş görebilecek bir vaziyette olmasıdır ki insana unsurlar üzerinde üstünlük imkânını veriyor. Bunu söyleyen tabiat tarihi ilmidir. Gerçekten birçok hayvanların parmakları yoktur, parmakları teşekkül etmiş olanlarda ise baş parmak, insanda olduğu gibi elin diğer parmaklarıyla uyuşamadığından faydalı bir iş görecek vaziyette değildir. İlk insan, zekâsıyla değil, sırf elinin biçimi sayesinde taştan bir balta yapmağa muvaffak olarak ağaç dallarını kesmiş ve mağara dışında, güneş ve gökyüzü altında, ilk mimarî eseri yaratabilmiştir. İnsan medeniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. Dağda, çölde ve ormanda hayvan olarak kalan yaratıkların hepsi baş parmaklarını kullanamadıkları için ...

Oğuz Atay - Özge'ye Mektup

  Sevgili Özgeciğim, Mektubunu bu sabah aldım. Bana böyle uzun ve güzel bir mektup yazdığın için teşekkür ederim; Ahmet Mithat Efendi-Hüseyin Rahmi hikâyesini de çok beğendim.

Cho'lpon - Go'zal Turkiston

Go‘zal Turkiston, senga ne bo‘ldi? Sahar vaqtida gullaring so‘ldi. Chamanlar barbod, qushlar ham faryod, Hammasi mahzun. Bo‘lmasmi dil shod? Bilmam ne uchun qushlar uchmas bog‘chalaringda?

Abdulhak Hamid Tarhan - Makber

  Eyvah!. Ne yer, ne yar kaldı, Gönlüm dolu âh-u zâr kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede gelip ezelden.

Hoca Ahmed Yesevi - Sekizinci Hikmet (Yere Girdim)

Pazartesi sabah erken yere girdim. Mustafa’ya matem tutup ben yere girdim. Altmış üç yaş sünnettir, işitip bildim. Mustafa’ya matem tutup, ben yere girdim. Yeryüzünde dostlarım matem tuttu. Tüm âlem “Sultanım!” deyip nara attı. Hakk’ı bulan gerçek sûfi kanlar yuttu. Mustafa’ya matem tutup, ben yere girdim. Elvedayla yer altına bastım ayak, Gün yüzünü nefsime harâm kılarak, Zikredip yalnız yanıp, yalnız olarak, Mustafa’ya matem tutup, ben yere girdim. “Taha” okudum gece gündüz kâim oldum, Gece namaz, gündüzleri sâim oldum. Bu hâl üzre yer altında dâim oldum, Mustafa’ya matem tutup, ben yere girdim. Altmış gece, altmış gündüz, bir kez taam, Sabaha dek namaz kılıp, bir kez selâm, Altmış üçte oldu ömrüm elhak tamam, Mustafa’ya matem tutup, ben yere girdim. Hak Mustafa ruhu gelip imam oldu. Tüm melekler yer altında köle oldu. Çok ağladım, Resulullah nimet verdi. Mustafa’ya matem tutup, ben yere girdim. Leyl-i Mirâç; “Gözüm nuru evlat!” dedi. Elim tutup; “Ümmetimsin Ümmet!” dedi. “Sünnetimi ...