Ana içeriğe atla

Ömer Seyfeddin - Hâtifden Bir Sadâ


Mahallenin yeni yetişen gençleri, Hacı İmadeddin Efendi'nin yalnız ismini bilirlerdi. İçlerinde daha yüzünü gören yoktu. Orta yaşlılara gelince, yirmi sene evvel hac dönüşünde yeşile boyanmış kapısından girerken bir defacık onu görebilmişlerdi. Geveze ihtiyarlar, kahvede, sokakta, mescitte, gece toplanmalarında, hayal meyal tanıdıkları çocukluk arkadaşlarının faziletlerini, sofuluğunu anlata anlata bitiremezlerdi. Namı civarda "Kuddise sırrahu" (Allah sırrını mübarek eylesin) diye anılan bu zat, hakikaten canlı bir evliya gibiydi. Geçmiş takva asırlarından âhir zamanın bu günlerine nasılsa kalmış bir zahit sanılırdı. Bu fani dünyadan elini ayağını tamamıyla çekmişti. Yıllar vardı ki, dışarı çıkmak değil hatta evinin ikinci katına bile inmiyordu... En yukarıda sokak üstüne küçük bir odanın içinde gece gündüz, sabah akşam ibadetten başını kaldırmazdı. Yatağı, yerdeki kuru seccadesi; yorganı, sırtındaki eski abasıydı. Pencerelerinin kafesleriyle perdeleri daima inikti. Bu sakin, bu karanlık odanın dışında, dar sofadaki perdesiz pencerecikten akan loş aydınlık altında abdesthane, gusülhane, abdestlik kapları duvarlara dayanmış boş tabutlara benzer; abdest musluğunun hizasındaki alçak yüklük minimini bir çocuk cenaze yıkama kerevetini andırırdı.

Hacı İmadeddin Efendi, dünya kelamı da etmezdi. Yirmi senedir işaretle konuştuğu karısı Naciye Hanım, her akşam iftarlığını, her gece sahurluğunu yuvarlak bir bakır sininin içine koyar, ayaklarının ucuna basarak musluğunun yanına bırakırdı. Ergenlik çağına adım attığı sabahtan beri öldürmeye çalıştığı kötülüklere sürükleyen nefsini canlandırmamak için et, yumurta, yoğurt yemez; süt filan içmezdi. Yediği yalnız zeytin tanesi -ama kalamata değil siyah zeytin- kuru incir, hurma, bayat ekmekti. İçtiği suydu. Bütün dünya işlerine karısı Naciye Hanım bakar, vakıflarından, kiraya verdiklerinden paraları toplar, evi idare eder; mahallenin fakir kızlarını, kimsesiz dulları, muhtaçları vakit vakit sevindirirdi. Mahallede değil, hatta civar semtlerde oturanlar bile, Zümrüdüanka kuşu gibi adını duyup kendini görmedikleri Hacı İmadeddin Efendi hakkında gayet derin bir hürmet beslerlerdi. Derlerdi ki: "Dünya bu gibilerin yüzü suyu hürmetine duruyor. Yoksa şimdiye kadar çoktan batardık."

Lakin bu kadar mukaddes, bu kadar sofu, bu kadar mübarek bir adamın bir de oğlu vardı ki... Allah saklasın! "Eşi düşman başına" demeye kalbinde bir parça merhameti olan insanın ağzı varmaz. Gece gündüz içen rezil bir sarhoş! Namussuz bir kumarbaz! Çapkın, saldırgan, cesur, edepsiz bir tulumbacı! Yalnız mahallenin değil, bütün semtin ahalisi onun şerrinden yaka silkerdi. Şehrin dört tarafında ayrı ayrı lakapları, isimleri vardı. Bunlann içinde en kullanılan, İstanbul zabıtasının resmen kabul ettiği isimdi: "Kötü Tahsin". Kapalı kadınlara laf atar; açık kızların olmayacak yerlerine dokunur, tenhada rastladığı çocukların ayaklarından zorla potinlerini çıkarıp alır, en yüksek duvarlardan atlar, dükkân peykelerini kırar, kısacası akla gelmez hıyanetler yapardı. Kötü Tahsin'i, babası daha sekiz yaşında iken, bir kız çocuğunun yanağını ısırdığını duyunca reddetmiş, teyzesinin yanına vermişti. O vakitten beri Yedikule bedenlerinde kuş tutmaya, dalavere çevirmeye, Samatya izbelerinde yatmaya alışan Kötü Tahsin, büyüyünce en meşhur serserilerin serdarı olmuştu. Kırk yılda bir mahalleye de uğrardı. Kahveye sendeleyerek girerken "Hoş bulduk imanım!" diye bir nara atar, sonra bu soruyu sorardı:

— Bizim ölüsü kınalı moruk daha caddeyi tutmadı mı? 

