Atatürk, sanatı şöyle tanımlıyor: “Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musîkî, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur.”
Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır! Bayramda güler çehre-i mâ'sûm-i sabâvet, Ümmîd çocuk sûret-i sâfında iyandır Her cebhede bir nûr-i mücerred lemeânda; Her dîdede bir rûh demâdem cevelândır. Âlâm-ı hayâtın iki kat büktüğü ecsâd Feyzindeki te'sîr ile âsûde revandır.
Yattım gurbet elde gam yastığına Dağ gibi üstüme geldi ayrılık Eşim dostum soldu gitti bağ gibi Böldü parça parça etti ayrılık Yollarıma engel geldi kış gibi Gülsem bile iki gözüm yaş gibi Şahin pençe sinde yavru kuş gibi Böldü parça parça etti ayrılık
Yine esiyor deli rüzgâr Yine alacaksın sevgilimi Sen sevmekten ne anlarsın Bırak sevgilimi deli rüzgâr Dertler benim çileler benim Sen gelince hüzünlenir gözlerim Dağlar senin taşlar senin Bırak sevgilimi deli rüzgâr
Uzun yollar var aramızda Bir ucunda sen bir ucunda ben Bir ateş yanıyor bağrımızda Dumanı sen alevi ben Ümit ışığı parlıyor yüzümüzde Ağlatan sen, ağlayan ben Hasret türküsü var dilimizde Söyleten sen söyleyen ben Aşkımız kaldı mazide Mektup sen kalem ben Bekledikçe bekleyeceğim Gurbette sen, askerde ben.
Yanan aşk âteşine âteş-i düzahtan iymindir Ne kim bir kez yanar yandırmak anı gayr-i mümkindir Bıraktım zevrak-i dil eşk bahrine sakın ey mâh Temevvüc vermesin teşvîş ana kim andan sâkindir Dehânın dürcünü hâl-i lebin gözden nihân etmiş Emânet gör ki Hindû mahzen-i lü’lü’ye hâzindir Gamım kim döktü kanım dilde pinhân olduğun bildim Ki halvet çekmeğin te’siri keşf-i sırr-i bâtındır Ciğer dâğına merhem oldu peykânın bî-hamdi’llâh Sa’adet kevkebine ahter-i bahtım mukârindir Ruhundân nûr uğurlar şem’ başın kesseler câ’iz Budur bir kul ser-encâmı ki sultânına hâ’indir Fuzûlî hâli olmaz sûret-i dil dost fikrinden Bu ma’niden ki Beytu’llâh derler kalb-i mü’mindir
- “Şükür, seni buldum!” dedi babam. - “Şükür.” Baktım, iki gözünde sıralı gözyaşları. Hüzünlendim… Sarıldık. Babam titriyordu. Hasret denilen şeyin resmini, belki de ilk defa karşımda görüyordum. Babama destek olmasam, düşecek gibiydi. Yorgun oluşuna verdim bunu. Sonra sonra anladım, heyecandanmış.
Tehî görmen siz beni dost yüzin görüp geldüm Bâkî devrân-rûzigâr dostıla sürüp geldüm Ne var söylenen dilde varlık Hakk'undur kulda Varlıgum hep ol ilde ben bunda garîb geldüm
Nemətsə də gözəl şer, Şair olan qəm də yeyir. Ömrü keçir bu adətlə, Uğurlu bir səadətlə. Görən məni nədir deyir: Saçlarına düşən bu dən? Şair, nə tez qocaldın sən!
Her gün evindeki sobasının başını, yahut tatlı bir rehavet ile meşbû olan yatağını terk ederek kahvehanelerin dumanlı havası içinde birkaç saatlik vakit geçirmek isteyen gençler; sabahın sinirlere mahmurluk aşılayan hafif ve serin rizgârlann karıştırdığı, kumral, siyah saçlarını hoş bir itinâ ile tanzim ederek sabah kahvesinin arkadaşlarının evlerinde içmeye giden genç kızlar, Gündüz Nene'nin zifiri karanlıklarında nişan veren kuzgunî siyah çehresini ve bunun etrafındaki beyaz, bir genç kız sinesi kadar beyaz fistanını görürler, tatlı bir ürkeklikle üslûpla konuşurlar, şakalaşırlardı...
Kiçe kelgümdür dibân ol serv-i gülr ū kelmedi Közlerimga kiçe ta ñ atkunçe uykū kelmedi. Lahza lahza çıktım ü çekdim yolıda intizâr Kildi cân ağzımga yu ol şâh-ı bedhū kelmedi. Ârazıdan aydın irkende ger etti ihtiyât Rūzgârım dek hem olganda karangū kelmedi. Ul perîveş hecridin kim yığladım divânevâr Kimse barmu kim anga körgende külgū kelmedi. Közleriñdin niçe suv kelgey deb öltürmeñ meni Kim, bârı kan irdi kilgen bu kiçe sū kelmedi. Tâlib-i sâdık tapılmes, yoksa kim koydı kadem, Yolga kim evvel kadem ma'şukı ötrū kelmedi. Ey Nevâî bâde birle hürrem et könglün üyin Ne uçun kim bâde kilgen üyge kaygū kelmedi.
Karakoç, Karakoç; Koçsun, Karasın! ... Lakin 'ak'dan, 'Akgünler'den haber ver(!) Satıp bir 'Yalan'ı, bin bir dolara, Fakirlikten, fukaradan haber ver(!)
Yakın ve uzak komşularımızla aramız, oldukça serin. Sıkışık bir anımızda, hemen hiçbirini yanımızda göremiyoruz. Aksine, hemen hepsi, karşımızdaki safta yerlerini alıyorlar. Dışişlerimiz, uykuda! Ne zaman, nasıl uyanacağı da belli değil. Ya biz rüyâlara yatıyor, gerçekleri görmüyoruz, ya da karşımızdakilerin başka başka niyetleri var.
Gonce bağrı dehr bî-dâdiyle evvel kan olur Sonra yüz lûtf ile gönlü açılır handân olur Katre-i bâran ki bir müddet sadef hasbin çeker Yok iken kadri tapar kıymet dür-i galtân olur
Klasik Türk (Divan) Edebiyatı , 13. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar süren Osmanlı İmparatorluğu döneminde gelişen Türk, Fars ve Arap edebiyatlarından doğan bir edebiyat türüdür. İslam kültürü ve Fars edebiyatının etkisi altında şekillenen Divan Edebiyatı, genellikle saray ve medrese çevrelerinde yetişen şair ve yazarların eserlerinden meydana gelir. Bu edebiyat türü, klasik ve ölçülü nazım şekilleriyle öne çıkmaktadır.
Eserin Adı :Dudaktan Kalbe Yazarı :Reşat Nuri Güntekin Yayın Evi :İnkılâp ve Aka, 1977. Eserin Özeti: Saip Paşa, İzmir’ de tanınmış birisidir. Arasırada belediye başkanı seçilmiştir. Hüseyin Kenan adında bir yeğeni vardır. Hüseyin dayısının zoru ile okumış ve mühendis olmuştur. Hüseyin çocukluğunu Bozkaya bağlarıbda geçirmiştir. Buradaki annesinin dükkânını satıp Avrupa’ya gider ve burada ünlü bir müzüisyen olur. Ayrıca güzel keman çalmaktadır. Dayısının ısrarı ile birkaç aylığına İzmir’e gelir.
Behey rüzgar gider isen canana söyle beni Lütfünde keremi varsa yakmasın böyle beni Ben bu aşka düş olalı bana Mecnun dediler Ben nasıl Mecnun'um bilmem aramaz Leyla beni