— …

— Ulan, bir hayırlı haber versenize bana!..

Kimse sesini çıkarmaz, herkes "çirkefe taş atma, üstüne sıçrar" hikmetini hatırlayarak önüne bakar; tavlayı, iskambili, nargileyi bırakanlar yavaş yavaş sıvışıp giderlerdi. Kötü Tahsin, ömründe iki defa yüzünü gördüğü mukaddes babasının sabırsızlıkla ölümünü beklerdi. Bu onun en kuvvetli idealiydi. Kendisine epeyce bir şey kalacaktı. Tabii bunların hepsini satacak; vur patlasın, çal oynasın, Beyoğlu'nda yiyecekti. Bazen kafayı iyice çekerek eve de uğrar; oğluna görünmeyi en büyük bir günah sayan annesinden can kurtarma haracı gibi birkaç lira koparırdı. Hacı İmadeddin Efendi ayarında bir kişinin soyundan böyle bir evlat gelmesi yalnız Rabbânî bir cilve eseriydi. Yoksa herkes, hatta zabıta bile biliyordu ki Kötü Tahsin besmelesiz, şartsız şurtsuz bir piç değildir. İhtimal bu derece rezil evlat ihsan buyurmakla Allahü Teâlâ, Hacı İmadeddin Efendi'yi bu fani dünyada ağır bir imtihana çekiyordu.

* * *

Naciye Hanım, bir elinde şamdan, her geceki gibi kocasının sahurluğunu yukarı götürdü. Yavaşçacık musluğun yanındaki yüklüğe koydu. Kalın, yeşil bir başörtüsü yüzüyle beraber hemen vücudunun yarısını kaplamıştı. Uzun, kıvırcık kirpikli gözleri yarı kapalı gibi yere bakıyor, soluk dudaklarında sessiz bir duanın izleri kımıldıyordu. Aşağı dönerken yüreği hop etti. Acaba aldanıyor muydu? Durdu. Dinledi. Odadan mübarek kocasının sesini tekrar işitti:

— Yahû...

— Efendim?

— Biraz içeri gel.

Abdestini yeni tazelemişti. Titreyerek kapının önüne gitti. İtikâftan hiç çıkmayan kocasını ne vakitten beri görmemişti. Mandala bastı, içeri girdi. İmadeddin Efendi, kıblenin karşısında, seccadesine diz çökmüş sarı iskelet elleriyle, önüne çöreklenmiş binbirlik bir tesbihi çekiyordu. Köşede küçük bir iskemle üstünde, sönük bir kandilin titrek ışığı, beyaz sakalını, renksiz yüzünü, madenî bir güneş tutulmasının aydınlığıyla yaldızlıyor, odadaki kabir sessizliğini sanki daha ziyade ağırlaştırıyordu.

— Burada mısın?

 —Evet efendim...

Yine karısının yüzüne bakmıyordu. Naciye Hanım, kocasının yıllardan beri işitmeye işitmeye artık tamamıyla unuttuğu dünya kelamını ruhunun bütün özlemiyledinledi:

— Bahçenin köşesine iki metre derinliğinde bir mezar kazdır. Ben altmış üç yaşını bitirdim. Artık yere gireceğim. Ölünceye kadar orada ibadet edeceğim.

—!..

— Allah senden razı olsun. Şimdiye kadar benim itikâfımı bozmadın. Artık oraya da eskisi gibi nafakamı bırakırsın.

— Başüstüne efendim.

İmadeddin Efendi, yine ezelî zikirlerine başladı. Naciye Hanım, diri diri yere girecek olan kocasının dehşetli niyetinden şaşalayarak kapıdan çıktı. Çilenin bundan korkuncu olabilir miydi? Hıçkırarak ağlıyordu. Tombul elleriyle tırabzanları tutuyor, gözyaşlarıyla bozulan abdestini çabucak tazelemek için yuvarlana yuvarlana merdivenleri iniyordu. Yarın erkenden bekçiye kazıcıları bulduracaktı.
* * *

Fakat bu gece, Kötü Tahsin pusulayı şaşırarak kendini ayaklarının himmetine bırakmıştı. Bu yumurta ökçeli, bol paçalı ayaklar, onu mahallesine getirdi. Öğleye kadar Gümüşhalkalı'da, öğleden sonra Sandıkburnu'nda kafayı çekmişti. Bastığı yeri görmüyordu; tersi dönmüştü. "Aksaray'a teyzeme gidiyorum." diye farkında olmayarak Fatih'e doğru yürümüş, o duvar senin, bu duvar benim, kendini ta evinin önünde bulmuştu. Tokmağı eline geçiremedi. Bir kibrit çaktı. Yeşil kapı ile tek tek mermer basamağı görünce güldü:

- Vay ölüsü kandilli, moruğun evine gelmişim be!.. dedi.

Gece yarısı çoktan geçmişti. Gök simsiyahtı. Sokağın içindeki evlerin hiçbirinde aydınlık yoktu. Yalnız uzaktan, köşebaşındaki tozlu bir belediye feneri, bozuk kaldırımların üstünde çamurlu gölgeler oynatıyordu. Kötü Tahsin, içeriye alınmayacağını iyice bilirdi. Hem babasının kudsiyetinden de ürkerdi. Kendinden geçmiş bir sarhoş azmiyle, tekrar Aksaray'a gitmeyi düşündü. Ayakta duracak hâli yoktu. Bir saat daha nasıl yürüyebilirdi? “Ben varıncaya kadar sabah olacak” dedi. Mermer basamağa çöktü. Dirseklerini dayadı. Fesini çıkardı. Çok saçlı başını ellerinin içine aldı. Şöyle, şuracıkta sızıvermek, ne tatlıydı! Hem dinlenirdi. Hava da güzeldi. Gerçi biraz serindi. Ama onun içi yanıyor tutuşuyordu. Yutkundu: “Ah, bir bardak su!..” Dikkat etti. Bir musluk şıırıltısı duyar gibi oldu. Hâlbuki yakınında çeşme filan yoktu. Kulak kabarttı. Karanlık ssessizliği dinledi, dinledi. Bu, şırıltı değil, pek derinden gelen ahenkli bir mırıltı idi. Etrafına bakındı. Gözlerini yukarı kaldırdı. Bir an nefes almadı. Duyduğunun ne olduğunu anlayınca güldü: “Bizim moruk” dedi. “Uçacak ölüsü kınalı...” Sonra körkütük sarhoş bir neşe ile haykırdı:

- Uç mübarek, uç!

Ölüp de kendisini mirasına kondurmadığı mübarek babasına karşı çocukluğundan beri beslediği kini yine olanca şiddetiyle duydu. Karmakarışık küfürler savurmaya başladı. Mermer basamağın soğuğu karnına sancıdan bıçak gibi saplanıyordu. Mecalsiz hamlelerle başını yukarı kaldırarak bağırıyordu:
-Uç mübarek, uç!..

* * *

- Uç mübarek, uç!..

Zikrini keserek binbirlik tesbihine dehşetle sanlan İmadeddin Efendi gözlerini fal taşı gibi açtı. Tıkandı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Etrafına bakındı. Hiçbir şey göremedi, duvarlar boştu. Tavanda kandilin belirsiz aydınlığı dalgalanıyordu. “Acaba aldanıyor muyum?” diye düşündü. Olanca dikkatiyle kulağını kabarttı. Duyduğu sedanın gayet derinden, gayet yüksekten aksettiğini işitti:

- Uç mübarek, uç!

Secdeye kapandı. Gözlerinden yaşlar geldi. İşte kendine hitap olunuyordu. Titreyerek doğruldu. Yirmi yıldır kapalı duran kalın perdeyi kaldırdı. Pencereyi açtı. Kömürden daha siyah bir karanlık vardı. Heyecandan, korkudan kendini kaybetmişti. Sahibi görünmeyen sesi tekrar işitti:

- Uç mübarek, uç!

Gözlerini kapadı. İşte yarım asırlık ibadetten sonra keramete eriyordu. Yarın Yesevî gibi mezar çilesine girecekti. Demek Allah buna razı olmadı. Artik yarın sabah dünya yüzünde bulunmayacaktı. Erdiği kerametin huzuru içinde pencereye tırmandı. Sahibi görünmeyen sesin çağırdığı tarafa, yukarıya doğru asabi bir hamle ile atıldı. Hemen aşağıya uçtu.

** *

Kötü Tahsin, karanlıkta küttedek önüne düşen şeye baktı, baktı, ne olduğunu göremedi. Dizlerinin üstünde sürünerek gitti. Eli ile yokladı. Yumuşak bir şey... Bir aba... Sevindi: "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." diye sırıtttı. Sokakta kaldığını anlayan sevgili anneciği işte yukarıki odadan kendisine yatacak bir battaniye ile şilte atmıştı. Başını şilteye yerleştirdi. Hemen sızıverdi.

İki saat sonra mescide sabah namazına gidenler, gayet korkunç bir manzara karşısında titrediler. Sokağın ortasında... Ölmüş babanın naaşı üzerinde sarhoş oğlu yatıyordu. Mahalle, bütün semt, feci bir heyecanla uyandı. Kötü Tahsin'i parçalayacaklardı. Tutuldu. Bağlandı. Hemen hapse tıkıldı. Ama soruşturma neticesinde hiçbir şeyden haberi olmadığı meydana çıktı. İmadeddin Efendi'nin penceresinden kendi kendini attığı anlaşıldı.

* * *

Babasının kırk yıllık sakin ocağını, Beyoğlu arkadaşlarıyla gürültülü bir meyhaneye çevirerek, konduğu mirası, bin türlü rezaletle yerken kimse Kötü Tahsin'e aldırmıyor, herkes İmadeddin Efendi'ye lanetler yağdırıyordu. Ama bıraktığı hayırlı evlat(!) için değil; sırf kendi kendisini öldürdüğü için... Evet, halk zavallı adamcağızın nasıl haberi olmadan, keramete ererek, aceleyle yanlış tarafa uçtuğunu hiçbir vakit anlayamadı. Evliya sanarak, daha sağlığında ruhuna Fatiha, Yasin okuyanlar, şimdi onun nefsine reva gördüğü bu çirkin cinayeti asla affedemiyorlar: "Biz ne bilelim! Dinsizin, imansızın biriymiş. Cenazesi yıkanmadan, namazı kılınmadan cehenneme gitti işte..." diyorlardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cho'lpon - Go'zal

Qorong‘u kechada ko‘kka ko‘z tikib, Eng yorug‘ yulduzdan seni so‘raymen. Ul yulduz uyalib, boshini bukib, Aytadir: men uni tushda ko‘ramen. Tushimda ko‘ramen – shunchalar go‘zal, Bizdan-da go‘zaldir, oydan-da go‘zal!

Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülrû kelmedi)

  Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.

Cengiz Dağcı - Korkunç Yıllar (Roman Özeti)

  ESERİN ADI: Korkunç Yıllar YAZARI: Cengiz Dağcı YAYINEVİ: Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001 1.    ESERİN KONUSU:   İkinci Dünya Savaşı esnasında Sovyetler Birliğinde yaşayan Türklerin Çektiği sıkıntılar, haksızlıklar, kullanılmaları ve vatan sevgisi. 2.    ESERİN ÖZETİ: Olaylar İtalya’da Sadık ve Cengiz’in bir akşam sohbeti esnasında doğuyor.Sadık 1930-1940’lı yıllarda Rusya’da yaşamış bir Kazak Türkü.Hayatını hatıralar adı altında bir defterde topluyor. Sadık çocukluk yıllarında köyde yaşıyor daha sonra babasının milisler tarafından tutuklanmasıyla şehre taşınıyorlar; babasının bir kaç ay sonra serbest bırakılmasıyla da Akmescit’e taşınıyorlar. Sadık durumları çok kötü olmasına rağmen babasının ısrarları üzerine okula yazılır.(1937) Ruslar 150 yıldır Türkleri yok etmek için her türlü yolu deniyorlardı.Önce camilerde ezan okunmasını yasakladılar, ardından da onları yıkmaya başladılar.

Mikayıl Müşfiq - Yenə o bağ olaydı

Yenə o bağ olaydı, yenə yığışaraq siz O bağa köçəydiniz. Biz də muradımızca fələkdən kam alaydıq, Sizə qonşu olaydıq. Yenə o bağ olaydı, səni tez-tez görəydim, Qələmə söz verəydim. Hər gün bir yeni nəğmə, hər gün bir yeni ilham, Yazaydım səhər axşam. Arzuya bax sevgilim, tellərindən incəmi? Söylə, ürəyincəmi?

Oyhan Hasan Bıldırki - Kaçak

     Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?

Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Roman Özeti)

  Eserin Adı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Yazarı: Peyami Safa Yayınevi: Ötüken Yayınları Basım Tarihi: 1999 Eserin Konusu:  15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabası. Romanın Özeti: Romanın 15 yaşındaki kahramanı 7 yaşından beri dizindeki tam olarak teşhis edilemeyen bir hastalıktan dolayı sıkıntılar çekmektedir. Hayatı hastane kapılarında, doktor önlerinde geçmiştir. Son olarak yapılan tetkikler sonucunda dizindeki rahatsızlığın “Kemik Veremi” olduğu anlaşılır. Bu hastalık hayatına veya bir bacağına mal olabilecek bir hastalıktır. Hal böyle iken doktorlar, eğer beslenmesine dikkat eder, heyecansız, sakin bir yaşam sürdürür, moralini yüksek tutarsa iyileşme ihtimalinin olduğunu söylerler.

Esat Mahmut Karakurt - Vahşi Bir Kız Sevdim (Roman Özeti)

Eserin Adı: Vahşi Bir Kız Sevdim Yazarı: Esat Mahmut Karakurt Yayınevi: İnkılap Ve Aka Kitabevleri   Koll.Şti. Ankara Cad. No :95 – İstanbul. Basım Yılı: 1967 ( İlk baskı   1926 ). Eserin Konusu : Balkan harbi yıllarında bir   Türk subayı ve Bulgar kızının aşkı. Eserin Ana Fikri : Gönül   ferman dinlemez. Eserin Özeti: Abdulhamid’in saltanatı sırasında Adil adında, otuz bir yaşında yakışıklı bir Türk subayı İstanbul’dan   Makedonya’ya Cisri Mustafa Paşa Tepesi’ni içine alan mıntıkada görevlendirilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu Bulgar çetesinin saldırıları ile karşılaşır ve bu çetenin terör faaliyetlerine son vermek üzere görevlendirilir.

Tarık Buğra - Küçük Ağa (Roman Özeti)

  Küçük Ağa ,  Tarık Buğra ‘nın 1964 yılında yayınlanan romanıdır. Kurtuluş mücadelemizin  Akşehir'de yaşanan bölümünü konu edinir. Zamanla cepheye ve Ankara'ya dair hususlara da girilir. KONUSU: Birinci Dünya Savaşı (1914) ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Romanda, bir Anadolu kasabası olan Konya ilinin bir ilçesi olan Akşehir’den yola çıkılarak, bütün zor koşullar altında millî kurtuluş mücadesi veren Kuva-yı Milliye konu edilmiştir. Olaylar Anadolu'nun küçük bir kasabasında başlar ve gelişir. ÖZET: Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte, Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir. Savaş sonrası birçok asker memleketlerine geri dönmüştür. Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.

Mehmed Akif Ersoy - Küfe (Safahat'tan - 5)

Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden. Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek: Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! Adım başında derin bir buhayre dalgalanır, Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır! Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil , Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden, Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına, Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına Delîlimin koca bir şey takıldı...

Halit Ziya Uşaklıgil - Mai ve Siyah (Roman Özeti)

  ESERİN ADI           :MAİ ve SİYAH ESERİN YAZARI    :HALİD ZİYA UŞAKLIGİL YAYINEVİ                 :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ BASIMYILI              :1980 1.ESERİN KONUSU: Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi. 2.ESERİN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.